Felsefe, çevre, politika, futbol, mutlaka ama mutlaka sinema. Biraz ondan, biraz bundan, canı istedikçe çıkan blog. Hayata dair ama tabii ki bana ait. Evet, isyan!

Cuma, Mart 31, 2006

yeşil gol

Goller bu sefer küresel ısınmaya karşı atılıyor. Kitlesel spor etkinliklerinin genelde göz ardı edilen çevresel etkileri Almanya'da düzenlenecek olan 2006 FIFA Dünya Kupası'nda en aza indirgenmeye çalışılacak. Yaklaşık 3.2 Milyon seyircinin, 15000 gazeteci ve 12000 gönüllü ordusuyla birlikte 64 kupa maçını izlemek için Almanya'ya gelmesiyle birlikte oluşacak su, atık, enerji ve ulaşım kaynaklı çevresel sorunların ötesine geçebilmek amacıyla kurulan yeşil gol inisiyatifi, dünya kupası sırasında oluşacak yaklaşık 100 bin tonluk sera gazı salınımın etkisini de azaltmayı hedefliyor. Birleşmiş Milletler Çevre Programı(UNEP)'nın Kupa organizasyon komitesi ile 2005 Eylül'ünde yaptığı anlaşma, Haziran ayında başlayacak turnuvanın bu tarihe kadar yapılmış en çevre dostu etkinlik olabilmesi için gerekli önlemlerin alınmasını da içeriyor.
Bunun için atıkların gerek stad içinde ve gerek dışında daha verimli ve çevreci bir şekilde yeniden değerlendirilerek daha az atık üretilmesinin ve ortaya çıkacak atıkların en hızlı şekilde yok edilmesinin sağlanması, sera gazları salınımının artmasının en önemli nedeni olan artacak ulaşım talebinin toplu taşıma araçlarıyla minimize edilmesini, stadların aydınlatılmasından, havalandırılması ve ısıtılmasına kadar gerekli kaynakların daha teknolojik ve temiz enerji kullanımıyla sağlanması, yenilenebilir enerji kaynaklarının kullanımı ve kullanılan temiz suyun gereksiz tüketimin en az indirgemek için gerekli önlemlerin alınmasını içeriyor.
Pek tabii ki bunların hepsinin yapılması sonucunda bile sera gazı salınımlarında artış engellenemiyecek. Bu yüzden de yeşil gol 'ün hedeflerinden birisi olarak Kyoto sözleşmesinin Temiz kalkınma Mekanızması dahilinde Hindistan'ın Tamil Nadu bölgesinde tsunamiden zarar görmüş köylülere yenilenebilir enerji kaynaklarını kullanacakları bir şekilde köylerinin yeniden inşasına yardım etmek olacak. Bunun için Alman Futbol Federsayonu projede kullanılmak üzere 500000 Euro ayırmış durumda.

Cuma, Mart 24, 2006

bulanık

Yaz tatillerinde hiç bir şey yapmadan geçen günler. Elinde nereden bulduğunu bilmediğin sütçocuğu yüzbaşı Tommiks, direnişçi Teksas veya sihirbaz Mandrake. Sıcağin tepede olduğu ve biraz da zorunluluktan evde geçen saatlerde aynı sayının defalarca okunması, yatağın üzerindeki uyuşukluk, lojmanın koridorunda kardeşle beraber yaratılan oyunlar, çorapların bir araya getrilmesiyle yapılan toplar, sonu mutlaka kavgayla biten maçlar. Akşam saatiyle sokağa iniş, özgürlük saatleri. Günlerin geçişine çakılan selam, mutlaka deniz kenardında yapılan tatil ve okulun başlayışı. Arada sırada çıkartılan ekstra aktiviteler, spor salonunda boyumuz uzasın diye gönderildiğimiz basketbol kursları. Tüm yaz tatilinin belki de boşa harcanışı. Olması gerektiği gibi geçti sanırım.

Çarşamba, Mart 22, 2006

akşam

Tartışmaya son nokta:
"Akşam herkesin kabul ettiği kadar akşamdır". (İsmet özel)

Perşembe, Mart 09, 2006

özgür iradeye deneysel bir yaklaşım

Özgür irade ve bilinçlilk konusuna nörofizyolojik bir yaklaşım olarak Libet'in bir makalesini okudum. Libet, özgür iradeye bağlı (ihtiyari, kendi isteğiyle gerçekleşen) hareketlerin hareketin başlamasından yaklaşık 550 milisaniye öncesinde özel bir elektriksel değişim ( "readiness potential (RP)" hazır olma potanisyeli) ile öncelendiğini gösteriyor. İnsan deneklerin harekete geçme niyetleri RP başladıktan 350-400 milisaniye, hareketin tam gerçekleşemesinden ise 200 milisaniye öncesinde farkında oldukları da gösteriliyor. Libet'e göre irade sürece bilinçsiz olarak başlamasına rağmen; bilinçlilik, hareketi veto etme veya etmeme, yani harekete olur verme konusundaki kontrolde açığa çikiyor.
Burada ilginç nokta şu: Bir hareketi yaptiğimız anda onu seçmiş bulunuyoruz. Yani hareketi yaptığıımız an zaman olarak sıfır anı ise, hareketi yapmayı seçme anımız zaman çizgisi içerisinde eksi bir noktada duruyor. Yani zaman içerisinde geriye doğru bir yönelim var. Tüm bunları ise şöyle okumak mümkün: Bir hareketi yapmayı seçiyorsak, öncesinde o hareketi seçmeyi seçmemiz gerekiyor. Hareket, hareketin yapıldığı anda değil, daha öncesinde yapılmış oluyor. Ve hareketin 200 milisaniye öncesine kadar da bu hareketi yapıp yapmayacağımız belli değil. Hareketi yapmak için hazır olma durumu 550 milisaniye öncesinde başlıyor ama geçen 350 milisaniye içerisinde hareketi yapmayı onaylayıp onaylamıyacağımız belli değil. Ne olursa olsun, hareketi başlatma işi belli bir özneye (agent) bağlı değil, ki bu da özne nedensellemeye karşı geliştirilebilir bir argüman olsa da, hareketi onaylama mekanızması bir öznenin eli altında. Keza bu nokta da bilinçli bir sürecin başlama noktası. Kısacası özne nedenselleme hala sapasağlam duruyor.

Cuma, Mart 03, 2006

çeviri mevzuu


Çevirmenlik zor zanaat. Kendi yaptığım amatör çevirilerden de bildiğim kadarıyla gerçekten de uğraşı gerektiren, bunun yanında çevridiğiniz dile hakimiyetinizi sınayan, çevirirken de öğrendiren bir iş. Dil biliyorum diyen herkesin bile üstesinden kolay kolay gelemeyeceği bir zorluklar bütünü. Çevirmenin çevirirken, çevirdiği kitabı yeniden yazdığını düşünmüşümdür. Pek tabii ki bir şiir kadar olmasa da, keza şiirdeki özgürlüğü bulmanız her zaman olası değildir, roman çevirmek de başlı başına yeni bir yazmadır. Bu da çevirmene istediği özgürlüğü verir. Peki bu özgürlük yazarın kendi çevirdiği kitabı da sansürlemesi hakkını da doğurur mu? Pek tabii ki değil. Eğer kitap hoşunuza gitmiyorsa çevirmezsiniz olur biter, yok kitap da hoşunuza gitmeyen paragraf(lar), satırlar varsa da herşeyden önce okura saygınızdan dolayı da sansür mekanızmanızı harekete geçiremezsiniz. Kitabınızda 1453 yılı "gülyabanilerin" geliş yılı geçiyor diye bu cümleyi Türklüğe hakaret gibi bir mefhum içerisine koyarak sansürlemeniz de doğru değildir, olamaz. Gerçekten de bu çeviri olayını "Çılgın Türkler çeviri işinde" gibi içinde Çılgın Türklerin olduğu Cin Ali serisine de sokmanızı mümkün hale getirir.
Bir de (tekrar olacak ama) Perec'in Disparation (Kayboluş) romanıyla ilgili, daha doğrusu çevirisiyle, olarak yeni tartışmalara var. Hani şu "e" harfinin hiç kullanılmadığı kitap. Gerçi kitabın yazarı gereken cevabı vermiş. Örneğin kitapta 5. bölüm neden atlanmış (ve çeviri de 6. bölüm olmuş) da, yok kitaba olmayan bölümler (26 bölüm yerine 29 bölüm) eklenmiş ve çevirmen de orjinal kitapta olmayan şeyler yazmış şeklinde. Çevrimenin lafı gediğine sokarak verdği cevapta, orjinal kitapta 5.bölümün olmamasının nedeni (bir düşünün bakalım) "e" harfinin alfabede 5. harf olması, ve bu harf Türkçe'de 6. harf olduğu için, ve evet doğru tahmin, Türk alfabesi 29 harften oluştuğu için çevrimenin kendi tercihi doğrultusunda yeni bölümler eklenmiş olmasından kaynaklanıyor. Bu tercih sorunsalı İspanyolca çeviride "e" harfi yerine "a" harfinin kullanılmasına da vesile olmuş yine aynı cevapta öğrendiğimiz üzere.
Bu polemik devam eder gibime geliyor..

Pazar, Şubat 19, 2006

Run, Forrest run!


Eeee, sizin için sorun yok. Kapatıyorsunuz pencereyi, başka bir sayfaya geçiyorsunuz. Sıkılıyorsunuz, olmadı, kapatıyorsunuz bilgisayarı. Gece oluyor uykunuz geliyor, yatıyorsunuz. Uyanıyorsunuz, işinize gidiyorsunuz. Peki ya yukardaki garibimi kim düşünüyor bakalım? Siz bu pencereyi kapatsanız, hayatınız bir şekilde devam etse de o koşmaya devam edecek. Sürekli, durmadan. Nereye koştuğunu bilmeden, niye koştuğunu bilmeden, bu soruyu bile kendine soramadan orada kalacak. Aklıma mitolojide Tanrı Zeus'un gazabına uğradığı için sürekli olarak bir dağın tepesine taş taşımak zorunda kalan ve her seferinde tam taşı yukarı çıkracakken kayıp tekrar başlamak zorunda kalan bir Tanrı (şu an adını hatırlamaıyorum) geldi. Sonsuz döngü denir bilişimde buna.
Zavallı adam...

Cuma, Şubat 10, 2006

Çevre üzerine

Aklımı son günlerde kurcalayan olaylardan birisi de çevreci tavır. Çevrecilik sürekli olarak bardağın boş tarafını mı göstermektir diye soruyorum kendime. Geçenlerde ABD Başkanı Bush'un yaptığı ve petrol yerine biyoetanole geçilmesi için çalışmalar yapıldığna dair açıklama sonunda düşünmeye başladım. Yani adamların her türlü önerisi yanlış mıdır? Eğer petrol yerine tamamıyla biyoetanolden oluşan arabalara binseydik dünya daha iyi bir durumda mı olurdu? Küresel ısınmanın etkisi azalmkla kalmayıp, petrol için yeni savaşlar çıkmaz mıydı? Sonuçta kapitalizm oldukça esnek bir sistem. "Eğer sorunu biz yaratıyorsak çözümü de biz buluruz" mantığıyla her durumdan kar üstüne kar elde etmesini bilen bir sistem. Bush'un açıklamalaında önemli bir nokta da zaten küresel ısınmaya karşılık teknolojiden istifade edileceğine dair bir güvenceydi. Beni de rahatsız eden de bu nokta. Diyelim ki biyoetanolle atmosfere gönderieln karbondiyoksit salınımı yüzde yetmislere varan bir azaltıma gidiyor. Peki, ama bu trend devam ederse, ulaşım sektorundeki talep patlamasıyla birlikte biyoetanol kullanımının da etkisi sıfıra inmeyecek mi? Yani biz kirletelim, kirletirken para kazanalım, sonra da kirlettiğimizi temizlerken de para kazanalım denim olmayacak mı? Biyoetanolle çalışan arabalar şu an Brezilya'da aktif durumda ve konvansiyel araba sayısını satış sayısını geçen sene geçti. Peki bu arabaları imal eden kim? Ford, Saab, vb büyük otomobil devleri. Sonuçta büyük şirketler ülkelerin kendi durumlarına uyum sağlayarak ceplerini doldurma işlerini iyi yapıyorlar. Ama bence bu mide bulandırıcı. Artı, bir de çevreci karşıtı olan ve iklim değişimiyle ilgilenen bilim adamlarının veya Birleşmiş Milletler İklimlerarası Çerçeve Sözleşmesinin değil Dünya Ticaret Örgütünün reçetelerinin geleceğimiz için daha iyi olacağinı savunan, küresel iklim değişikliğiyle harcanacak paranın gelişen ülkelerin su, temizlik ve gıda gibi sorunlarını çözmeye harcanması gerektiğini söyleyen, aslında petrolun kirli bir yakıt olmadığını savunan, petrol stoğunun azalmadığını,tam tersine daha minimum 500 yıl daha petrolu kullanabileceğimizi savunan kendilerine bilim adamı diyen insanlar da var. Hepsinin ortak noktası ise istatistik bilimin kullanmaları. Bir süre sonra grafiklere, tablolara boğulduğunuz bu açıklamalarda aslında çevrecilerin ne kadar da yanlış düşündüğü, bardağın dolu olduğu kanıtlanmaya çalışılıyor. Öteki tarafta da aynı şeyler oluyor. Çevreciler de aynı yöntemlerle aslında herşeyin köyüye gittiğini, modellemelerle, tablolarla, geçmiş yılların verileriyle açıklıyor. Sonra da hangisine inanacağınızı anlayamadığınız bır durum çıkıyor. Aslında çevreci karşitlığının (örneğin Lomborg'un) haklı olduğu bir nokta var. Tüm bunların nedeni aslında politik duruş. Nasıl bir dünya da yaşamak istediğinize dair bir soru. Eğer insana saygılı, çevreyle uyumlu bir dünya istiyorsanız seçiminiz farklı oluyor. Ya da tüm çözümü kirletenlerin kar etmesine dayalı bir yapılanamya bırakıyorsanız seçiminiz öteki türlü oluyor. Kısacası, dünyaya nasıl baktığınız neye inanmanızı gerektiğini size fısıldıyor. O yüzden çevrecilerin sürekli olarak bir şeylerden rahatsız olmaları bu seçimlerden kaynaklanıyor. Neyse biraz dağittım konuyu ama şeytanın avukatlığı da biraz gerkiyordu. Ama şunu da untmamak gerekiyor. Çevreciler olmasa madalyonun ters yüzünü gösterecek kalmıyacak gibi. Örneğin bu etanol nasıl üretilecek? Artan ulaşım yakıtı olarak tüm dünyaya yetebilece mi?Biyoetanolün üetimi eğer mısırdan, şerker kamışından, şerekr pancarından yapılıyorsa, elimizde tarla kalacak mı? Ya da madem gelişen ülkelere yapılacak yardım, küresel ısınmadan döğacak zarar yerine daha mantılı bir çözümse daha önce aklınız neredeydi?

Çarşamba, Şubat 08, 2006

Resim ve Tasvir (I)


Resim, New Yorker dergisinden. Dergide yayınlanan bir film eleştirisiyle ilgili olarak yayınlanmış. Yazıyı okumadım, dolayısıyla film hakkında bir bilgim yok. Sadece resimi gördüm ve o an aklıma bir fikir geldi. Acaba, ben bu resime bakarak bir tahminde bulunabilir miydim filmin konusu hakkında. Sadece resime bakarak herhangi bir yorum okumayarak film hakkında neler çıkarsayabilirdim? Ve bunlar gerçekten filmle ilgili olabilir miydi?
Bilinmesi gereken herşeyden önce bu resim filmin afişi değil. Üzerinde ne filmin oyuncular ne de adı var, ama yeni çekilmiş bir film olduğu da derginin son sayısında yer alıyor olmasından kaynaklanıyor. Başrolde Tommy Lee Jones var. En karakteristik özelliği yüz çigileri olan bir oyuncu kendisi. Yüzünde ona belirli bir karizma sağlayan ve güldüğünde daha da derinleşen bir çizgisi olan ve yaşlandıkça sanki bu çigilerin sayısı artan bir oyuncu. Oynadığı filmleri düşündükçe hep aklıma ilk önce Men in Black filmi geliyor. Siyah takım elbisesiyle uzaylı avlayan bir kahraman. Ama bu son filmi muhtemelen bir Western. Kovboy şapkası ve uzamış, yer yer beyazlaşmış sakalıyla bir kovboy bu sefer. Gözlerinde tek görülen ise umutsuzluk, yenilgi. Büyük bir menununiyetsizlik ifadesi olarak gerilmiş yüz ve dudaklar. Film Amerika'nn çöllerinde geçen bir hikayesi olan güncel bir filmde olabilir aslında. Zamanın pek öneminin olmadığı bir film de olabilir kısacası. Arkadaki çıplak vadi, bulutsuz gök, filmin en azından bir kısmının çölde geçtiği düşüncesini pekiştiriyor. Ama Western düşüncesisini artıran ise kanunsuzluk: arkada elleri kelepçeli yalvarır gözlerle bakan saçsız veya çok kısa kesilmiş saçları olan kişi. Görünütüden kim olduğunu çıkartmak, hangi oyuncu olduğunu anlamak çok zor. Ama üzerine giydiği elbise hem sıcaktan hem de geceleyin inen soğuktan onu koruyacak tek parça bir elbise. Genelde beyaz olduğunu düşünmüşümdür çölde giyinen elbiselerin. Bu da sanırım saçları ortadan ayrılmış, çekikimsi kara gözleri, kalın kaşları, mutlaka ama mutlaka bıyıkları ve kirli sakalıyla Meksika'lılalırın filmlerde çizilmiş prototip gözrüntülerinden kalmış olmalı. Ama karşımızdaki ne bir Meksika'lı ne de beyaz giynimiş. O zaman bunun iki beyaz arasında geçen daha çok bir intikam veya kaçırma filmi olduğu düşüncesini uyandırıyor. Ellleri bağlı ve çölde ölümünü bekleyen, artık bilinmez hangi hata sonucu yakalanmış ve tutsak edilmiş birisinin hikayesi. İyi ama Tommy Lee Jones bu kadar umutsuzsa, arkadaki neden yalvarmaktadır? Belki de Tommy görevinin yapmak istemeyen bir katildir. Zorlukla görevini yerine getirip getirmeme kararı vermektedir. En arkada ise konuyla hiç bir ilgi bulunmayan bir eşekimsi at. Çölü geçmek için bir zaruret. İlgisizce otlanıyor. Aynen benim gibi.

Cumartesi, Şubat 04, 2006

Dizi Manyağı

Televizyonda Las Vegas'ı seyrettikten sonra oda ma doğru yürürken yavaş yavaş dizi manyağı olmaya başladığımı düşünmeye başladım. Evet, gerçekten de, biraz da yapacak işleri olmayan ev hanımları gibi, özellikle CNBC-edeki dizilerin sıkı bir takipçisi oldum. Bir çırpıda saydım kendime seyrettiğim dizileri: Las Vegas, Scrubs, Gilmore Girls, South Park, Simsons, One and a Half Man, Arrested Development, bir aralar Cine 5 te yayınlanan Sopranos (Müjde! Tekrar CNBC-e'de başlayacakmış yayınına Mart ayında), Danimarka'da kaçırmadığım Spin City. Bunlardan bazılarını ise (Gilmore Girls ve Scrubs) ise özel olarak kaçırmamaya çalışıyprum, plan ve programımı (örneği yemek saatimi) ona göre yapıyorum. Bunun nedenleri hakkında çok düşünmedim aslında. Sadece hoşuma gisiyor, zekice kurgulanmış senaryo ve espriler bana zevk veriyor. Özellikle biryerlere gönderme yapanları. Özellikle bu tarz esprileri kaçırmadığmda acaip mutlu oluyorum.
Ama neden bunları seyrediyorum da, örneğin, OC'yi, Rome'u veya Buffy'yi sevmiyorum. Bilmiyorum.

Cuma, Şubat 03, 2006

Selülozik etanol de nereden çıktı?

demeyin, biraz dinleyin.
Evet, böyle arada sırada çevreyle ilgili yazılara bakınıyorum, ilginç olanlarını kendime ayırıyorum. Bugünkü konumuz da bu:
Kyoto Sözleşmesi'ni imzalamadığı içiin uluslararası toplumdan oldukça tepki gören ve en son Montreal'deki konferansta da küresel ısınma konusundaki duyarsızlığı ve yalnızlığı tescillenen Bush hükümeti çevre konusunda yeni açılımlar peşinde. 2 Şubat tarihinde W. Bush'un Tenneesse'de yaptığı ve çevresel bir konuyu içerdiği için pek de ses getirmeyen konuşmasında W. Bush Ortadoğu petrollerine bağımlılığı yüzde 75 oranında azaltmak için alternatif yakıtlar konusunda adımlar atmaya karar verildiğini açıkladı. Teklif, tarımsal ve odun artıklarından, taneli ekinlerden ve hızlı büyüyen ağaçlar ve otlar gibi selüloz malzemelerden elde edilen selülozik etanolun araba yakıtı olarak kullanımının 6 yıl içerisinde sağlanmasını öneriyor. Hükümet etanol ve diğer temiz enerji türlerine sağlanan federal fonları yüzde 22 artırmaya söz verirken, gerçekte önerilen miktarlar göz boyamaktan öteye pek de geçemedi. Dostlar alışverişte görsün mantığıyla, federal bütçeye göre oldukça düşük kalan bir düzeyde, selülözik etanol için 59 Milyon dolarlık artış (neredeyse Avrupa'da transfer edilen bir futbolunun maliyeti kadar, yaklaşık 900,000 YTL) ve temiz kömür teknolojileri için 54 Milyon dolarlık (yaklaşık 850000 YTL) ekstranının henüz Clinton dönemindeki değerlere bile ulaşamadığını söylemek gerekiyor. Bush hükümetinin bu teklifine Amerikalı çevreci grupları iyimser yaklaşmayı tercih ettiler.
Amma ve lakin Ortadoğu petrollerinden yüzde 75 lik bir azaltım ise tüm petrol tüketimi içerisinde sadece yüzde 15e karşılık geliyor. ABD'de 1990 seviyelerine binaen sera etkisi yaratan gaz miktarındaki artış 2003 yılında yüzde 13 olarak belirlenmiş durumda. Aynı şekilde, Bush idaresi döneminde petrol tüketimi daha önceki dönemlerdekine oranla yüzde 53 ten yüzde 60 a çıkmış durumda. Kısacası "petrol bağımlılığı" had safhada. Tüm dünyadaki 500 milyon arabanın 220 milyonun ABD'de olduğunu düşünürsek, ve mısırın fermantasyonu ile elde edilen biyoetanol ile çalışan araba oranı ise sadece yüzde 2 olduğunu bilirsek bir şeylerin yapılmasının gereklililği anlaşılır.
Araba yakıtı olarak bile biyoetanole geçiş ABD için yüzde 15 daha az sera gazı salınımı demek. Enerji Departmanı 2025 e kadar en azından petrolun yüzde 25inin biyoyakıt ile değiştirmek istiyor.
Ama gül bahçesi de değil bu konu. Örneğin bu işi 20 senedir yapmaya çalışan Brezilya'da ancak geçen sene benzin ve şeker kamışından elde edilen etanolla çalışan araba sayısı geleneksel araba sayısını geçmiş durumda.
Tüm bunlar yeterli mi peki? Biyoetanol veya biyoyakıtlar ne kadar bizi kurtatır? Her ne kadar çevre dostu arabalar önemli birer adım olsalar da, 15 yıl içerisinde tehlikeli ve geri dönülemez addedilen kirlenmenin önüne geçemeyecek. Sorunun köküne inmeden yapılacak çalışmaların hiç birisi küresel ısınmanın gerçek sorununua eğilmiş olamayacak. Ağaçlara bakmaktan ormanı göremiyen zihniyetler için sera gazı salınımlarının azaltılması sorunu, atmosfere gönderilen karbon diyoksitle sınırlı olduğu için karbon diyoksit salınım yapmayan ama hiç de çevre dostu olmayan nükleer enerjinin kullanımında patlama yapılmasına neden olacak. Veya olayı sadece ve sadece arabada kullanılacak yakıtın cinsini değiştirerek dünyanın geleceğinin kurtaracağını zannedenler de yanılacak. "Ekolojik arabalar arabalarınızı şimdikinden iki kat daha fazla sürmeniz anlamına gelmez diyor" University College London Bartlett'in yaptığı bir çalışmada Banister. Çevre konusunda duyarlılık artmadıkça ve yaşam tarzlarında değişiklik yaratılmadıkça şu enerjiyi kullanmışsın veya bu enerjiyi kullanmışşsın farketmez. Kapitalizm ve yaşanabilir bir çevre iki zıt kavramdır ve birarada bulunamaz ne de olsa.

St.Pauli..

Sankt Pauli'nin Almanya kupasinda (bizim federasyon kupasi gibi) 1. lig ekibi Werder Bremen'i elemesiyle tekrar hatırladık. Bilindiği üzere Hamburg'un (Amsterdam'in Red Light District'i gibi) kerhane ve barlarıyla ünlü semti olan ve adını sanırım Türkiye'de yaşamış bir aziz olan St. Paul'dan alan takım 3. lige kadar düşmüştü. 2000 li yıllarda birinci lige çıktığını ve aynı yıl tekrar düştüğünü (aslında 1977 2002 arası 7 kez çıkıp, 5 kez düşmüşler) hatırlıyorum, kahverengi beyaz renklere sahip takımın o çok ünlü kurukafa resimli pankartlarıyla punk ve anarşist taraftar grubunu da keza. Roskilde Rock festivalinde açtıkları standlarıyla sattıkları ürünleriyle ve endüstriyel futbola karşı benim hep Gençlerbirliği'yle hissettiğim, Don Kişot'vari bir savaşa girişini de çok seviyorum. Biraz da aynı şeyi Danimarka'da zenginlerin kolaj ve yapay toplama takımı FC Kobenhavn'la yaptıkları maçta Enternasyonali söyleyen bir taraftar grubuna sahip takım olan FC Frem'de hissediyorum. Ve bu takımların hemen hemen hiçbirinde olmayan bir seyirci ortalamasıyla seviniyorum St. Pauli için. Takımın 10 bin kişilik kombine biletlerinin 45 dakikada tükenmesiyle haz alıyorum. Almanya'da 3. lig takımının kupada yarı final oynamasıyla (Türkiye'de dönen çarklar içerisinde neredeyse imkansız olan bir durum) mutlu oluyorum. Sanırım futbolu bu yüzden seviyorum.

Salı, Ocak 31, 2006

Kralice Loana

Kraliçe Loana'nin Gizemli Alevi, Eco'nun son romanı. Oldukça akıcı bir uslubu var. Biraz Proustvari "Geçmiş Zamanın İzinde" hatıralar, kitaplar, sanat eserleri, kentin ve kırsalın girdabı.
Kitap 60 yaşlarında kitap kolleksiyonucusu Giambattista "Yambo" Bodoni'nin geçirdiği kaza sonrası hafizasını kaybetmesiyle başlıyor. Ama kaybedilen hafiza sadece anlamsal hafıza olarak nitelendirilebilecek duygusal olayları kapsıyor. Yani, Yambo okuduğu kitapları satırlarına kadar hatırlıyor, şiirler onun ağzında belki de tekrar hayat buluyor, dizeleri kendi yazmişcasına içsellendirebiliyor. Müthis bir birikimi var ama aslında herşey bir kağıttan hafıza gibi. Çünkü, Yambo, kendi geçmişine dair hiç bir şeyi hatırlamıyor. Yaptığı şeyleri biraz da alışkanlıkla üzerinde düşünmediği zamanlarda kolaylıkla yerine getiryor ama ne kızlarının adını hatırlıyor, ne yüzlerini, ne de kaç tane olduklarını. Bütün hatıralar silinmiş kısacası. O yüzdendir ki dişini kaza sonrası ilk fırçaladağında sanki ilk defa yapıyormuşcasına zevk alıyor, ilk defa tadıyor çünkü diş macununu, unuttuğu tadı yeniden öğrenmesi gerekiyor.
Bütün bunları yazma nedenim şu: Eminim Eco, bu kitabı yazmadan önce bu amnezyik durum hakkında öğrenebilmek için oldukça zaman harcamıştır. İnsanlara ilginç gelebilecek bu bu hafıza kaybı sorununun kitabına yedirebilmek için uğraşmistır (ve oldukça başarılı olmuştur pek tabii ki). En azından kitabı için gerekli olacak geri dönüşleri ona sağlamıştır. Aklıma Momento filmi geliyor, kısa dönem hafıza kaybı olan birisiyle ilgili müthiş konulu ve kurgulu bir film.
Sanırım bu tarz bilişsel sorunlar daha pek çok yazarı ve yönetmeni etkiliyecek. Sonuçta insan beyni bir okyanus, bilinebilen özellikleri bilinmeyenlerin yanında denizde kum tanesi kalıyor.

Cumartesi, Ocak 21, 2006

şüpheci çevreci

Kitabın adı Skeptical Environmentalist. Bjorn Lomborg tarafından yazılmış bir kitap. Yeni keşfettiğimden değil (bir kaç yazısını ve tabiiki karşı yazıları okumuşluğum var) ama tezleri nedeniyle ilginç ve her daim gündemde. Öncelikle kimdir bu Lomborg? Lomborg bir istatistikçi, Danimarka'da Aarhus Üniversitesinde öğretim görevlisi. 2004 yılında Time dergisi tarafından dünyanın en etkili yüz kişisinden biris olarak seçiliyor. Yine 2002 yılında Business Week dergisi onu Avrupa'nın 50 yıldızından birisi olarak ilan edilmiş. Tüm bunların nedeni ise çevreci- karşıtlığı. Kısacası Lomborg çevrecilerin doğru söylemediğini, dünyanın çevresel konularda daha kötüye gitmediğini, doğal kaynakların yok olmadığını, nüfus patlamasının bir balon olduğunu, biyolojik çeşitliğinin azaldığını fakat bu azalmanın abartıldığını, kirlenmenin söylendiği kadar olmadığını, küresel ısınmanın bir mit olduğunu, ve karbon emisyonlarının azaltılmasıyla ekonomik olarak hesaplanan maliyetin 5 milyar dolar olduğunu, ama küresel ısınmanın en iyi tahminlerle sadece ortalama 2-3 derece olacağını, karbon salınımını azaltmaya harcanacak paranın gelişmekte olan ülkelerde insanlara ve onların sağlık, su gibi sorunlarına harcanması gerektiğini cünkü Kyoto sözleşmesinin küresel ısınmaya etkisinin çok az olacağını ve 2100 yılındaki sıcaklıktaki ortalama 2.1 derece yükselemenin sözleşenin yükümlülüklerinin yerine getirilmesiyle sadece 1.9 olarak ortaya çıkacağını, kısacası 2094 yılındaki sıcaklık yükselmesinin 2100 yılına ertelenmiş olacağını, Kyoto sözleşmesinin dünyanın 6 yılını çaldığını istatistik bilgilerle gösteriyor. Kısacası Lomborg'un düşünceleri petrol şirketleri tarafından, özellikle Amerkan sağını tüm katmanları tarafından oldukça seviliyor ve destekleniyor. Sonuçta ekonomik büyümenin her şey olduğu dünyamızda çevresel tepkilerin pek para etmediği ortada. Ve bunun "kanıtları" da ortaya çıktığında mal bulmuş Mağribi gibi atlamak oldukça kolay.
To be continued..

simülakr

İkonlara tapanlar, Tanrı'yı övmek adına onu betimlediklerini ileri süren usta insanlardı, ama gerçekte Tanrı'yı simgeleriyle bir simülakra dönüştürürken aynı zamanda onun varlığı sorusunu ortadan kaldırıyorlardı. Her imge, Tanrı'nın varlığı sorusunu sormayı engellemek için bir bahaneydi. Gerçekte Tanrı, her imgenin ardında görünürlüğünü yitiriyordu. Ölmemişti, görünürlüğünü yitirmişti yani artık böyle bir soru sorulmuyordu. Tanrı'nın varlığını ya da yokluğuna dair sorulan soru simülasyon aracılığıyla çözülmüştü.
(Baudrillard'dan)
Simülakr orijinali, gerçeği, ilk örneği olmayan; kendisi zaten kopya olan birşeyin kopyasını anlatan bir terim. Simüle edilen veya edilebilen her şey orijinalliğini kaybeder. Her görüntü bir simülasyondur, ergo simülasyonun simülasyonu simülakrdır. O yüzdendir resim yıkıcılığı.
Neyse konumuz resim yıkıcılığı değil zaten. (Bu terim aklıma Bilge Karasu'nun bir hikayesinden kalmış olmalı. Nasıl ki İslam resime karsi çeşitli nedenlerle bir tavır geliştirdiyse, yasaklmaya çalıştıysa, Hristiyanlık ta aynı şekilde ilk zamanlarında resime karşı bir tutum almıştı. Hatırladığım kadarıyla hikayede Istanbul'daki resim yok etme olaylarından bahsediyordu.) Neyse, Baudrillard'ın simülakr ile bahsettiği dünya aslında Matrix filminde de anlatılan bir simülasyon mu gerçek mi dünyası. Baudrillard'ın gerçekten ilginç tezleri var. Hepsi de anlaşılır değil bana kalırsa. Sanırım postmodern dile yatkınlıkla da ilgisi var bu düşüncenin. Ama bazen bazı şeyleri gerçekten anladığınızı hissedersiniz. Bu bir andır, geçicidir genellikle, o kısacık anda her şey aslında çok mantıklıdır, çözülmüştür. Sanki iki nöron fiberı birbirini stimüle etmiş ve eksik parça tamamlanmıştır. (Bütün büyolojik mekanizmalar büyle yürü zaten.) Baudrillard'da onu hissediyorum, ama anladığım şey biranda uçup gidiveriyor sanki:) Sanırım bu bir bilinçlenme (consciousnes) anı. Bilinç dediğimiz "şey"in de aynen bu anlarda ortaya çıktığını, sürdülebilir olduğu şekilde insanlarda yereleşebileceği gibi bir fikir ileri sürülebilir. Ya makinalar? Burada aklıma "Pi" filmi geliyor, David Arnoffsky'nin. (Gerçi tüm Matrix filmi de bu temel üzerine kurulmuştur.) Kabala felsefesinin kullanarak Tevrat'taki matematiksel kodları çözmeye çalışan ve bu sonuçları borsada kullanan birisini hikayesiydi bu film. Filmin ana noktasında bilgisayar kendi bilincinin farkına varıyor ve iflas ediyordu. Biraz zihin felsefesi veya bilişsel bilimler bilen birisi için oldukça spekülatif olsa da bilincin nasıl simüle edilebileceği, veya edilirse bilgisayarların veya herhangi bir finite state automatanın (Turing makinaları örneğin) bu işte ne kadar başarılı olabilecekleri sorusu cevaplanması zor bir soru değildir. Denersiniz, modellersiniz, compute edersiniz. Tamam. Ama bilincin vüku bulduğu anı yakalayamazsınız.(En azından şu an için) Aynı şey özgür irade için geçerli midir peki? Özgür irade de sonuçta bilinçle aynı kalıba sokulup simüle edilse bile hiçbir zaman tam anlamıyla hesaplanamaz. Peki o zaman simgeleştirelim ve simülakra dönüştürelim. Büylece sorun kalmaz. (mı?)

Cuma, Ocak 20, 2006

no nukes

Yine bir ağır mevzu ile karşınızdayız sayın seyirciler. Konumuz nükleer enerji, nükleer silahlar ve ilişkileri. Kendimle yaptığım mülakaat aşağıda huzurlarınıza sunuluyor. (B: Ben, YB: Yine Ben)
B:Küresel ısınma denince aklımıza ne geliyor?
YB:Sera etkisi yaratan gazlar (CFCler ve en önemlileri olan Karbondioksit).

B:Peki bu gazların salınımını engellemek için birşeyler yapılıyor mu?
YB: Evet, yapılıyor, 150 küsür ülkenin imzaladığı ve gelişmiş ülkeler için de çeşitli yaptırımları olan bir sözleşeme bulunuyor: Kyoto Sözleşmesi. Bu sözleşmeyle 2010 yılına kadarki ilk dönem içerisinde gelişmiş ülkeler (doğrusunu söylemek gerekirse Annex 1 ülkeleri) 1990 yılı salınımlarına binaen ortlama yüzde beşlik bir indirime gitmeleri gerekiyor. Amma ve lakin bu sözleşmeyi imzalamayan ve karbon (doğrusu karbon dioksit ama kısaca karbon denegelmiş) salınımınlarının yaklaşık yüzde ben deyim 22 siz deyin 25ini atmosfere salan ABD (daha doğrusu Bush hükümeti) sözleşmenin uygulanmasına ekonomik zarara uğraycağı iddiasıyla taş koyuyor.

B: Ama ABD olmazsa bu sözleşme uygulanmıyor mu?
YB: Uygulanıyor, hatta en son Montréal'de Kyoto'dan sonraki en geniş katılımlı hükümetlerarası ve sivil toplum örgütlerinin katıldığı bir toplanti yapıldı ve Kyoto'nun yürütülmesi konusunda çeşitli önlemler alındı. Örneğin sözleşemeye ABD'den eyaletler düzeyde katılım sağlandı. ABD ve Avustralya toplantı süresince hiç destek bulamadılar.

B: İyi ama Sözleşme nasıl yürütülecek?
YB: (So far so good deyimim buraya cuk diye otururdu) (İç çekerek) Hmm, işte zurnanın zırt dedği yer de burası çünkü sorunlar da burada başlıyor zaten. Sözleşme mekanızmaları vasıtasıyla karbon salınımın azaltılmasını hedeflerken çevreden çok ekonomik kıstasları düşünüyor. Ve burada pragmatik davranarak gerek ülkeler arası karbon ticaretini gerek de nükleer enerjinin kullanımının artırılmasını destekliyor. Zira nükleer enerji fosil yakıtlara göre daha "twmiz" bir enerji türü.

B: (Buraya kadar okumaya dayanabilen okuyucularımız var ise) Nükleer enerjinin kullanımının artırılmasının sonuçları neler olabilir?
YB: Nükleer enerji veya nükleer santrallarin tehlikelerine girmeyeceğim. Zira artık yazmaktan sıkılmaya başladım. Kardeşim senin bitirmen gereken tezin yok mu? Nedir bu çevre, Kyoto, nükleer enerji ya. Aç tezinle ilgili bişeyler yaz, iki satır karala. Uff ya. Sen adam olman, walla. Neyse, ne diyordum. Nükleer enerjiye sahip kaç ülke var. ABD, Rusya (SSCB'den kalma), İngiltere, Çin, Hindistan ve Pakistan. İsrail'in de nükleer güce sahip olduğu sanılıyor. Şimdi sorun şu: Bu ülkeler nükleer güce sahip ve o yüzden barışcıl amaçlı nükleer kullanımını da kendi ellerinde olmasının istiyorlar. O yüzden üçüncü ilkelerin bu enerjiye sahip olup da başka aşamalara geçmelerini istemiyorlar. O yüzden sen nükleeri kullan ama biz sana teknolojiyi transfer edelim diyorlar. Artı bu konuyu da barışcıl amaçlarıyla sunar gibi yapıyorlar. Bu yıl ki Nobel Barış ödülünü Uluslararası Atom Enerjisi Kurumu başkanını almasınının da nedeni bu.

B: Hmm, evet, seni komplocu seni. Bu Uluslararası Atom Enerjisi Kurumu başkanı sabetayist olmasın.
YB: La get, canın sıkıldı herhalde.

Pazartesi, Ocak 16, 2006

Döğme sözcük


Edebiyat ve sanatta yaratıcı fikirlerin nezdimde her zaman büyük değeri var. Farklı olan bana her zaman ilginç gelmiştir. Yeter ki metalşmasın ve piyasayaya düşmesin. Yaratıcı fikre bir örnek Shelley Jackson'un beden üzerinde döğmelerle oluşturduğu edebiyat metni. Fikir şu: Kendi bedenleri üzerinde 2095 sözcüklük "Skin" (Deri) adlı öykünün her sözcüğünün bir döğmesi yer alacak insanlar aranıyor. Gönüllüler Jackson'un kendisine gönderdiği sözcüğü bedenleri üzerinde istedikleri yere döğme olarak yaptiriyorlar. Böylece ortaya yaşayan bir metin çikiyor, sadece katılımcıların bildiği ve katılanlar öldükçe (belki de) öykünün değiştiği bir metin.
Muhtemelen bu esere katılmak için geç kaldik ama benim aklımı başka bir şey kurculuıyor. Eğer bedenime bir sözcük döğmelettirsem hangi sözcüğü seçerim. Biraz düşündükten sonra buldum. Tabbi ki söylemiyecem ama şimdiki sorun şu: Hangi fontu kullanmalıyım?
http://www.ineradicablestain.com/skin.html

Perşembe, Ocak 12, 2006

Maradona es mi dios

Boca Juniors. Arjantin'de Buenos Aires sehrinin Boca semtinin takımı. Rakip River Plates'in tam tersine halkın takımı olarak bilinirler. Arjantin'deki futbol karşılaşmalarının 3 dakikalık bile görüntülerinden ne kadar çılgın oldukları konusnda biraz fikir vermişerdir. Atılan her gol sonrasi kale arkasındaki tellere doğru hücüm eden ve tüm kale arkasını ön tarafta 3-5 sıra halinde getiren görüntüler aklımdadır. Zengin takımı River Plates'e los millionarios diye burun kıvırırlar. Stadları la bombonera'nın yakınlarında taraftarlarının isteği üzerine mezarlık yaptıracak kadar sevilirler. Her altyapı seçmelerinden önce "birgun hepiniz Maradona olabilirsiniz ama bir Che asla" pankartı asan taraftar grubuna sahiptirler. Ve herşeyden önemlisi stadlarının kapısında şu yazar:
Boca es mi religion,
Maradona es mi dios,
La Bombonera es mi iglesia.
(Dinim Boca, Tanrım Maradona, Mabedim Bombenera)

Daha ne diim.

Çarşamba, Ocak 04, 2006

o gülüş


Yani kızacam bu Amsterdam Üniversitesi'ndeki amcamlara, başka işiniz gücünüz yok mu diye, ama ne kızamıyorum. Adamların kafaları sürekli güzel, ne diyiim. Bob Marley'e de sormuşlar, Zimbabwe'daki isyancılar başarıya ulaşacak mı diye. O da cevap vermiş:" Çok iyi cins ot içiyorlari zafere ulaşmamaları mümkün değil." (Zimbabwe, Bob Marley ilişkisi, nereden çıktı, azzz sonra!)
Internet sitelerinden 15 Aralık tarihli bir haberden:

Leonardo da Vinci'nin ünlü Mona Lisa'sının gülümsemesi "çözümlendi". Bilim adamları, gülücüğün yüzde 83 oranında mutluluk, yüzde 9 küçümseme içerdiği sonucuna vardı.
Amsterdam Üniversitesi uzmanları, 500 yıldır sırrını koruyan Mona Lisa'yı duyguları, analiz edebilen bir bilgisayar yazılımıyla inceledi.
New Scientist dergisinin haberine göre, yazılımda kullanılan algoritma, Mona Lisa'nın yüzündeki ifadede yüzde 6 korku, yüzde 2 de öfke tespit etti.
Yazılım; dudak kıvrımı, göz kenarındaki kırışıklıklar gibi ana yüz hatlarını insandaki temel 6 duyguyla harmanlayarak sonuç üretiyor.

Pazar, Ocak 01, 2006

how to write and speak postmodern?

Tez danışmamını kapısında görmüştüm ve hoşuma gitmişti.Postmodern yazmanın kurallarını ironik bir dille anlatyor ve oldukça da doğru tesbitler var. Kafa açıcı yani.
"We should listen to the views of people outside of Western society in order to learn about the cultural biases that affect us". cümlesinin postmodern dilde söylenişi:
"We should listen to the intertextual, multivocalities of postcolonial others outside of Western culture in order to learn about the phallogocentric biases that mediate our identities."
Hoş bir makale:
http://www.unm.edu/~bquint/postmodern.html

malum harf

Georges Perec abimizin La disparition (ingilizceye a void adıyla çevrilmişti) romanı Türkçe'ye de Kayboluş adıyla çevrilmis sonunda.
Hani şu malum harfi kullanmadan 300 sayfalık bir romanı yazmak çok kolay olmasa. Hatta ve hatta bu kitabı aynı durumu koruyarak bizim lisanımıza kazandırmak oldukça zor bir iş. Şu yazdiğim paragrafta da aynı koşulu korumaya çalıştım ama oldukça güç durumlara düştüğüm oldu. Hangi sözcüğü kullanmalı, uygun olan, aynı anlamda nasıl bir sözcük koymalı ki anlam bozulmasın. Kısacası bu konuda zorlanmakla kalmıyorsunuz ama aynı zamanda kafanızın içindeki gri sıvıyı da kullanmak zorunda kalıyorsunuz. Aslında fikrim bunun gibi aynı mantıkta bir roman yazmak ama bırakın malum harfi kitapta hiç harf olmayacak. Nasıl ama?
Harbiden gerçekten övgüye değer bir çalişma.

Çarşamba, Aralık 28, 2005

mahremiyet

Yo konu Elif Şafak değil, kitabı hiç değil. Konu prayvasi denen özelim olayı. Internet uzerinde iz bırakmadan zaten dolanmak mümkün değil. Amma velakin sizin hakkınızda verilerin tutulma ihtimali ise mide bulandırıcı. Ve bunu da o çok meşhum guugıl yapınca (hani şu tutuğum blogu host eden) işler daha da ilginç hale geliyor. Aslında konu yeni değil, zaten bu jimeyl çıkınca çok fazla konuşulmuştu. Yok hiç bir imeyl silinmeyecek, böylelikle imaillerden kişisel biligi akışı sağlanacak, üstüne reklam taaruzuna tutulacağız diye(reklam olayı işin görünen yüzü). Sonra aslında yaptığımız sörçlerinde aynı titizlikle tutulduğunu öğrendik. Guugıl'ın bilgisayarlara gönderdiği çerezlerin 2038 yılına kadar geçerli olacak olması da ilginç tabii. Hatta bu kişisel bilgi tabanlarının çeşitli yerlere de gittiğini öğrendik. Fala inanma falsız da kalma misali, komplo teorisine inanma ama teorinde olsun abijim. "Catcher in the rye" derim başka bir sey demem. (gönderme süper ama, ne diim ben de süperim, hehe)
Neyse, daha fazla bilgi:
http://www.google-watch.org

Salı, Aralık 20, 2005

Gelelim fasulyanın faydalarına


Sadece biraz renk olsun dedim.

Pazartesi, Aralık 19, 2005

Hezayan algoritması

Aslındaki yukarki başlığı linç algoritması olarak da değiştirebiliriz. Türkiye'de son zamnalrda gelişen olaylarda baktığımızda aslında bir şeylerin de yapılma mantığının, yapılırken de bir algoritması olduğundan bahsedebilirz. Genelde olaylar şöyle gelişiyor:
1) Türklere hakaret ya da saldırı.
2) Türkiye topraklarında geçebilecek bir rövanş imkanı
3) Toplumu bu rövanşa psikolojik olarak "fazlasıyla" hazırlama, insanlardaki milliyetçi damarı sonuna kadar sömürme, aykırı sesleri susturma., tüm toplumu bir intikam robotu haline getirme.
4) Beklenen rövanş
5) Misliyle mukabele
6) Mukabelenin mislinin fazla kaçtığını fark etme
7) Uluslararası toplumun tepkileri
8) Olup bitenleri uluslararı toplumdan saklama çabaları.
9) Oradan buradan sızan Türkiye'yi suçlayıcı kanıtlar
10) Birkaç kişinin yem edilmesiyle suçtan kurtulma çabası
11) Sözkonusu kanıtları yayınlayanları linç etme tasarımları, tehditleri
12) Uluslararası toplumla pazarlığa oturma
13) Pazarlık sonucu başına çok büyük bir bela açılmayacağını fark etme
14) Türk toplumuna dönüp "her şeyin millet için yapıldığını" anlatma ve aykırı seslere gözdağı verme.

İlk anda İsviçre milli maçı sonrası hezayan mantığı gibi gözükse de ne kadar çok şeye uygulanabiliyor, değil mi?
Alıntıdaki yazının tamamı:http://www.birikimdergisi.com/birikim/
makale.aspx?mid=73"

Pazartesi, Aralık 12, 2005

Montrealin ardından

Kyoto'da düzenlenen tarihi konferanstan sonraki en geniş katılımlı ve kapsamlı toplantı olan Montreal'deki BM İklim Değişikliği Çerçeve Sözleşmesi 11. Taraflar Konferansı sonunda elde edilen en önemli sonuç hiç kuşkusuz Kyoto sözleşmesinin varlığının ve gücünün pekiştirilmesi oldu. Çevre Örgütleri konferanstan umutlu ayrılırken, Yeşil Barış örgütünün Montreal'deki Uluslarası İklim Politikaları Danışmanı Bill Hare "Kyoto Protokolü bugün iki hafta öncesine göre çok daha güçlü" diyordu. Yeşil İttifak (Green Alliance) sözcüsü Guy Thompson ise "Kyoto yaşıyor ve 2012 sonrasında yasal ve bağlayıcı küresel bir çatının inşa edilmesine yönelik bir momentum sağladı" derken Dünya Dostları (Friends of the Earth) örgütünden Tony Juniper "bu toplantı küresel kararlılığı güçlendirecek tarihsel bir anlaşma yarattı" ifadesini kullanıyordu. Konferansta Avrupa Birliğinin Çevre Sekreteri Margaret Beckett ise konferansı "diplomatik bir zafer" olarak nitelendiriyordu. Konferansa katılan ülkeler genel anlamda 2012 sonrasında Kyoto sözleşmesinin geleceğini mercek altına alırken, 2012 sonrasında sözleşmeninin şekillendirilmesi için görüşmelerin devam edilmesini, 2008-2012 arasındaki sözleşmenin ilk döneminde verilen tahhaütlerin yerine getirilmesinin sağlanması ve Kyoto'da herhangi bir yükümlülük altına girmemiş olan gelişmekte olan ülkelerin de bu sürece en azından gönüllülük çatısı altında altında katılmasının artılırılmasının olanaklarını tartıştı.
Hiç kuşkusuz konferansın en önemli sonuçlarından birisi ise Kyoto karşıtlığında ABD ve Avusturalya'nın izole edilmesiydi. Kyoto sözleşmesini imzalamamakla birlikte toplantıyı bloke etmekteki kararlılığına rağmen ABD'nin toplantı süresinceki tavrı diğer ülkeleri pek fazla etkilemedi. İskoçya'daki G8 zirvesinde ABD Başkanı Bush'un iklim değişikliği konusunda ilerleme sağlanması ve Kyoto Sözleşmesini genel anlamda desteklenmesi sözlerine rağmen ABD heyeti toplantılarda daha geniş tartışmalara çekilmek istemediğini gösterdi. Hatta ABD hyeti başkanı Harry Watson toplantılardan birinde çekip gitti. Tüm bunlara karşılık Washington hükümetini by-pass edecek yeni öneriler ise toplantıya damgasını vurdu. Özellikle ABD’den 40 milyon vatandaşı temsil eden 38 eyaletten 192 belediye başkanının toplantıya katılması ile sözleşmenin genişletilerek eyaletlerin, şehirlerin veya çok uluslu şirketlerin bağımsız olarak sözleşmeye katılmalarının sağlanması en azından Bush idaresi gidene kadar ABD’nin yerel bazda yükümlülüklerini yerine getirebilmesi kapısını da araladı.
Gelişmiş ülkelerin yeni herhangi bir tahhaüt altına girmeden Kyotodaki öngördükleri azaltım değerlerine ulşılmasını ve yerine getirilmeyen tahhaütler sonucunda ise cezalandırılmalarının da tartışıldığı toplantılarda temiz kalkınma mekanizmasının ise daha da güçlendirilerek bürokrasinin azaltılması ve daha çok projeye destek verilmesi kararları alındı. Temiz kalkınma mekanızması sayesinde yeşil teknolojilerin finansmanını sağlayacak karbon ticaretinin desteklenerek hem gelişmekte olan ülkelerin küresel ısınmadan doğan zararlarının hem de gelişmiş ülkelerin salınım azaltım tahhaütlerini yerine getirirken potansiyel finansman kayıplarının en aza indirgenmesi de alınan kararlar arasındaydı.
Aslında bol laf, az iş. Bu konudaki eleştiriler neler olabir? sonra

Pazartesi, Aralık 05, 2005

Karikatürler savaşı

Geçtiğimiz haftanın en çok konuşulan olaylarından biri, Danimarka’nın bol resimli, sansayonel haber ağırlıklı ucuz tabloid gazetesi Extra Bladet’te yayınlanan basmakalıp karikatürün (Erdoğan'ının basın özgürlüğü yazan tuvalet kağıdı kullanması) seviyesini daha da aşağı çekerek Tempo dergisinde başka bir basmakalıp karikatürle (Rasmussen ve Öcalan'ın aynı yatakta çıplak gosterilmesi) verilen cevaptı. Bazı gazetelerde "karikatürün ortalığı çok karıştırması" beklentisiyle kılıçlar çekildi, başlıklar hazırlandı, eller tetikte beklenmeye baslandı. Herhalde zannediliyordu ki, bütün Danimarka basını karikatürün üzerine atlayacak, yazarlar köşelerinde bu olaydan bahsedecek, televizyonlarda tartışma programları düzenlenip Türk mallarını protesto kampanyaları başlatılacak, Türk büyükelçiliği yumurta yağmuruna tutulacak, büyükelçimiz Dışişleri bakanlığına çağrilacaktı! Türk basınına ise bunların üzerine atlayıp haber yapma keyfi ve Avrupa’da düşünce özgürlüğünün lafta kaldığı ve ne kadar da basın özgürlüğü düşmanı olduğunu kanıtlamak kalacaktı.
Ne yazık ki umulanların hiçbiri gerçekleşmedi. Ülkenin ciddi gazetelerinden Politiken biraz da bıyık altından gülerek attığı naif başlıkta “Türkiye, Danimarka’nın fikir özgürlüğünü test ediyor’ derken Extra Bladet gazetesinde çıkan haberde Türk basının intikam mantığıyla hareket ettiği ve Roj TV’nin kapatmama kararına baskı uygulamak amacıyla yayınlandığı iddia ediliyordu. Tüm bunlar ise Hürriyet gazetesinde 28 Kasım tarihli haberde “Sınıfta kaldılar” başlığıyla sunuluyordu. Sonuçta eşcinselliğin tabu olmadıgı, hatta yasal olarak eşcinsel evliligine izin verilen bir ülkede bu karıkatürün cok da fazla ilgi çekmemesi normaldi. Üstelik iş basın özgürlüğüne gelirken herhalde Danimarka’ya aşık atacak en son ülkenin Türkiye olduğu da bir gerçekti. Ama denemenin de bir zararı yok mantığıyla Danimarka başbakanı Rasmussen ve Başbakan Erdoğan arasında geçen olayın hemen ertesinde ve henüz karikatürlerin yayınlanmadığı dönemde 17 Kasım tarihli Milliyet gazetesinin Danimarkada’ki basın özgürlüğüne dair yapılan haberinde ise Sınır Tanımayan Gazeteciler örgütünün raporlarına dayanarak Danimarka’nın tüm Avrupa ülkeleri arasında basın özgürlüğü konusunda en iyisi olduğu açıklanıyordu. Ama muhtemelen bu yüzden veri sıkıntısı çekildiğinden de suçu kabahatinden büyük bir habercilik anlayışıyla Danimarka’daki basın özgürlüğünün az olmasıyla ilgili verilen örnekte ırkçı bir radyonun kapatılması gösteriliyordu. Yerel düzeyde (başta Türkler olmak üzere) ülkedeki tüm yabancı ve göçmenlere karşı yayın yapan ve Nazi radyosu olarak da bilinen Radyo Oasis’in lisansı iptal edilmiş ve kapatma olayı mahkemeye taşınmıştı. Bu arada radyoya ülkedeki tüm radyo istayonlarına da yapılan 78 000 kronluk yardım kesilmişti ama radyo yayınına halen devam ediyordu. Ama amaç Danimarka'yı karalamak olduğundan bu olayın haberde yer almasında Milliyet Gazetesi için bir sorun yoktu.
Ekstra Bladet gazetesinin kaçırdiği nokta ise haberi veren gazetelerin sadece intikam duygularıyla hareket etmemeleri, aynı zamanda yayınladıkları haberden beklentileri. Hatırlanacağı üzere, 8 Mart Dünya kadınlar günü dolayısıyle yapılan eylemde, neredeyse tüm dünyada, Türk hapishaneleri kadar ünlü bir Türk polisi imajı yaratmasına vesile olan polis şiddetinin görüntüleri yayınlanmıştı. Bu olayın bir kaç gün sonrasında, Fransa’daki lise öğrencilerinin yaptıkları eylemde polisin göstericilere çektiği meydan dayağı okuyuculara duyurulurken, ne demokratik taleplerin sonuna kadar götürülmesinde polisin göstericilere tavrının yanlışlığı, ne de, ”siz bizi eleştiriyorken önce bir kendinize bakın” duyarlılığını, aslında sadece ve sadece ”onlar da yapıyor, o yüzden bizim de yapmamız meşrudur” popülizmini su yüzüne çıkartmaktan öteye bir amaç güdülmüyordu.
Danimarka gazetesinde çıkan karikatür yanlıştı veya doğruydu ama başbakanımızın basına tahammülü en üst seviyedeydi kuşkusuz, hiç bir şekilde ne karikatürcülere (Cumhuriyet gazetesinden Musa Kart veya Evrensel’den Sefer Selvi gibi) ne de mizah dergilerine dahi (Penguen dergisi gibi) dava açmiştı. Ama olsun kol kırılır yeni içinde kırılır mantığıyla yaklaşabılırdik tüm bunlara ve onların başbakanı hoşumuza gitmeyen bir televizyon kanalının muhabirini dışarı cıkartmadığı için suçluydu ve bunları haketmişti. Onlar bizim basın özgürlüğümüzü alaya alıyordu, o yüzden biz de onların demokrasi anlayışıyla dalga geçmeliydik. İlk bakışta haddini bildirmek veya intikam duygularıyla yayınlandığı düşünülse de veya devamında Danimarka‘daki basın özgürlüğünü test ediyoruz kılıfıyla sunulup testi geçemediler diye haberleşstirilse de asıl gerçek bu olayda da onlar yapıyorsa bizde yaparız mantığının tekrar ortaya çıkmış olmasıdır. Ve asıl değerlendirilmesi gereken yanlış ise Tempo dergisindeki karikatürün yayınlanması değildir, ona addedilen anlamdir. Karikatürün düşmana karşi kazanılan bir zafer tacı veya başka bir ülkedeki basın özgürlüğünün sınanması olarak sunulmasındadır.
Kavgacı ve hırçın çocuklar gibi kendi iç sorunlarını çözememiş bir ülke olarak önümüze gelene topyekün saldırmayı ve buna basını da alet etmeyi tarz-ı siyaset olmaktan çıkartmaktan ne zaman vazgeçecilecek, işte tartışılmsı gereken önemli bir nokta da budur.

Cumartesi, Kasım 26, 2005

gerçek vs taklit

Paris'te Louvre müzesindeki Mona Lisa tablosunun onunde beni heyecanlandıran eserin çok unlu oluşu değildi. Beni heyecanlandıran bu kadar kopyası, reproduksiyonu veya reproduksiyonunun reproduksiyonu yapılmış bir eserin gerçeğinin görme, kaynağına ulaşma arzusuydu. İmge ile gerçek arasındaki farkın sorunların başladığı noktadır bu. Mona Lisa bir görüntüdür, resmedilen o kadının, (yada her kimse o) gerçeğin görüntüsüdür, imgesidir. O ünlü resimde çoğaltılmadan önce kanlı canlı gerçektir, ama tuvale döküldüğünde görüntü halini alır, gerçekliğini yitirir. Farklı düzlemde de olsalar, sorun değişmez: peki gerçek hangisidir? Louvre'da müzede orijinali olarak gösterilen tablo mudur gerçek? Peki o tablonun gerçek olduğunu kim biliyor ki? Belki de insanların yoğun ilgisi, çalınma korkusu veya herhangi bir başka nedenden ötürü müze yönetimi gizli bir kararla gerçek tabloyu saklama kararı aldı, veya hırsızlar çok ustalıkla gerçekleştirdikleri bir planla tabloyu çaldılar, ve tepkilerden korkan yönetim tablonun yerine taklidini koydu. Ve orada büyük merkla hazla resme bakanlar gerçek sanılan taklidine övgüler yağdırdı.
Ya da gerçek sandiğımız Mona Lisa diye birisi yoksa? Da Vinci kendinei resmettiyse orada, aynadaki imgesini resmettiyse bir kadın yüzünde? Sorunlar biraz daha karmaşıklaşmaya başlar o zaman. Aynadaki görüntüsü, imgesi tabloya dömülen bir gerçek. Taklidin gerçeği. Ve o gerçeğin kopyaları, reprodüksiyonları. Kaynağın bile taklit olduğu bir gerçekten bahsetmeye başlarız o zaman. Başa dönersek eğer, imgenin gerçeği altetmesidir elimizde kalan, daha da genelleştirirsek kenidmiz kandırmaktır yaşam. İşte bu yüzden Foucolut kapağında bir pipo resmi olan kitabıbı adını "bu bir pipo değidir" koymuştur. Bu bir pipo değildir, görüntüsüdür.

Pazartesi, Kasım 21, 2005

hypercomputation vs computation


Yukardaki şekil, computational(hesaplanabilir) olan ile olmayan arasındaki sınırı çiziyor. Bu çizgiyi belirleyen ise Turing limiti. Sonuçta computation kavramının çıktığı nokta da Turing'in makineleri. Eğer Turing makinelerinin hesaplayamayıcağı (en azından) matematiksel fonksiyonlar varsa bu da bir computationalizme tezahür edebilir mi? Eğer ediyorsa, ki evet eder, bu nokta da hypercomputationalizme taşır ve insanları birer superminds olmaya götürebilir.

Cumartesi, Kasım 12, 2005

Manderlay

Menderlay Lars von Trier Amerika üçlemesinin ikinci filmi. İlk film olan Dogville'i film Dacadır diye seyretmemistim. Bayağı bir reklamı çıkmıştı. Fena etmişim, film ingilizceymiş, ama nerden bilebilirdim ki. Zaten sinema çok pahalıdır Danimarka'da, 75 DKK. Bir de üstüne yol parası. Aha birde oradan bara felan gidip gece otobüsüne kaldı mıydın, bir film keyfi olur sana 200 DKK. Aman ben almıyım, kültür neyim gıdamı Türkiye'de alırım diye gçiştirmeye başlıyorsunuz bir süre sonra.
Neyse, film ilki gibi, teatral duzende, super bir duzende başlıyor. Başlarda biraz rahatsızlık duyuyorsunuz bünyede ama bir sure sonra alişiyorsunuz dekora. Hatta hosunuza bile gidiyor bu Brechtian atmosfer. Film ise oldukça politik ve ABD'nin sözde değerlerine doğrudan bir saldırı. Ozellikle filmin sonundaki fotograflar herşeyi anlatıyor zaten diyorsunuz.
Filmin unutulmaz sahnelerinde ise beyazların yuzlerinin siyaha boyattırılıp siyahlara yemek servisi yaptırıldığı bir sahne var. Film aslında tamaıyla bir demokrasi eleştirisi olarka da okunabilir. Hürriyet gazetesinde "filmden diktatör yanlısı olarak da kalkabilirsiniz" diye bir yorum vardı. Aslında bu, bütün demokrasi oyunlarında ortaya çıkacak bir şey. Demokrasinin de aslında bir çeşit kölelik olduğunu ve ellerinde silah, gangsterlerin siyahlara demokrasi oyunu oynattıklarını düşününce nedense aklıma Türkiye geliyor.
Bu arada ben bu yönetmenle aynı semtte yaşadım yav..

Pazartesi, Kasım 07, 2005

Determinizm ve özgür irade

Determinizm ve özgür irade arasındaki ilişkideki en önemli soru özgür iradenin determinizmle tutarlı olup olmadığıdır. Determinizm, bir nedensellik(causality) imidir, varolan her olayın bir nedeni vardır, varolan bir olayın olma nedeni geçmişte olmuş olayların örgüsüdür, ki bu aynı zamanda geleceği de belirleyecek bir olgudur. Belirli koşullar altında her olay, belirli bir sonuca ulaşır. Determinizme en önemli kanıt Newton fiziğidir. Örneğin, iki bilardo topunun belirli hız ve yönde atıldığındaki çarpışma sonucu topların durumunu bilebiliriz. Peki, eğer determinizm var ise özgür iradeden bahsedebilir miyiz? Nasıl olsa herşey belirlendiyse, yaptıklarımızdan sorumlu tutulabilir miyiz? Özgür irade sahibi insan ne kadar özgürdür? Kuantum fiziğiyle kanıtlanan indeterminizm, özgür irade için geçerliyse, her şey bir "randomness" mı içerir, herşey bir raslanntı sonucu meydana mı gelmiştir? Her şey rastlantıysa biz ne kadar özgür olabiliriz? Yaptıklarımızdan ne kadar sorumlu tutulabiliriz?
Benim açımdan diğer önemli konu ise determizimin hesaplanabilirlikle (computability) olan ilişkisidir. Determinist olan herşey hesaplanabilir mi? Ornegin bilardo toplarının çarpışması oldukca determinist bir olaydır, ve topların ilk hızları ve konumları (ve diğer constraintler, sürütnme gibi) bilindiği sürece kolayca hesaplanabilir. Keza eğik atışla atılan bir topun nereye çarpacağı da (belirli etkilerinde göz alınmasıyla, örneğin havanın direnci) mutlka süretle belirlenebilir. Pek tabiiki Newton fiziğinin sınırları(constaraints)içersinde, örneğin 10 üzeri 15 lik kesinlik içerisinde yapılabilir. Peki determinist olup da hesaplanamaz olaylar da var midir? Penrose'a göre vardır. Hatta örnekleri de olabilir bunun, yaratılacak bir "toy model universe" içerisinde rahatlıkla gösterilen. Boyle bir evren içersinde yaratılan düzlem içerisinde hangi polyomino kümenin kullanılacağına dair bir hesaplanabilir bir prosedür yoktur.
Aynı şekilde daha da ileri giderek hesaplanamzlığın derecelerinden bahsedebiliriz. Gödel'in teoremleriyle başlayan Turing'in "oracle makinesi"yle devam eden ve sonunda quantum computability ve bazı farazi "hypercomputer" lar (accelerating turinng machine vs.) gibi bir derecelendirme içerisinde özgür iradenin yeri neresidir. Hah, işte zurnanın zırt dediği yer burası.
(to be continued)

Cuma, Kasım 04, 2005

Le capitalisme n'a pas la cote chez les Français

Liberation gazetesinin haberi. Fransızlar arasında yapılan araştırmanın sonuçları oldukça ilginç.
(http://www.liberation.fr/page.php?Article=335983)

Le capitalisme n'a pas la cote chez les Français

Alors que se multiplient les livres critiques, près de deux Français sur trois, selon notre sondage, rejettent le capitalisme et le pouvoir des actionnaires.
Entre le capital et les Français, c'est le grand désamour. Le sondage réalisé par LH2 pour Libération (1) est absolument catégorique : selon le panel interrogé, l'opinion publique rejette le capitalisme à près des deux tiers des voix. Le libéralisme économique ne se porte pas mieux. Le socialisme semble lui (de peu) majoritaire dans le pays (51 % d'opinions positives). Un résultat surprenant, tant la libre entreprise semblait faire consensus. Selon François Miquet-Marty, directeur de LH2 Opinion, ce palmarès «révèle certes la difficulté, déjà connue, de la société française à accepter l'idée de libéralisme économique, mais il désigne surtout l'ampleur du malaise suscité par la notion de capitalisme, alors que ce dernier n'a jamais été mieux établi». Alors, Marx pas mort ? A entendre certaines réponses, on pourrait le penser. Ainsi, 41 % des interrogés décrivent le capitalisme comme «l'exploitation de l'homme par l'homme», et 45 % comme «l'accumulation des richesses» par un petit nombre de personnes.
(...)

Çarşamba, Ekim 26, 2005

film ve determinizm

Her film determinist bir okumadır. Hikayenin, senaryonun veya yönetmenin çizdiği kapalı bir dünya içerisindeki bütün olaylar, kurgular ince bir hatla birbirine bağlıdır. Filmin varoluş nedenidir belki de bu. Bir şey olur, diğerine domino etkisi yaratır bu kapalı dünyada. Sırf bu alışkanlk yüzünden hiçbir filme başka bir türlü yaklaşım gerçekleşemez. Eğer olan birşey varsa mutlaka nedeni vardir. Bu anlamda her film bir causality (nedensellik) ürünüdür. Eğer filmde indeterminist bir şeyler varsa bu seyircinin hoşuna gitmez. Çünkü filmde anlaşılmayan birseyler olmasını hoş karşılamaz. Seyirci, kafası çatlayana kadar da anlamaya uğraşmaz. Keza kapitalist bir toplumda film de tüketilip atılacak bir nesnedir. Filme verilen süre iki saattir ve bundan ötesine yer yoktur. Belki arkadaş toplantılarında şaşırtıcı veya komik kısımlar yine tüketim alışkanlıkları içerisinde tüketim amaçlı paylaşılır ve eğlendirir. Biraz zamanı olanlar veya ilgililer ise çabalar, kare kare, söz söz tetkik edilir film, yönetmen burada ne demek istemiştir, burada kadının hareketi ne anlama gelir, kadın neden mavi renk elbise giymiş vs. anlanmaya çalışılır. Bu kapalı dünyada herşeyin nedeni vardır sonuçta. Tarkovsky güzel bir örnektir buna. Saatlerce uğraşıp mistisizmin, tarihin, politikanın, felsefenin bini bir para haline getirilip, kolajlanıp, eklemlenip çözülme uğraşılarının en güzel örneğidir Tarkovsky sineması. Aslında ne yazık ki, bu kapalı dünyada anlaşıl(a)mayan yönetmenler de pek çok kez baştacı edilir. İlgisiz seyirci için filmden bir sey anlanmamışsa, zaten anlanmamıltır, film orada biter, sonuç bellidir: film kötüdür, güldürmemiştir, yönetmende iş yoktur. Ama öteki taaftan da ilgili olanlar için anlaşılmamışsa üzerinde çalışılması için neden vardir o yüzden de yönetmen süperdir gib bir sonuca ulaşılması tehlikesi vardır.
Peki indeterminist bir film yapılamaz mı? Olur herhalde, ama seyirciyi tatmin etmeyen bir film olur. Bütün kapıların açık bırakıldığı bir film olur, sorularla terkedilen bir film olur, deneysel olur, ama güzel olur. Bilmem, belki de olmaz.

Salı, Ekim 25, 2005

Video Sanatı

Sanırım Ulus Baker ders notlarından. Vertov'un Kameralı Adam filmi sanat tarih açısından önemi kadar, kameranın insan hayatına sokulumu açısından da bir ilk.

Video sanatı nasıl başladı?

Video sanatının çok daha gerilerde ötelerde kökleri gizli olsa da esas olarak dünyada medyanın etkisinin ve buna paralel olarak medya eleştirilerinin arttığı 1960’lardan itibaren ortaya çıktığını söyleyebiliriz.Eleştiriler daha çok televizyona yönelikti ve video sanatı da başlarda televizyona bir tepki olarak ortaya çıktı. İlk kuşak video sanatçıları genelde medya toplumu hakkında eleştiriler yapmaya yöneldiler.O dönemde Amerikalılar günde ortalama yedi saat televizyon seyrediyordu ve yeni tüketici toplumu da daha çok reklam tarzı hayat biçimleriyle oluşuyordu.( Mesela Bush’un karısını aldatması hikayesi gibi vurucu reklamlar o zamanda vardı ) Paris’te ve New York’taki öğrenci ayaklanmaları,politik ilginin artışı , cinsel devrim,Paris’te ve New York’ta ve dünyanın pek çok yerinde kültürü etkiledi ve video sanatı işte bu dönemde ortaya çıktı.

Marshall Mc Luhan,medyanın yaygın etkilerini kavramlaştırarak bu kuşağın medyanın günlük yaşantılara olan etkisini anlamasına yardım etti.Luhan yeni medyanın eski dünyanın gerçeğini yeni dünyaya aktarmak olmadığını yeni dünya gerçeğini biçimlendirmesi gerektiğini söylüyordu.Onun reklam ve ticaret üzerine eleştirileri 1960 ‘ların sanatçıları ve aktivistleri için çok önemli bir kaynak oluşturdu.
Diğer yandan video sanatının esas kökenleri üzerine Martha Gever ve Martha Rosler gibi feministler bir tartışma ortaya attılar.Onlar iki tip video pratiği olduğunu söylüyorlardı. Başlangıçta aktivistlerin yaptığı belgeseller alternatif bir haber biçimiyle ilişkilendirilebilirdi bir de tamamıyla video sanatı diye adlandırabileceğimiz sanat videoları vardı.
Video sanatının öncülerinden olarak gerilla videografiden bahsedebiliriz. Her ne kadar şimdilerde videografi genellikle akademilerden dışlanan ve sanatsal olarak değerlendirmeyen işler olarak değerlendirilse de Kanadalı Levine ve Amerikalı sanatçı Frank Gilettte politik gelenekleri ve haber olarak değerlendirilen olayları kaydederek çalışmışlardı .Gilette 1968 yılında sokaktaki hippilerle ilgili beş saatlik bir belge hazırlamıştır.Levine ve Gilette doğaçlama biçiminde filme aldığı güncel olayları kaydederek , sanatsal önyargılardan uzakta ve malzemeyi yönlendirmeden çalışmışlardır.
Bu noktada Vertov’un Kameralı Adam filmini de, Vetov’un deyişiyle ‘kentin girdabında kamera’, gerilla video biçimine benzetebiliriz tabii Vertov filmini kentin mekanlarına dalarak film aygıtıyla ve 1920’lerde yapmıştı..

KENTİN GİRDABINDA KAMERA

Atölyeyi terkettik --hayata, gözle görülen herşeyin itişip kakıştığı bir girdabın içine dalmak için. Orada güncel olan herşey bir arada --karşılaşıp ayrılan insanlar, tramvaylar, motosikletler ve trenler, kendi hatlarında dolaşıp duran otobüsler, her biri kendi uğraşının peşine düşmüş arabalar --ve gülümsemeler ve gözyaşları ve ölüm ve görevler... hiçbiri bir rejisörün megafonundan çıkacak talimata boyun eğmez.
Kameranızla yaşamın içine dalıyorsunuz ve hayat alıp başını gidiyor. Akışı durmuyor hiç. Hiç kimse takmaz sizi. Çalışmanızı başkalarını rahatsız etmeden sürdürmeye alıştırmalısınız kendinizi.
Sonra ilk sıkıntılar başlar. Size bakarlar; çocuklar etrafınızı sarar, çektiğiniz insanlar kameraya bir bakış fırlatmadan geçmemeye başlarlar. Deney kazanırsınız. Farkedilmeden geçmek ve işinizi başkalarını rahatsız etmeden yapabilmek için bir sürü yol bulursunuz.İnsanları yürürken, yemek yerken, çalışırken filme kaydetmek uğruna yapılan bütün denemeler her zaman başarısız olurlar. Kızlar saçlarını başlarını düzeltmeye, erkekler ise Fairbanks ya da Conrad Veidt pozlarına girmeye başlarar. Herkes kameraya sevimli sevimli gülümser. Bazen trafiğin durduğu bile olur. Bir meraklılar kalabalığı kameranın önünde çakılır kalır ve çekim yerini tıkar. Akşam çekimlerinde işler daha da kötüdür --projektörlerin ışığı bir meraklılar kitlesini oraya üşüştürür. Oradaysa, hayat beklemez, insanlar kımıldar. Herkes kendi uğraşının peşindedir.Kameraman, çalışmasında çok yaratıcı olmalıdır.Aygıtın hareketsizliğini reddetmek gerekir. Azami hareketliliğe ve yaratıcılık ruhuna erişilmelidir artık.

Çarşamba, Ekim 19, 2005

Kyoto Protokolu ve Turkiye

Peki Kyoto Protokolu ile Turkiyenin ilişkisi nedir?
Türkiye 140 ülkenin imzaladığı Kyoto protoklunu imzalamayan ülkelerden birisi. Bunun altında yatan en önemli neden ise sanayisinin gelişiyor olamsı, bunun sonucunda da karbon salınımına devam etmeye devam etmesi olarak açıklanıyor. Kyoto Protokolunu imzalamak ise herşeyden önce bu sanayi üretiminin çevresel kural ve mevzuata uydurulması demek. Ama Çevre Bakanı Osman Pepe’ ye göre ise durum üretimin durmasıyla eş anlamlı:
Türkiye sanayileşmekte olan bir ülke, dolayısıyla, en çok karbondioksit salan ülkelerden biri. O nedenle, AB bize, fabrika kurmayın, yani sanayileşmeyin, diyor!.. Onlar sanayileşmiş, şimdi bize dönmüşler, tabiatı koruyun, diyorlar. Bunu kabul etmemiz mümkün değil!..
(17 Şubat 2005)
Bir insanın, hele hele bir Çevre Bakanının bu sözleri söyleyebilmesi aslında Türkiye'nin nin kimler tarafından yönetildiğinin bir ipucu olarak gözüküyor. Her ülkenin kendi üretimine nasıl kaynak yaratacağı ve bunları nasıl yöneteceği o ülkenin bileceği bir iştir, ama olaylara bu kadar at gözlüğüyle bakabilmek de oldukca beceri isteyen bir durum. Sonuçta herseyden önce protokolu imzalayan 140 ülkenin ekonomisi durmuş mu bunu sorgulamak lazım gelmez mi? Veya üretimin, kömür veya petrol türevleriyle yapmadan, alternatif teknolojilerin neler olduğu konusunda bilgi sahibi olmak gerekmez mi? Örneğin, rüzgar enerjisi oldukça ciddi bir alternatifken, kullanımını oldukça kısıtlı hale getirmeden önce, insanına daha sağlıklı bir çevre sunmanın yollarını aramak gerekmez mi? Günübirlik politikalar yerine torunlarına daha yaşanabilir bir dünya bırakmanın koşulları nedir peki?

Pazartesi, Ekim 17, 2005

Bir hikaye nasıl yazılmaz?

Bir hikayenin konusu ne olmalı, nasıl baslamalı, nasıl bitmeli sorusu kafamı kurculuyordu. Ben de oturdum, su anki yazdigim seyleri yazdım tek oturuşta. Aslında aklımda yazı yazarken kı sistemimi (yani kafamda ucusan cümlelerin ilk elde orantısız da olsa yazıya dokulmesi, donup dolasıp yeni seyler ekleme, dilbilgisinin duzeltilmesi) hikayeciliğe uygularsam ne oluru denemek istedim. Bütün bu düşüncelerin üzerine bir de acaba hikayelerin illa hoş tatlar bırakan eğlenceli, heyecanlı, veya mesaj kaygısı içeren konusu olmalı mıdır sorusunu da ekledim. Asagıdakiler 3. deneme.:
Yuzumu yıkamak icin banyoya gidip geri dondugumde gozlugumu bulamadim. Koymuş olabilecegimi dusundugum yerleri kah ellerimle, kah da aradığım yerlere yaklasarak bakındım. Ellerimi kullanma nedenim gözlüğümün çerçevesiz diye tabir edilen şeffaf gözlüklerden olması idi. Gerçi çercevesiz olmasa da çözüm değişmezdi. Aradığım şeyi en hızlı bu şekilde bulabilirdim, bir kör gibi hissederek. Gozlugumu ararken ise aklıma aradıgım seyi daha iyi arayabilmek icin gözluge ihtiyacim oldugu dusuncesi geldi. Bu ikilem beni gülümsetti, aramaya devam ettim. Zaten oldum olası birşey kaybetmekten nefret etmisimdir. Nereden çıktığını bilmiyorum ama sanırım Anadolu lisesine ilk başladiğım yılın sonunda babamın tayini nedeniyle başka bir şehre gitmek zorunda kalmamızla basladı. Çok sevdiğim bir arkadaşıma gittiğim yerden mektup göndermek için ev adresini almıştım. Sonra o ev adresi bir şekilde kayboldu. Daha dogrusu kayboldugunu zannettım. Evin içinde adresin yazılı oldugu o kagıt parcasını buyuk bır hırsla aradıgımı hatırlıyorum. O zamanlar evlerinde kaldıgım anneannemi ne kadar sucladıgımı da hatırlıyorum. Isın garıbı o kaybettıgım zannettıgım kagıt parcasının aslında kagıt parcası degıl deftere yazılmıs bır adres oldugunu yıllar sonra kesfettım. O arkadasımın adı ve adresı en cok kullandıgım defterımın en on sayfasında arzı endam etmıs ve benı beklıyordu. Aslında adresın kaybı degıldı onemlı olan, arkadasıma verdıgım bır sozu tutamamaktı. Pek tabııkı su an dusundugumde işin içinde kendımı sartlandırma düşüncesinin de olduğunu düşünüyorum. O adres o kagıtta, oradan ogrenılıp arkadasıma gonderılecekti. Başka yolu yoktu. O kağıt parçası benim ve arkadaşım arasındaki bağdı. O olmadan ona ulaşmam imkansızdı. Zaten okulun adresını bulmak hıc de zor degıldı, okula arkadaşımın sınıfına adını soyadını yazdıgım zaman da ona ulasılabılırdı. Ama dedigim gibi boyle bır sartlanma vardı ve bunun bır turlu ustesınden gelememistım. Bu olayın etkisiyle sanırım hala evın ıcınde bulunan bır kagıt parcası atılmadan once mutlaka bana sorulur.
Bir sure sonra arayisim can sıkıcı bir hale gelince arama tarzım da degisti ve agresiflesti. Kendime söylemeye başladım, bir gözlüğe bile sahip çıkamıyordum sonucta. Masanın uzerınde nazik bir sekilde dolasan ellerim masayı yumruklamaya ve elimi acıtmaya basladi. Bununla birlikte bu yumruklardan birini gozluge isabet etmesi durumunda gozlugun haşat olacagi gercegi de beni rahatsiz etmeye basladi. Zaten bu gözlüğü ilk kırışım da olmayacaka tı ki. Özellikle lise yıllarında neredeyse ayda bir bir gözlük değiştirirdim. Top oynarken, koşarken çok kırıldı. Kırıldıgı zaman ise çözüm çok basitti: Kırılan ve dört bir tarafa dagılan cam parcalarından en buyugunu gozune kestirip gozlukcuye gıtmek ve onların senın gozluk numaranı tesbit etmelerini sagladıktan bir kac saat sonra da gozlugunü geri almak. Hatta bir keresinde pencereden aşağı bakarken gözlük burunumun ucundan kayıverdi, altı kat aşağıya uçuverdi. Bana da aşağıdan cam parcalarını toplamak kaldı, zaten parça marça kalmamıştıkı ortalıkta. Sadece ikiye ayrılmış bir çerceveydi elime geçen.Esas sorun cercevenin kırılmasıydı aslında. Ama geçıcı cozumler her zaman vardı. Degiştirilen gozluk cercevesi ve camı sayısı ortalamanın uzerıne cıktıgi vakitlerde en kolay yontem cercevenin kirildigi yereden selo bantla baglamakti. Bu sekilde gozluk bir sure daha kendine ikame eder, artik zamani geldiginde de yenisi alinirdi. Gozlugume para odemekten sikilan eyzem ve annmler ise kendilerine gore yontemler gelistirirlerdi. Ornegin gozluk cercevelerinden en kalinini almak gibi. Bu ilk bakista beni kalin gozluklu bir inek yapacagini dusundurse de isin gercegi oyle degildi. Keza ben gozlugu sadece derslerde takiyordum. Hatta tam takma da denemezdi, sadece tahtadan defterime birsey gecirecegim zamanlarda, bir durbunmuscesine gozlugumu kullanirdim, tahtaya bakarken bir elim gozlugumde tahtaya odaklanmis,yakina bakarken gozlugu kullanamadigimdan havada asili duran bir parcaydi diger elimle yazi yazarken. Gozlugun bu kadar cok elimde de tasimaktan hasadi cikardi zaten. ama bir keresinde yole bir isme yaradi ki muzakere yarimasini kazandirdi bana. Teknolojinin yararli olup olmadigi uzerine bir muzakere konusu vardi, ve bizim grup teknolojini insan ellerinde pek cok defa kotu amaclar icin kullanildigina dair tezi savunuyordu. Muzakere devam ederken sonlara dogru oteki gruptan birisi, "Eee, maden teknolojiyi bu kadar sevmiyorsunuz, o gozundeki gozluk de ne peki" diye bir seyler zirvalamisti. Ben de hemen " Ben bu gozlugu isimi gordugu icin kullaniyorum, eger istersem kullanmam" deyip gozlugu cikartmis ve atmistim bir kenara. Butun salon alkistan yikilmsit. Neyseki bu hareket bize muzakarayi kazandirmisti.
Bunun uzerine aramaya daha sakin ve mantıklı bir sekilde baslamaya karar verdim, banyoya geri döndüm. Sonuçta bu gozluk bu evdeydi, bu odadaydi, hic bir yere gitmis olamazdi. O yüzden kendimi daha da sinirlendirme sınırını aşmıyorsum. Pek tabii ki gozlugun olması gerektıgı yerde, yani gozumde, olmamasi gozlerimi bir sure sonra rahatsız etmeye, gozumun sulanmasına neden olmaya baslamisti. Ama sonucta bunun devası da gozlugun bulunmasıydı. Kafamdan gozlugu asla bulamıyacagım, gozlugun ev ve masa girdabında kayboldugu gibi dusunceler gelmeye basladı. Hatta bir ara aklıma "seytan aldı goturdu satamadan getirdi" tekerlemesini soylemek bile geldi. Gözluğümü bu kadar sık kaybetmeme çözüm bulmam gerektiğini düşündüm. Gözlüğü her iki tarafından birbirine gecirecegim iple birbirine bağlamak fikiri ilk anda hoş bir fikir olarak çıkıverdi. Bu sayede gözlüğü çıkarsam bile gozluk bana bağlı olacaktı. Yalnız gozlüğü yatarken veya duşa girerken gibi nadiren cıkardigimı düşünürsek bu da çok sacma bir oneriydi. O an duşa girdigimde hemen çenemin altında benim her hareketimi takip eden bir nesne olduğu fikirine kapıldım. Bu fikrimden de pek çabuk vazgeçtim.
Neden sonra gozlugumu masada dikkatli bakmadigim bir yerde buldum. İlk birkac saniye icerisinde gozun dunyayı yeniden net gormesini şaşkınlığıyla gözümü kırptım, ama sonra tekrar alıştım. Evet, nerede kalmıştım, diye sordum kendime. Kafamdan gözlüğü kaybetmemek için neler yapmam geretiğiğne dair fikirler uçuverdi. En azından bir daha ki sefere kadar.

Cuma, Ekim 07, 2005

yazi

Bilge Erenus'un Gece adlı kitabinin son cümlesidir,daha dogrusu sorusudur, "Bunları yazmakla çıldrmaktan kurtulunur mu?" Yazmazsan, yazamassan nedir peki cozum? Belki farkına bile varmadan bulmussundur. Belki de sen farkında degilsindir yolda yururken konustugunu farkettiklerinin. Belki de karşına gecirip konustugunu sandigin insanlar da orada degildir, hic de olmadilar.
Edebiyat Dostları diye bir dergi vardı cok eskiden. Bu sozler de oradan:
"Bir hareketlenmenin, bir kalkışmanın temel sorunlarından birisi, belki de en önemlisi, bir kalkışmanın her anlamda doğru olup olmamasından önce nereden ve nereye doğru yapıldığı, sözünü nereye götürmek istediğidir."
Yazdıklarımın defterlerde eskimesinde sıkıldım. Bakarsın kullanıveririm bir yerlerde. Hem baksanıza kardesimin de hosuna gitmis olmalı ki o da üzerinden gecmis.

Cuma, Eylül 30, 2005

Kehle

Baska bir yerden alintidir:

"olacak bir kisinin bahti kavi,
talihi yar kehlesi dahi
mahallinde anin ise yarar."

rüstem pasa'nin donunda tesbit edilince pasanin talihini döndüren hasere. zira kanuni kizi mihrimah sultan'i rüstem pasa ile evlendirmek istediginde "pasa cüzzamlidir" deyu bir söylenti çikmis. o sirada diyarbakir'da imis pasa. artik beylerbeyi mi vali mi ne. tiz elden bir tabip gönderilmis diyari bekr'e. pasanin donunu inceleyen tabip vermis müjdeyi payitahta, "müsterih olunuz. donunda kehle vardir. cüzzam degüldür" inanisa göre cüzzamli adamda bit barinmazmis çünkü.

pasa için yazilan bir gazelde ise "olacak bir kisinin bahti kavi, talihi yar kehlesi dahi mahallinde anin ise yarar!" denilmistir. yani eger kisinin talihi iyiyse biti bile yerinde ise yarar.

Çarşamba, Eylül 21, 2005

H.C Andersen

"Çirkin Ördek Yavrusu", "Küçük Denizkızı", "Kar Kraliçesi", "Kibritçi Kız" gibi çocukluğumuzun çok sevdiğimiz masallarının yaratıcısı Hans Christian Andersen'in (1805-1875) doğumunun 200. yıldönümü bu yıl. Yarattığı büyülü atmosfer, kullandığı metafor ve psikolojik unsurlar, farklı türden kahramanları ve hüzünlü sonlarıyla masallara getirdiği farklı soluk onun evrensel bir yazar olarak tanınmasına neden olmuştu. Ülkesi Danimarka'nin yazın dünyasına Kierkegaard' la birlikte en güzide armağanlarından biri olan Andersen aslında sadece masallarıyla değil roman, şiir, tiyatro metinleri ve gezi kitaplarıyla da biliniyor.
Çirkin bir Ordek Yavrusu
Bütün dünyanın masallarıyla tanıdığı Andersen kendini hiç bir zaman basit bir masal yazarı olarak görmedi. Diğer yazın türlerindeki kitapları ise dönemi içersinde edebiyat çevrelerinde dikkat çekse ve başka dillere çevrilse de ona istediği ünü ve başarıyı getirmedi. "’Şair Andersen Beyefendi, Şair Bey, siparişleriniz en kısa zamanda Hamburg'dan getirteceğim.' dedi bana bugün terzim. Şu sıradan hayatta bana verilecek en güzel isim bu." diyordu Andersen, 1836 yılında, henüz 31 yaşındayken yazdığı mektupta. O zamana kadar sadece şiir değil, tiyatro oyunları, gezi kitapları, opera metinleri, çok sevdiği İtalya üzerine bir roman, "gelecek nesilleri kazanmak amacıyla" yazılmış "Çocuklara Masallar" adında iki masal kitapçığı yayınlanmıştı. Yakın arkadaşlarından elektromanyetizmin babası fizikçi ve felsefeci Ørsted ona yazdığı bir mektupta söyle diyordu: " Yazdığın romanlar seni ünlü yapacaksa da, masalların seni ölümsüzleştirecek". Bu sözleri dikkate almadı o zamanlar Andersen çünkü roman yazmak, çocuk hikayeleri yazmaktan çok daha ciddi, modern ve saygı uyandıran bir uğraşti önün için. " Danimarka'nin ilk romancısı olacağım" diyordu başka bir mektubunda. " Eğer İngiliz veya Fransız olsaydım bütün dünya adımı çoktan duymuş olurdu. ama şimdi ben ve şarkılarım birlikte soluyoruz, bu uzak ve köhne Danimarka’da." Ne var ki bütün dünyanın adını duyması ve İncilden sonra yapıtları en çok çevrilen yazar olma onuruna o pek de önemsemediği masalları sayesinde ulaştı.
Hayatına dikkatlı bir bakış başarısının ardında yatan trajik gerçeği, masallarında ve diğer çalışmalarında kendi yaşamının resmedilisini açığa çıkarır. Andersen fakir bir ayakkabıcının oğlu olarak toplumun en alt tabakasından geliyordu. 11 yaşındayken babasını kaybettikten sonra da kah terzi olarak kah fabrikalarda işçi olarak çalışmıştı. Proleter kökeni daha sonra bütün hayatını etkileyecektir.
Genel anlamda Andersen, hem insan hem de yazar olarak sürekli değişen ve gelişen fakat aynı zamanda kendisiyle sürekli bir diyalog ve kavga içerisinde olan birisiydi. Biyografisinin yazarlarından Johan de Mylius'a (2005) göre sosyal yükselişi, masallarında, romanlarında ve oyunlarında hem daha yeni ve çağdaş bir kimlik arayışındaki üretkenliğinin hem de sürekli ve sonu gelmez travmalarının kaynağı olarak ona dolaylı veya doğrudan bir motif oluşturmuştu. İki şehir çok önemliydi hayatında: Odense ve Kopenhag. Fakir bir çocukluk yaşadığı Odense hayatının daha sonraki dönemlerindeki edebi yönelimleri belirleyen izlenim ve tecrübelerini edindiği şehirdi. Andersen gençliğinin otobiyografisi olan kitabında (Levedsbogen -1926 yılında öldükten sonra yayınlandı-) Odense’deki yaşamı eskinin gelenekleri ve batıl inançlarını koruduğu ve böylece önün hayal dünyasına renkli bir katkı sağladığı bir şehir olarak tanıtır. Daha da önemlisi ise toplumun en alt katmanlarından gelen birisi olarak edindiği rahatsız edici sosyal tecrübeler, sosyal mirasını reddederek fakirlik zincirini kırmak ve kendinde farkına vardığı sanatsal potansiyele ulaşmak için harekete geçişini sağlaması açısından da önemliydi.
Andersen’in hayatındaki yönelimlerin ve Kopenhag’a gitmesinin en önemli nedeni ise başkent dışında ülkede tiyatro bulunan tek şehrin Odense olmasıydı. Çocukluk ve ilk gençlik yıllarında Odense’de tiyatroyla her zaman etkileşim içinde olmuştu, bu da Andersen’in hayallerini ve arzularını yerine getirmesi için sağlam bir taban oluşturuyordu. 14 yaşındayken evini terketti ve Kopenhag’da onu beklediğini düşündüğü tiyatro dünyasında geleceğini aramak için yola koyuldu. Kopenhag’daki ilk yıllarında tiyatronun renkli dünyasında herhangi bir yer edinmek için uğraşti durdu. Baletlik, aktörlük veya şarkıcılık denemeleri boşa çıktı. En sonunda oyun yazarlığında karar kıldı; bu da onda gördüğü hamurun yoğrulması ve okula gönderilmesi için ona burs sağlayan yönetmenlerden birisi sayesinde oldu. Her ne kadar şansı performans sanatçısı olarak yaver gitmese de Andersen hayatının sonuna kadar tiyatroyla ilişkisini sürdürdü; gerek oyun yazarı olarak, gerek tercüman veya farklı dillerdeki oyunların uyarlanmasında. Ne var ki, Kopenhag’daki hayatı sefildi, ekonomik açıdan başkalarına bağlı olarak yaşıyor, iki aileden sürekli yardım alıyordu. Günlüğünde bahsettiği gibi parasızlıkla geçen bu yıllar boyunca edindiği acı tecrübeler onu alsa terketmiyecektir. Geçmişinden kopuşu, kendindeki potansiyelin farkına varısıyla birlikte fakirlikten kaçmak için verdiği mücadele temel bir kişilik sorunu olmuştur onun için. Kim olduğu, nereye ait olduğu, onu kimin kabul edeceği soruları kafasını kurculuyordur. İşte böyle bir güç ona "Çirkin Ördek Yavrusu" (1843) masalını yazmasını sağlamıştı. Gerçek kişiliğini bulana kadar itilip kakılan çirkin bir ördek yavrusuydu kendisi de. Her zaman bir kuğuydu ama asla farkına varılmamıştı, her zaman gözardı edilmiş, itilip kakılmıştı.
Kopenhag’da farklı çevrelerde bulundu; hem burjuva hem de proleter ortamlara girdi. Odense’yi ve kendisine sunulan kaderi reddedip sanatı seçen Andersen’in önünde tek bir seçenek vardı: ayağa kalkmak ve devam etmek. Bir dünyayı terkedip diğer yüksek dünyada henüz kabul edilmemiş olmanın verdiği ıstırap ve aşağılanma duygusu iste tam bu noktada karşısına çıkıyordu. ”Küçük Denizkızı” (1837) masalini, aşık olduğu prensi için hayatı pahasına insan olan ama sevgisini söyleyemediği için kalbi buruk bir şekilde hayata veda eden deniz kızının hikayesini, bu duygularla yazdı. Her yine de Slagelse ve Helsingør’daki okul yılları proleter Andersen’e Danimarka'daki mutlak monarşinin son zamanlarındaki ”Altın Çağı”nda burjuva çevrelere girmesini sağlayan gerekli kültür ve eğitimi almasını sağladı. Andersen'in çalışmaları realizmin yeni yeni kök salmaya ve modern dünya görüşü insan anlayısını etkilemeye başladığı yıllarda ortaya çıkmıştı, sosyal anlamda bir yabancı olarak edindiği düşünce yapısı onu diğer çağdaş Danimarkalı yazarlardan daha modern ve ilerici yapmıştı.
Asla bir yerleşik hayatı olmadı, hiç bir zaman bir yere bağlanmadı, hep değişim içindeydi. Ne bir ailesi oldu, ne de bir evi. Otellerde, yurtlarda ve malikanelerde misafir olarak kaldı. Hep gezdi, hayatının 9 yılını dünyayı gezerek geçirdi. Victor Hugo, Heinrich Heine, Balzac, Alexandre Dumas ve Charles Dickens'la tanıştı. Ününe ve ölümsüzlüğüne karşın ödediği bedel yalnızlıktı. Ölüm hikayelerinde her zaman ana bir rol oynamıştı. "Her hikayenin bir sonu vardır" demişti bir yılbaşı ağacının hikayesini anlattığı masalında. Öldüğünde arkada, o çok ünlü masallarının yanısıra 1000’den fazla şiir, 5 gezi kitabı, 6 roman ve 30’a yakın opera metni ve oyun bırakmıştı.

Pazar, Eylül 18, 2005

Kyoto Protokolu bizi kurtarir mi? [2]

Gercekte emisyon (salinim) ticareti sayesinde yaratilan karbon pazari gelismekte olan ulkeler icin yeni bir somuru aracindan baska bir sey degildir. Emisyon ticaretinin kurallarini belirleyenin Dunya Bankasi olmasi da bu iddiayi guclendirmektedir. Karbon havuzu projelerınin ormanlar ve dıger ekosistemler uzerındeki etkisini gözlemleyen bir sivil toplum kurlulsu olan SinksWatch,un web sitesine gore, Kyoto Protokolu, gelismis ulkelere her yil kucuk bir azgelismis ulke topragi kadar alanda Temiz Kalkinma Mekanizmasi adi altinda karbon kredisi kullanimina olanak tanimakta.(sinkswatch) Yine, internetten yayin yapan CDM Watch web sitesine gore de, yurutulmekte olan Temiz Kalkinma Mekanizmasi projelerinin yoksul ulkelerin ve yoksul halklarin yararindan cok, biraz daha zengin addedilen gelismekte olan ulkeler uzerinde yogunlastigi, surdulebilir kalkinma veya yoksullugu azaltacak projelerde degil; daha cok kimyasal tesislerden, komur madenlerinden veya toprak dolgulari projelerinden dolayi aciga cikan gazlarin azaltilmasi islerine yoneldigi iddia edilmektedir.
Yerel seviyede bu kullanimlar ise yerel halkin yerinden yurdundan olmasina, topraklarinin kullaniminin engellenmesine, yiyecek kaynaklarinin kisitlanmasina neden olacak sonuclar dogurmaktadir. Dunya Bankasi tarafindan desteklenen Plantar S.A. Reflorestamentos sirketinin projesi kapsaminda Brezilya'nin Minas Gerais eyaleti kirsal kesimindeki okaliptus plantasyonu bu mekanizmanin nasil yerel halki etkilediginin guzel bir ornegidir. Sonucta okaliptus plantasyonunu destekleyen gelismis ulke sirketleri atmosferi biraz daha kirletmek icin biraz daha hak sahibi olurken bunu doguracagi sonuclari ise dusunmek lüx kacabiliyor. Okaliptusun biyolojik cesitlilige darbe vuran tek kulturlu bir ekolojik sistemi yaratacak olmasini, okaliptusun cok su isteyen bir bitki turu oldugu icin su tablasini dusurerek halkin su kaynaklarini yoketmesini, plantasyon sirasinda kullanilan tarimsal ilaclardan dogan kirlenmeyi dusunmek karbon pazarindan gelecek dolarlari dusunmekten biraz daha siradan bir is olarak gozuktugu de ortada. Bir de bunlarin ustune halkin plantasyon alani olarak belirlenen topraklardan surulmesi de cabasi. Plantar'in “devolutas” adi verilen sahipsiz ama yasal olarak uzerindeki koylulere ait olan topraklari devletten satin alarak gasp ettigi, koyluleri yillardir uzerinde yasadiklari topraklardan surdugu, yeni ekilen okaliptus agaclarini tozdan koruma amaciyla yerel halkin kullandigi yolun yerine daha uzun baska bir yolu kullanmaya zorlandigi, plantasyon icin kullandigi iscileri de kole kosullarinda calistirdigi Brezilyali sivil toplum orgutlerini hazirladigi raporlarda mevcut. Ayni sekilde, bir Norvec sirketinin Uganda'daki projeleri icin 13 koyde toplam 8000 kisinin evlerinden surulmesi buna da baska bir ornek. Balikcilik yaparak yasiyan Brezilyali koylulerin tarimsal ilac kullanimi sonucunda kirlenen su kaynaklarinda yasayan baliklarin olmesi sonucunda acliga biraz daha mahkum olmalari da yine Dunya Bankasindaki ilgilelerin ilgisini cekmemis olmali ki plantasyon alanlarinin buyuklugunun daha arttirilarak 23400 hektara cikartilmasinda sakinca gormemekteler.
Peki, cozum nedir veya alternatifler neler olabilir? Daha sonra..

Cumartesi, Eylül 17, 2005

Kyoto Protokolu bizi kurtarir mi? [1]

ABD'nin New Orleans sehrindeki buyuk kasirga felaketinden sonra, dogrudan ilgisi bulunmasa da, dunya iklimindeki degisikliklerin etkisinin biraz daha belirgin bir sekilde arttigi soylenebilir. Felaket sonrasi, Kyoto Protokolu'nu imzalamayan ABD'nin, iklim degisikliklerinin yaratacagi potansiyel sonuclari biraz daha ciddi bir sekilde dusunmesi gerektigine dair gerek sivil toplum kuruluslari ve bilimsel kuruluslar tarafindan gerek de hukumetler duzeyinde cesitli aciklamalar yapildi. Bunlardan en ilginci dis politikasini neredeyse ABD gudumunde olusturan Ingiltere'nin basbakan yardimcisi Prescott'un Katrina ile Kyoto prokolu arasinda dogrudan bir iliski kurarak ABD'nin protokolu imzalamamasini elestirmesi oldu. Tabii bunda meydana gelebilecek iklim degisikliklerinin en büyük müzdariplerinin ada devletler olacagının da etkisi büyük. Herseyden once ise siradan halkin gozunde cevresel konulardaki duyarliliklar, biraz da ilerde meydana gelebilecek yeni dogal felaketlerin korkusuyla, daha fazla mesruiyet kazandi. Olan biteni anlama yetisinden uzak ABD baskani W. Bush'un deyimiyle yeni "fesat" kaynaginin iklim degisiklikleri sonucunda dogacak felaketler olabilecegi de daha yuksek sesle telaffuz edilmeye baslandi.
Kyoto protokolu, malumunuz sera etkisi yaratan gazlarin saliniminda belirli bir sure icerisinde belirli olculerde indirime gidilmesi konusunda belirli bir eylem planidir. Bu protokolde belirsiz olan ise bu isin nasil yapilacagina dair prosedurler, pek fazla bilinmeyen ise Kyoto protolukunun mekanizmalaridir.
Genel kabul gormus dusunceye gore Kyoto protokolu gelecegimizi kurtaracak formulu iceren panzehirdir. Evet, dogrudur: dunya da sera gazi etkisi yaratan gazlarin, ve ozellikle de karbondioksidin (karbonun degil), salinimi normalin kat kat ustundedir. Bu sekilde giderse de bilimsel modellemelerin gosterdigi gibi iklim degisikleri yasanmasi sonucunda da ileride oldukca ciddi problemlerle karsilasilacaktir. Kyoto Protokolu bu anlamda ileriye dogru atilmis iyi niyetli bir adim olsa da protokelle hedeflenen sera gazi salinimlari duvara karsi bodoslama 150 kilometre hizla giden bir arabanin hizini 130 kilometreye dusurmesı olarak degerlendırilebilir.
Tum bunlarla birlikte protokolun nasil yurutulecegine iliskin uluslararasi mekanizmalar isin rengini kacirmaktadir. Bu mekanizmalardan ilki emisyon (veya karbon) ticaretidir. Protokole gore, "kirletici" olarak adlandirilan butun ulkelere 1990 yili salinim seviyelerine binanen emisyon kredisi verilmistir, ve bu krediler ulkeler icindeki cesitli endustrilere yaptiklari kirletim miktarlarina gore (en cok kirletene daha cok kredi) dagitilmistir. Bu mekanizma sayesinde, limit emisyonunu gecen, yani atmosfere salabileceginden daha fazla salinim yapan bir firma, gidip atil durumda olan, yeteri kadar salinim yap(a)mayan baska bir firmadan parasini odeyerek emisyon kredisi alabilir. Yani atmosfere yapilan salinimda bir azalma yoktur ama bu mekanizma sayesinde atil olan firma "hava"dan para kazanmaktadir. Boylece endustri carki donmekte, cevresel nedenlerden oturu uretim durmamaktadir. Ikinci makenizma, temiz kalkinma mekanizmasidir. Bu mekanizmaya gore, yine limitinden cok salinim yapan bir firma, emisyonunu dusurmek yerine gidip gelismekte olan ulkelerden birindeki cevresel bir projeye katkida bulunabilir. Boylece yaptigi bu katkidan dolayi da yeni emisyon kredileri kazanir. Firma, atmosfere gonderdigi salinimda azalma olmamasina ragmen kendini iyi hissetmekte, neden oldugu kirlilikten dogabilecek sucluluk duygusu ise birazcik olsa azalmaktadir, ne de olsa cevresel bir projeye katkida bulunmustur. Ucuncu mekanizma, ortak uygulama mekanizmasidir. Bu mekanizma bir onceki mekanizmanin aynisidir, ama firmamiz gidip de gelismekte olan ulkeyle ugrasmasin, zengin ulkeler kendi aralarinda paslassin, harcanacak para da birbirlerine kalsin diye (miras aile icinde kalsin misali) gelismis ulkeler arasindaki projeler icin uygulanmaktadir. Kisacasi, protokolun nasil yurtulecegi konusunda oncelikli dusuncenin cevresel degil ekonomik oldugu ve bu protokolun gozuktugu kadar da masum olmadigi sonucu ortaya cikmaktadir. Ozellikle, herseyi bir kar mekanizmasi olarak goren kapitalist toplumlarda da bunun tam tersini dusunmenin biraz safdillik olacagi de asikar.
Peki bu mekanizmalarin uygulamalari nasil yapilmaktadir ve kazanilan emisyon kredileri nasil hesaplanmaktadir? Iste bu sorularin cevabini yine kirleticiler vermektedir. Kazanilan emisyon kredisi, proje olmadan onceki potansiyel emisyonun, firmanin cevresel projeye yaptigi katkidan sonraki emisyon arasindaki fark olarak hesaplanmaktadir. Pek tabii ki bu hesabi yapan firma, proje oncesi emisyonu oldugundan cok daha fazla gosterme olanagina ve de boylelikle bir tasla uc kus vurma hakkina sahip olmaktadir. Soyle ki, firma, gosterdigi buyuk emisyon farkiyla havadan kredi kazanmaktadir; sonrasinda bu krediyi daha cok kirletmek icin kullanma hakkina sahiptir ya da bu krediyi baska bir firmaya satarak para kazanmaktadir. Sonucta olmayan bir azaltim sayesinde daha cok kirletme veya kirlettirme hakkini bulabilmektedir. Pek tabii sirketin kasasini da doldurarak.

Carpici ornekler.. Azzzz sonraa...

Çarşamba, Eylül 14, 2005

Beyaz Mantolu Adam

Beyaz Mantolu Adam Oguz Atay'in "Korkuyu Beklerken" adli oyku kitabinin ilk hikayesi. Oldukca yalin ve akici bir dille yazilmis, bana nedense Bartelby'yi cagristiran guzel bir hikaye. Belki de biraz da Oblomovluk var kahramanimizda. Nihilizmin doruklarinda gezen bir oyku, hos tatlar birakiyor. Neyse, konumuz oyku elestirisi degil. Konumuz bu oykudeki kahramanimizin ayni zamanda Cem Akas'in "Olgunluk Cagi Uclemesi"nin (Baligin Esir Dustugu Yer, Sonmemis Kirec ve Oyun Imparatorlugu) adli kitaplarinda da rol aliyor olmasi. Ayni zamanda kisa filmi de cekilmis. (gereksiz bilgi)
Aslinda fikir cok guzel. Nereden estigin hatirlamiyorum, ama sanirim Auster'in Leviathaninda geciyordu ve romanin kahramanlarindan Benjamin Sachs'in yazdigi iddia edilen kurgu romanin tasvirinden esinlendim. Olay su: Yazacagin romanin kahramanlari, olaylari, olay orgulerini gercekmiscesine bu dunyada oldugunu kabul ettigin bir roman yazmak. Yani roman kahramanlarinin (kurgu kahramanlarin) gercekmiscesine, veya baska yazarlardan "caldigin" (hadi odunc aldigin diyelim) kahramanlarin senin romanlarinda arz-i endam etmesi. Butun karekteristik ozelliklerinin senin elinde tekrar yazilmasi. Hos oyunlar barindiran bir roman haline gelebilir sonucta. Terry Eagleton'un "Azizler ve Alimler" kitabi buna kismi bir ornek. Ludwig Wittgenstein, Nikolay Bahtin ve James Connolly ve Joyce'un Ulysses romanından kaçıp gelen Leopold Bloom bir araya geldigi bu romanda gercek kisiler ve bir roman kahramanimiz bulusuyor. Eagleton da bazi "derin mevzulari" bu kahramanlara tartistirir. Benim dusuncem ise biraz daha olaylarin da gercek olay haline gelebilmesi, roman kahramanlarinin karakteristik ozelliklerini koruyarak gerekirse de romana maydanoz olabilmesi.
Tabii ki bu post-modern roman teknigi olarak kullanilmistir, bildigim ornek yok ama du bakalim.

Çarşamba, Eylül 07, 2005

6-7 Eylul olaylari

Ntv'den bir haber:
"Tarih Vakfı tarafından düzenlenen “50. Yılında 6-7 Eylül olayları” fotoğraf sergisi, kendilerini ‘Türk Mücadele Birliği’ olarak adlandıran bir grubun saldırısına uğradı.
Yaklaşık 10 kişiden oluşan gruptakiler slogan atarak bastıkları sergi alanında fotoğraflara önce yumurta fırlattılar, ardından da yerlerinden söktüler. Sergide 1955 yılında azınlıkları hedef alan yağma olaylarını araştıran ve yargılayan mahkemenin başhakimi Fahri Çoker’in arşivi gün ışığına çıkarılıyor."
Nato kafa nato mermer.
Sen adamlarin uzerine yalan haberlerle kiskirttigin yagma taburlarini gonder, kes bic, mahver, Istanbul'u Istanbul yapan herseyi bir gecede "Turklestirmek" adina cop haline getir, senin atalarindan yuzyillar onceden beri bu sehirde yasayan insanlari kov, katlet, korkut, sehri alt ust et, sonra da 50 yil sonrasinin sergisindeki fotograflara bile tahammul edememe. Azgin kafatasciligini sonu nereye kadar varacak bakalim? Kitaplarin bir meydanda toplanip yakilacagi gunler de yakindir.
Eh, ona da kilif bulunur, bolucu veya yikici dersiniz, sonra da medyadaki dostlariniz sizleri alkislar, canak tutar. Tarihe gececek basliklarla cikar gazeteleriniz. Evet, kara bir leke olacak basliklar.
Sirada ne olabilir diye cok fazla dusunmeye gerek yok. Iste Kurtler, ne gune duruyorlar, Aksam gazetesinde Sedat Peker'i "salonda cok seven" G. Komurcu ve gecirdigi kaza sonrasi kafayi yiyen Serdar Turgut'un surekli uzerine gittigi uzere sermaye onlarda (tipki azinlarda oldugu gibi), ulkeyi yikacak faaliyetlerde bulunuyorlar, televizyon, anadilde egitim istiyorlar, (evet azinliklarda farkli dinlerdeydiler, farkli kulturleri, okullari ve dilleri vardi). Benzerlikler ne kaddar da yakin.

Cumartesi, Eylül 03, 2005

Katrina

Sen neymissin be Katrina?
Tam da kovboy filmlerindeki gibi. Goruntu var ama arkasi bos. Amerikan ruyasi dedikleri sey buymus meger. Sen tut Irak'a "demokrasi" goturmek icin bilmem kac milyar dolarini harca, ama kendi eyaletindeki kasirgaya mudahale edecek gucun bile olmasin. Insanlar evsiz kalsin, sevk icin gerekli isler yapilmasin, yolladigin yardim yerine ulasmasin, yagma olaylari baslasin, insanlarin selden kacip siginacaklari tek bir yer bile ayarlanmasin, siginilan stadyumda altyapi iflas etsin, insanlar salgin hastalikla burun buruna gelsin. Hurriyet gazetesindeki habere gore durum "3. Dunya ulkesi manzarasi"na benziyormus. 1.3 milyon kisi evsiz kalirken, bu rakamin 400 bini cocukmus. Kac kisini oldugu de tam olarak bilinmiyormus. New Orleans'in (ya da Franszilarin deyimiyle La Nouvelle-Orléans) belki de hic bir zaman eskisi gibi olamiyacagi soyleniyormus.
Bu gece CNN'deki haberleri seyrederken, sehirle ilgili istatistiklerden de bahsedildi. Sehirdeki 10 cocuktan 3'u yoksulluk seviyesinin altinda yasiyormus, halkin %60'dan cogu siyahi, sadece %27'si beyaz, ve %40'inin egitim seviyesi lise mezunu veya alti. Bu durum ABD'deki esitsizligin geldigi noktayi gosteriyor, cunku New Orleans'ta da kasirgadan en cok etkilenenler, en cok zarar gorenler, hep siyahiler, azinliklar, fakirler. Butun bunlarin gun yuzune cikmasi, aslinda Amerikan ruyasinin herkes icin ruya olmadigi, bazilari icin kabus haline gelebildigini gosteriyor.
(Devam edecek)(Belki:))

Cuma, Eylül 02, 2005

Leviathan

Paul Auster'in Leviathan kitabini gecen hafta bitirmistim, su an baska bir kitap okuyorum, ama kitabi kutuphaneye vermeden once hakkinda birkac biraz yazmak istedim. Auster'i seviyorum, kolay okunan bir yazar. Benim gibi okudugu veya gordugu detaylari kacirmayi sevmeyen birisi icin Ingilizce roman okumak, Ingilizcemin kotu olmasindan kaynaklanmasa da, bir sorun olagelmisti. Sonucta, kitapta elimde olmadan bilmedigim kelimeler olacakti, bu da beni rahatsiz edecekti diye dusunmusumdur hep. O yuzden cekinerek basladigim Ingilizce kitap okuma olayina Auster'in kitaplariyla hiz kazandirdim. Danimarka'da bayagi bir kitabini okudum. Bu da sonuncusuydu.

Auster, guzel yaziyor, kurmaca dunyalara insanlari cekmekte zorlanmiyor asla. Hikayeleri, kendi yasadigi cevreden oldukca etkilenmis oldugunu gosteriyor. Bu ise onu, tipik bir sehir yazari (New York) haline getirmekten oteye tasimiyor ne yazik ki. Sayesinde Manhattan adasini, Brooklyn'i sokaklarina kadar ogrendiginizi hissettiginiz bir Amerikan evreni buluyorsunuz. Ama bu da beni itiyor gercegi soylemek gerekirse, cunku karsiniza butun siradan kaliplariyla bir yazar cikariyor. Amerika kitasini butun dunya olarak goren, kendi yaptiklari herseyin en dogrusu, mukemmeli, en yenisi, oldugunu zannneden bir basmakaliplik bu bahsettigim. Auster de bundan muzdarip, dunyayi bilmiyor, politik roman yazacagi zaman da yine bu kisirdongu icerisinde kisilip kaliyor.
Leviathan da gecen oykude bu kisirdongunun bir sonucu. Leviathan'a politik bir roman demek haksizlik olur gerci. Icerisinde polisiye de psikolojik ogeler de barindiran, surukleyici, dikkat cekici bazi detaylara sahip (ornegin Guney eyaletlerinin baskanin esinin, unlu bir zenci politikaci ve anarist Alexander Berkmanla bir tesaduf eseri bulusmasini anltildigi) ama politik kimligin bir arac olarak kullanildigi (roman kahramanlarinda Benjamin Sachs kisiliginde), bazi anarsist kisiklerin cerez niyetine sunuldugu bir roman. Ama dunyayi anlamak konusunda yine Americanism'in ucubelerini sunan bir roman. Cunku guya ozgurluk heykeli butun ozgurluk hareketlerinin simgesiymis, guya butun dunyaya aitmis, ("[The Statue] stood for an idea that belonged to everyone, to everyone in the world..." Cin'de 1989 yilindaki baskaldirmada ogrenciler bu heykeli tasiyormus da. Sachs'in "The Phantom of Liberty" takma adiyla yaptigi bu bombalamalar ise aslinda tamaiyla kendi ozgurlugunu arayan bir insanin sonucu kestirilebilir bir eylemi olarak gorulmeli.
Kitabi okurken Benjamin Sachs'in Unabomber oldugunu dusunmekten kendiniz alamiyorsunuz. Sonucta ortada cok fazla benzerlik var. Sachs, oldukca basarili, gelecegi olan bir yazarken (nasil Kaczynski matematik profesoruyse), birden basina gelen bir olay sonucunda ulkedeki degisik sehirlerdeki Ozgurluk heykellerinin kopyalarini patlatarak (nasil Kaczynski etrafa bombali paketler gonderiyorsa) , insanlari dusunmeye zorlamaya, degistirmeye calisiyor. Basa gelen tesadufler, beklenmedik olaylar, hikayeyi (ve tabiiki yasami) degistiren en onemli oge olarak sunuluyor.

Perşembe, Eylül 01, 2005

Smørrebrød

Kelime anlamiyla yagli ekmek. Aslinda Danimarka sandvici de denilebilir. Yapmak cok basit, adindan anlasilabilcegi gibi. Tek bir dilim cavdar ekmegi, yag ve uzerine sizin tercihiniz ne varsa. Ama genellikle peynir, salam, balik, et oluyor. Yaninda da havuc yiyorsunuz, evde soymus oldugunuz, yenmeye hazir. Katir katir. Hepsi hazir zaten madpakke'nin icinde. Yani yemek kutusu, yemeginizi koyup getirdiginiz kutu. Zaten Danimarkalilar ogle yemeginde kafteryaya gitmiyorlar. Hazirladiklari bu sandvicleri yiyorlar. Aliskanlik bence. Sonucta parasizliktan olmadigi kesin. Zaten kafeteryada yemek yiyenler genelde hep yabanci ogrenciler oluyor. Danimarkali goruyorsaniz yaninda getirdigi madpakkesini cikarmis yiyordur, muhabbete gelmistir. Benim anlamadigim ise bu sure sonra Danimarkalilasan yabancilar da ayni seye basliyorlar. Ben baslayamadim; gerci yemekler dusunulebileceginizden de kotu, butun ise yaramaz ahcilari Danimarkaya toplamislar. Ama ne yapalim diyorsunuz, yemek kotuyse, siz de gidip smørrebrød aliyorsunuz, kaziklandiginiz bile bile.