Felsefe, çevre, politika, futbol, mutlaka ama mutlaka sinema. Biraz ondan, biraz bundan, canı istedikçe çıkan blog. Hayata dair ama tabii ki bana ait. Evet, isyan!

Pazartesi, Nisan 13, 2009

kendime notlardan

Godard. Film: Parodi. Lumiere kardeşler. Asker trenin gara girişi sahnesini hatırlatırcasına korkuyor. Asker banyo yapan çıplak kadını görmek için ekranın sağına, soluna bakınıyor, kuvetin içine bakmak isterken perdeyi yırtıyor geçiyor.
Godard. Aynı film. Gerçek: Tüm dünyayı dolaşan askerler talan ettikleri ülkelerden zengin olarak dönüyorlar. Ama nasıl zenginlik? Gittikleri ülkelerin karpostallarını getiriyorlar. Farklı ülkeler, şehirler, anıtlar, kategoriler.
Woody Allen. Film: Mizah. Muz cumhuriyeti. Sakalım yok ki beni dinleyesin.
Woody Allen. Farklı film: Malcolm McLuhan.

Çarşamba, Mart 18, 2009

ben çocukken

ben çocukken
kıpkırmızı bir elmayken,
kuralsız ve kutsanmış
en güzel şarkılarımı söyledim
.

set the controls...

Bu şarkı bu dünyaya ait değil. Yıllardır dinlememiştim.

Küllerinden doğan Pompei. Pompei'den yükselen ses:

Perşembe, Şubat 26, 2009

sanat ve sinema II

Sanattan beklediğimiz ne olmalı sorusuna verebileceğimiz cevaplardan bir tanesi de sanat eserinden aldığımız zevk veya keyif olarak verilebilir. Hume gibi filozoflar sanat ve zevki doğrudan birbirleriyle ilişkilendirmişler, sanat hakkındaki önemli şeyin hoşluğu ve ondan aldığımız zevk olduğunu ve bunun bizim duygularımzla ilgili bir şey olduğunu söylemişlerdir. Hume, estetik tercihlerin sanat eserini gözlemleyinin beğenisine bağlı olduğunu, bakılan nesne hakkındaki ifadelere ait olmadığını ileri sürmüştür. Yani sanatı sanat yapanın insanların ortak beğenisinin, "standart beğeniye" doğru kayışı olduğunu iddia etmiştir.

Ne var ki, sanatla ve keyif arasındaki bu doğrudan güçlü bağı savunabilmek zaman geçtikçe imkansız hale gelmiştir. Sanat eserlerinin tekniğin olanaklarıyla da yeniden üretimi, popüler ürünlerin sayısının artmasına ve insanların bu ürünlere yoğun ilgi göstermesine neden olmuştur. Recep İvedik gibi filmlerin de insanların zevk veya keyif aldıkları bir araç olarak sanatsal olduğunu düşündürür hale getirmiştir.

sanat ve sinema

Recep İvedik filmleri serisinin (şimdilikk iki tane) getirdiği önemli tartışma konularından bir tanesi de filmlerin ne kadar sanatasal olduğu üzerineydi. "Anti-entellektüellerin" baştacı olarak da gösterilen ilk film sonuçta gişe de çok başarılı olmuş, 4 milyona ulaşan seyirci sayesinde rekor kırımıştı. İkincisinin aynı rakamlara ulaşması şaşırtıcı olmayacak. Bir tarafta Cannes'da en iyi yönetmen ödülü alan N. B. Ceylan'nın filmi 15 bine, yılın en iyi filmlerinden Sonbahar hala 5 rakamlı haneli rakamlara ulaşamazken, tartışmak istediğim klişe bir şekilde neden bazı filmlerin tercih ediliyor oluşu ve diğerinin tercih edilmiyor oluşu değil. Recep İvedik filmlerinin ciddi seyirci sayıları, yönetmeninin filmini sanatsal olarak görmeye başlamasına kadar götürmesi.
Ben her iki filmi de seyretmedim ama sanatsal bir filmin nasıl olması gerektiği üzerine kafa yormanın da sanatsal filmin modernist kodlarının açığa çıkarılmasıyla değil, bu filmlerin hangi sanatsal-tarihsel yanılgılar sonucu reddedediliyor olmasıyla ilgili. Bunun için sanatın (veya güzel sanatların) kendine özgün yapısını da tartışmak gerekecek.

Perşembe, Ocak 29, 2009

2008'in filmleri

Artık gelenekselleşmiş yılın filmleri listesini yayınlama zamanı geldi de geçiyor. Neredeyse hepsi 2007 yılında çekilmiş olmasına rağmen burada ancak 2008 yılı içerisinde seyretme şansı bulabildiğim filmlerin de olduğu listede geçen yıl olduğu gibi bir sıralama yapmayı gereksiz görüyorum. Zira, filmlerin her birinde sevdiğim özellikler farklılık gösteriyor ve bu özellikleri birbirinden ayırmak yerine birarada tutmak daha mantıklı. İşte aşağıda bu senenin sıralama-gerektirmeden-iyi-olan-ve-hep-iyi-kalacak-filmleri listesi:

Kan Dökülecek - Upton Sinclair’in “Oil!” adlı romanından uyarlanan film Paul Thomas Anderson'un en başarılı filmlerinden
İhtiyarlara Yer Yok - Coen Kardeşlerin bir ciddi, bir muzip filmleri serisinden ciddi ve başarılı olanı
4 Ay, 3 Hafta, 2 Gün - Diğerleri gibi 2007 yapımı olup 2008'de seyredebildiğim Rumen filmi
Paranoid Park - Gus Van Sant'ın gittikçe artan kalitesi
Kırmızı Balonun Yolculuğu - Hou Hsiao-Hsien'ın ilk Fransızca filmi
Alexandra - Minimalist başyapıt
Gomorra - Gerçekçiliği çarpan
Tanrının Vadisinde - Irak savaşı karşıtı bir Amerikan filmi
RedactedTürkiye'de neredeyse hiç ama hiç üzerinde durulmayan bir Brian De Palma filmi. Kesinlikle yılın en başarılarından.
Into the Wıld Konusu hoş.

Eküriler
Vicky Christina Barcelona
9.90
Kara Şovalye
Fidel'in yüzünden


Yerliler
Süt
Sonbahar
Gitmek
3 Maymun
Tatil Kitabı

Salı, Aralık 16, 2008

tarz mı, konu mu?

Konu.
Tarz.
Sinemada yenigerçekçilik akımı, herşeyden önce Bazin'in deyişiyle"gerçek devrimin deyiş [style] alanından çok konu alanında olduğu, sinemanın bir şey söyleme tarzından çok dünyaya bir şey söylemesinden ortaya çıktığı sonucuna" varılmasıyla yakından ilgilidir. Yani konu, tarzdan önce gelmektedir.
Sinemaya gittiğimizde önce filmin konusunu çözmeye çalışırız. Başka da şansımız yoktur. Zira, ilk defa gördüğümüz bir filmde neler olduğunu, hangi karakterin "iyi", hangisini "kötü", neden filmdeki olayların öznesi durumundalar'ı anlamamız bizim filmden elde edeceğimiz asgari zevkin ilk meyveleridir. Konuyu anlamamız elzemdir. Film seyrederken zihnimizdeki bilişsel süreçler daha çok konuyu çözmeye yönelir. Filmin tarzına, hangi açıdan karakterin gösterildiğine, yaratılan atmosferin psiklojik öğelerine ikincil olarak dikkat ederiz. Aslında ikincil konuları filmi sonraki seyredişlerimizde daha dikkatle anlamaya çalışırız.
İyi ama sinema salonlarında bir filmi seyretmek herşeyden önce "mani" meselesidir. İkinci defa aynı filme sinema salonunda gitmek pahalı kaçar. Filmi indirmek, önceden seyretmek, altyazısız, kötü kopyalarına bakmak aynı duyguyu veremez.
Ben de Gomorra üzerinde yazmak isterdim, ama sadece bir defa seyrettiğim bir film üzerinde yazmam neredeyse ünsanüstü bir çaba istiyor. Açın bakın film eleştirileri yayınlayan dergilere. Hepsi filmin meramını anlatmayı filmi eleştirmek zannediyor. Önce bir yerlerden alıntı, sonra filmden bir kaç sahneyi anlatım, sonra ilk yapılan alıntılara bağlayıp, filmle bağlantılı toplumsal veya bireysel bir mevzu üzerindeki fikirlerin sunulumu. Daha fazlasına gerek yok. Tarz, sinemasal bir çaba, sinema tarihi üzerine bir yerlere yerleştirme, sinema kuramı üzerinden bir yerelre gitme gayreti yok.
Konu önemli ama perdede sanatsal birşeyleri keşfetmeyi özlüyor insan.

Salı, Kasım 11, 2008

mega-loman

Benjamin üzerine kaleme aldığı nefis denemesinde Hannah Arendt şunları belirtir: "1930'lu yıllarda Benjamin'i en iyi tanımlayan özelliği, hep yanında taşıdığı ve yorulmak bilmez bir enerjiyle, günlük hayatın ve okumaların "incileri"yle "mercanlar"ı şeklindeki alıntıları kaydettiği küçük siyah kaplı defterleriydi. Bazen onları yüksek sesle okur, şık ve kıymetli bir koleksiyonun parçalarıymış gibi etrafındakilere gösterirdi". (Susan Sontag, Fotoğraf Üzerine)

Bu alıntıyla tarihe eklenmiş bir varlık olarak yerimi sağlamlaştırıyorum. Susan Sontag'ın kitabında, Hannah Arendt'in Benjamin üzerine yaptığı yorumu kendi blogumda yayınlayarak bu bağlantıyı devam ettirme fırsatını kullanıyorum.

ÖyleveyaBöyle -> Susan Sontag -> Hannah Arendt -> Walter Benjamin

Cuma, Kasım 07, 2008

Saçma şiir serisi (I)

bunları sabah akşam üç defa okuyorsunuz, tüm dertleriniz bitiveriyor:

kinoklar, konstrüktivistler, aristoteles, dziga vertov, sinegöz, sineyumruk, kinopravda, sinehakikat, madonna delle arpie,
eisenstein, montaj kuramı, piaget, egocentrism, çocuk ve ağız: çığlık,
kelime ve imaj, film biçimi, üçüncü anlam, roland barthes.
leni riefenstahl, visconti, menippea, bakhtin, pethos, ranciére, alka seltzer reklamları!
der lauf der dinge, rube goldberg, pitagora soichi, zeitgeist,
arbus sergisi, telos, ad hoc, mimesis, angelo poretti, leitmotiv...
vachel lindsay, photoplay, münsterberg, arnheim, sanat olarak sinema, ricciotto canuda, prenses ve bezelye tanesi.

Pazartesi, Ekim 13, 2008

foucoult'nun çin ansiklopedisi

Ve sonra bir gün Foucoult Şeylerin Düzeni kitabında Borges'in bir hikayesinde bahsi geçen Çin Ansiklopedisi'ndeki bir taksonomiyi kullanır. Bu ansiklopedide hayvanlar söyle tasvir edilmişlerdir:
a) imparatora ait olanlar, b) mumyalanmış olanlar, c) evciller, d) süt domuzları, e) denizkızları (sirenler), f) düşsel olanlar, g) sokak köpekleri, h) bu sınıflandırmaya dahil edilmiş olanlar, ı) azgınlar, j) sayılması mümkün olmayanlar, k) incecik bir devetüyü fırçayla resmi yapılanlar, k) ve saire, m) az önce su testisini kırmış olanlar, n) uzaktan bakınca sinek gibi görünenler.

Bu taksonomide olağanüstü olan, der Foucoult, başka bir düşünce sisteminin egzotik cazibesi, bizim böyle bir düşünce sisteminden yoksun olmamız ve bunu düşünmemizin katıksız imkansızlığıdır.

Cuma, Eylül 05, 2008

kısa film kolaj

(http://blisterine66.deviantart.com/art/Icon-60-76887497)

Bir kolajın çekiciliğinde yatan karşınıza ne çıkacağını bilmemenizdir.

Basitlikle kotarılmış herhangi bir video-kolaj, imaj dünyasının dijitalleşmesiyle ortaya çıkarken kısa filmciliğin sonunu yavaş yavaş hazırlamaktadır.

Salı, Eylül 02, 2008

bir soru

Bedenlerimiz neden deride başlar ya da biter? Bir bilgisayar ağında, insanla mekanik parçalar arasında nihai bir ayrım yoktur. Kartezyen akıl/beden, makina/organizma, erkek/kadın, hayat/ölüm ayrımları... siberuzayda anlamsızdır.
Hepimiz meleziz, mozaiğiz, aslan başlı, keçi gövdeli, yılan kuyruklu canavarlarız.

Perşembe, Ağustos 21, 2008

tractatus

Kişi üzerinde konuşamadığı şey hakkında susmalı.
Wovon man nicht sprechen kann, darüber muss man schweigen. (Wittgenstein, Tractatus Logico-Philosphicus)

Salı, Ağustos 19, 2008

Kara Şovalye'nin düşündürdükleri

Yok, film üzerine değil, sadece Kara Şovalye'deki Oyun Teorisi üzerine anlattığım sekans hakkına dün yazdıklarımı okurken(e) aklıma gelenleri yazacağım. Nedense zihnim her filmden çıktıktan sonra filmdeki sahnelerdekileri gerçek hayata çevirip, bu sahnelerin olamamazlığı, gerçekleştirilemezliği, noksanlıkları veya hatalarıyla ilgili teroiler kurar. Bazen ben üzerinde düşündüğümde, bazen kendisi bana haber vermeden düşünür; sonra, tak, dolmuşta parayı uzatırken "tabiii ya" olurum.
Bu feribot sahnesine (takmadım tabii) olan ilgim ise gerçek hayatta böyle bir durumda olabilecekler üzerine. Biliyorsunuz Oyun Teorisi'nin açıklandığı örneğin temeli (daha doğrusu bu teorinin popülerleşmesini sağlayan mahkumların ikilemi benzeri düşünce deneylerinde bahsedilen örnekler, ki zira bu teorem verilen örnekten çok dahaz fazla iddiada bulunmaktadır tahminimce) suçluların birbiriyle iletişime geçemeyecek olması. Yani birbirlerinin ne cevap verdiklerini bilmedikleri için win-win durumunun gerçekleşip gerçekleşmeyeceğini, bencilce davranıp davranmadıklarını bilemeyecek olmaları. Feribottaki durumda da aynı durum geçerli. Birbirlerinden haberleri olmadıkları için insanlar (zira telsizler çalışmıyor) kendi kararlarını vermek zorunda kalıyorlar. Filmin anlatısı (narration) içerisinde pek fazla sorgulamaya zaman bulamadığımızdan da sahnelerin saçmalağını tartışamıyoruz filmi seyrederken. Daha doğrusu farkedemiyoruz. Bu da bilişsel film teorisinin kapsamı içine girebilecek bir mevzu aslında. Her neyse, anlatı dilinden dolayı da filmin dışına (filmin sürekliliği, heyacanı (!)) çıkamadığımzdan dolayı, neredeyse 15 dakikalık bu sürede birbirlerinden haber alamayacak olduklarını kabul ettiğimiz bu insanların nasıl davranacaklarını, neler yaptıklarını seyrediyoruz. Neden? Çünkü birbirlerinden haber alamıyorlar.
İyi ama kardeşim artık cep telefonu var. Çıkar telefonu ara tanıdıklarını. Feribottaki görevliler arasın ya da. Diğer feribottaki görevlilerle ilişkiye geçilsin. Ya da çok mu zor sesini duyurmak hemen yanı başındaki feribota? Niye, zira joker öyle dedi ve biz de filmi bize sunulan çerçeve içinde seyredip beyin mekanizmalarımızı buna uydurmalıyız.

Pazartesi, Ağustos 18, 2008

Kara Şovalye (Dark Knight)'deki Oyun Teorisi

Kara Şövalye (Dark Night, 2008) filminde bilenler Oyun Teorisi'nin kullanımını farketmiştir. Joker (the bad good guy) filmin sonlarına doğru, birinde hapisaneden başka bir yere tahliye edilen mahkumları, diğerinde ise sıradan halkı taşıyan, içi patlayıcı dolu iki tane feribottaki insanlardan bir seçim yapmasını ister. Her iki feribottada diğer feribotu tek bir düğmeye basarak patlatabilecek bir mekanizma vardır. Eğer saat 12 'de bir feribottaki düğmeye basılırsa diğer feribot havaya uçacak, ve düğmenin basıldığı feribottakiler kurtulacaktır. Aynı şey diğer feribottakiler için de geçerlidir. Onlar da düğmeye basarlarsa kurtulacaklardır. Her ikisinin de düğmeye basma gibi bir durumları da vardır ve (bence) Joker'in aslında istenen de odur. İki feribottakilerin de aynı anda tek kurtuluş yolu düğmeye basmamaktır. Oyun teorisinin elemanları tamamlanmıştır.
Düğmeye basmamak filmde insan olarak kalmanın, umutunu sürdürmenin tek yolu olarak gösterilir. Her neyse, birinci feribottakiler oldukça saçma bir klişeyle oylama yapmaya karar verirler. Size o stres altında bile oylama yapmayı akıl ettireceğini düşündürten Amerikan demokrasinin palavralarını dinlerken diğer feribottakiler başka bir klişenin öğeleridirler: Turuncu giysileriyle akıllarımıza kazınmış suçlular. Birinci feribottakiler oylamayı yaparlar (hemen kağıt kalem bulunur tabii) ve sonuç düğmeye basmaktır. Nasıl olsa öteki feribottakiler suçludurlar. Diğer feribotta ise filmin en ilginç sahnelerinden birisi gerçekleşir. Turuncu giysili, katil bakışlı, zenci koca oğlan bir mahkum çıkar ortaya: "Suçu bizim üzerimize atabilirsiniz. Düğmeye bana verin ve ben basabilirim." Herkes koca oğlanın düğmeye basacağını düşünürken. Nanik! O mekanizmayı alır ve feribottan aşağı atar. Artık biliyoruzdur. İyilik kazanacaktır. Zira, diğer feribotta da oylamayı yaptırtan zat eline geçirdiği mekanizmada düğmeye bir türlü basamaz ve mekanizmayı bırakır elinden.

Çarşamba, Ağustos 13, 2008

itaat et

Televizyon, filmlerle, eğlence ve haber programlarıyla düzenli olarak kesintiye uğratılan bir reklam akışıdır (Lazzarato)

Perşembe, Ağustos 07, 2008

plajda

Bembeyaz veya koyu bedenlerini güneşe teslim eden, kuruyemiş yiyen, etrafı seyreden, birbiriyle konuşan, gülüşen, öpüşen, şakalaşan, fotoğraf çeken, elindeki deniz gözlüğünü deneyen, arkadaşlarına deniz gözlüğüyle nasıl gözüktüğünü soran, şaklabanlıklar yapan, bazıları şemsiyenin altında, bazıları ise kuma/taşa serdiği deniz havlularının üzerinde uzanan, uzanmaktan sıkıldığında oturan, güneşten korunmak için kremler sürünen, birbirlerine bu kremleri boca eden, havluların üzerinde tavla veya kağıt oyunları oynayan, elinde ayna makyaj yapan hemcinlerini çekiştiren, iri göğüslerini taşımakta zorlandığı için bikinisini üstüne çıkarmakta beis görmeyen, havaya kaldırdığı küçük çocuğunu karpuz gibi bir elinde tutarak denize doğru koşturan, sırtüstü veya yüzüstü yatarak kitap okuyan insan yığının olduğu bir plajda dinlenirken uykuya dalmakla dalmamak arasında gidip geliyordum.
"Su şişesini uzatır mısın?"
Sesin geldiği yöne doğru kafamı çevirdiğimde ayağımın bir ucuna da havlunu kenarına takmış, böylelikle yere serdiğim havlumun içersine biraz daha kum dolmasına neden olmuştum. Doğruldum, kumları silerken su şişesini uzattım. Güneşin altında eski soğukluğundan eser kalmamıştı.
"Senin de soğukluğun bu suya benzer umarım."
Şaşkın bakışlarıyla gözlüğünün kenarından bana baktı. Cevap vermeye tenezzül etmedi. Bir yudum aldı, ağzının içinde döndürdükten sonra yuttu. Plaja doğru döndü. Onun baktığı tarafa baktım. Denizden çıtıktan sonra taşların üzerinde zorlandığı için paytak paytak yürüyen bir çift gördüm. Çiftin çıktığı deniz tarafında ise denizin içinde adım adım ilerleyen ve gayrıihtiyari ellerini de havaya kaldırmış, alaturka oynamaya hazırlanan görüntüsünde başka bir ikili vardı. İkiliden erkek olanı yavaş yavaş yürüyerek denizin içinde kayboldu. Kadın olanı ise biraz daha bekledikten sonra kendini suya attı. Onları izlemekten sıkılmış kendime bir uğraş aramaya karar vermiştim. Böyle güneşin altında yanarak ne kadar daha dayanabilirdim bilmiyordum. Gözüm yine denize kaydı, biraz önceki çifti arıyordum. Saçlarını ıslatmamak için kafası dışarda yüzen, denizden çıktıktan sonra havuda silinen, kulaklıkla müzik dinleyen, nereden bulduğunu bilemedğim kamışlarla kendine çadır yapan, çadırın tentesini havlusuyla yaptığı için taşın üzerine havlusuz yatmak zorunda kalan, yüzüstü yatar durumda muhabbet ederken ayaklarını istemsizce hareket ettiren, deniz oyuncaklarıyla oynayan, yüzme öğrenen/öğreten, plajda keçiboynuzu, midye satanları seyrederek biraz daha oyalandım. Cırcır böceklerinin sesi tüm sahili dolduruyordu. Gitmenin zamanı gelmişti.
"Ben gölgeye gidiyorum" dedim. "Çok sıcak oldu burası." Bana doğru döndü. "Tamam" dedi. Gülümsedi.
Gülümsedim.

Cuma, Temmuz 25, 2008

iş olsun kabilinden

Mutfaktan gelen buzdolabının sesi rahatsız etmez beni. Bilirim ki oradadır, arada sırada kendi kafasına göre çalışıp çok geçmeden duracaktır. Sürekli bir gürültü kaynağı değildir, bu höykürmelerine alışmışımdır. Bildik tanıdıktır.
Çamasır makinasının sesi ise beni rahatlatır. Çalıştığı zaman içimi bir huzur kaplar. Suyun sesindendir bu huzur bir ihtimal. İçinde bir o yana, bir bu yana sallanan gömleği ezdikçe çıkan ses kolaylıkla bir bebeği uyutabilir. Beni de çok uyutumuştur.
Şimdilerde yazları dışardan gelen bir uğultu kaplıyor her yeri. Klimanın sesi, jeneratörün sesi. O bildik yaz geldi mi başlayan inşaat sesinden, çekiç, kaynak sesinden çok daha farklı. Sürekli bir gürültü. Alt seviyede, belki dikkat etmediğinizde unutuyorsunuz. Ama birazcık kafanızı çalıştığınız yerden kaldırıp dışarıya dikkat kesildiğinizde orada olduğunu hatırlıyorsunuz. Benim elimde olsa kapatıp kurtulacağım. İş yerinde var bu gürültü, eve gidiyorum, gece yatarken var. Ne sabotajlar hayal ediyorum bu sesleri susturmak için.
Beynim ne zaman dinelenebilecek, bilmiyorum.
İlginç ama gece yatağa uzandığımda dışardan gelen sesi bastıran buzdolabının sesini duyunca rahatlıyorum.

Çarşamba, Temmuz 16, 2008

histoire(s) du cinema üzerine

Yine "Görünütlerin Yazgısı"'ndan:

Şu kesin ki Godard modern saflık teleolojilerine, elbette özellikle de felaket teleolojisine sempati duyuyor. Bütün Histoire(s) du cinéma boyunca imge/ikonun kefaret ödeme erdeminin sinemaya ve sinemanın tanıklık etme gücünü kaybeden ilk günahın karşısına koyar: "imge"nin "metin"e, duyulur olanın "hikaye"ye tabi kılınması. Fakat burada bize sunduğu "göstergeler" söylem formunda düzenlenmiş görsel unsurlardır. Bize anlattığı sinema başka sanatların mal edilmesinden oluşan bir dizi gibidir. Ve bunu bize sözcükler, cümleler ve metinler, metamorfoz geçitmiş resimler, fotoğraflarla ya da günzel olay fimleriyle harmanlanmış ve bazen müzkal alıntılarla bağlanmış sinematografik sahnelerden oluşan bir örüntü içinde sunar. Kısacası Histoire(s) du cinéma baştan sona bu "psödomorfoz"lardan, bir sanatın başka bir sanat tarafından -avangardçı saflığın reddettiği" taklit edilmesinden oluşmaktadır.

Pazartesi, Temmuz 07, 2008

görüntü/imge

Görüntü asla basit bir gerçeklik değildir. Sinemanın görüntüleri öncelikle bir işlemdir, söylenebilir olan ile görünebilir olan arasındaki birtakım ilişkilerdir, neden ile sonuç ve önceyle sonrayla oynamanın birer tarzıdır. Bu işlemler farklı görüntü-işlevlerini [fonctions-image], yani image [görüntü/imge] sözücğünün farklı anlamlarını devreye sokarlar. Bu şekilde iki sinematografik plan ya da sekans farklı bir görüntü rejiminden [imagéité] ileri geliyor olabilir. Ve diğer yandan, bir sinematografik plan, bir roman cümlesinin ya da tablonun ait olduğu görüntü rejimine bağlı olabilir. İşte bu yüzden Eisenstein sinematografik montaj modellerini El Greco ya da Piranèse'de olduğu kadar Zola'da ya da Dickens'ta arayabilmiş, Godard ise Elie Faure'nin Rembrandt resmine ilişkin sözleriyle bir sinema methisyesi yaratabilmiştir.

(Jacques Renciére, Görüntülerin Yazgısı, Versus Yayınları)

Pazar, Haziran 22, 2008

rüya mı?

Gözlüklü, ince dudaklı, kırmızı bir surat.
Bıyık ve soğuktan donmuş, beyazlaşmış kıllar.
Bir adam kanapeye yarım oturmuş ve karşısındakine dönüp konuşmaya başlıyor. Aniden, hiç nedeni yokken. Adamın gölgesi duvarda.
Dışarıda spor hareketleri yapan bir topluluk. Soğuğa rağmen, şort ve atletler. Yaşlılar, çocuklar, hep beraber: Önce sol kol, sonra sağ.
Bir tarafta tavşanlar, diğer tarafta tahtadan atlar.
Bir profesör sisli yoldan geçmektedir.
Odada, sağ köşede dinazor maketi.
Ve sonra domino taşları, titrek bir el uzanır. Devinim başlar.
Profesörün eline bir nesne: muşmulaya benzer. (E mambo, mambo italiano çalar radyoda)
Yine dinamo taşları, devinmektedir dünya.
Profesör demek ellerin devinmesi demek. Uzun koridorlar, her iki tarafta uzun kitap rafları.
Soğuktur dışarısı, karda giden kararabaları ve peşlerinden koşuşturan köpekler.

Pazartesi, Haziran 16, 2008

Çalışmak, gocunmadan.

Önceleri sadece koridoru temizliyordum. Elektrik süpürgesiyle neredeyse milim milim ilerliyor, sonra da halı döşemeyle duvar arasındaki boşlukta kalan, kalma ihtimali bulunan tozları çekiyordum vakum makinasıyla.
1. kat, 2. kat, 3. kat, 4. kat.
Uzun, upuzun bir otelin koridoru. Hiç bitmeyecek gibiydi.
Koridor bittiğinde bu sefer sonra elime verdikleri bir listeyle odalara girip çıkmaya başlıyordum.
Oda sayısı da azalmıyordu bir türlü.
Kan ter içinde bitiriyordum günü.
İlk 15 gün böyle çalıştım. Yoruluyor muydum? Evet, yoruluyordum ama yaz tatiliydi, okulların açılmasına daha süre vardı ve öğleden sonra 3 gibi işim bittiğinde tüm gün neredeyse benimdi.
Hava saat 11 gibi kararıyordu.
............

Cuma, Mayıs 30, 2008

yok

...
asla ağlamamalısın,
der bir şarkı.
onun dışında
bir şey
diyen
kimse yok.
(ingeborg bachmann, bilmece)

Perşembe, Mayıs 29, 2008

ben mavi dediğimde ...(2)

Ben mavi dediğimde değil sadece güneşin doğuşundan duyduğum hazzı, kumun sıcaklığını, idrar kokusunu, kırmızının kırmızılığını nasıl algıladığımı vb., sadece kendi içgözlemimle ulaşabileceğim, bana özel, sadece benim doğrudan tecrübelerimle edindiğim ve bunu başkalarına ulaştıramayacağım (ya da ulaştırmayacağımı düşündüğüm), ulaştırmaya çabalarken içinde hep eksik bir şeylerin kalacağı bir fenomenden bahsediyorum: qualia. Qualia, içeriği gereği zihin-beden sorunun tam göbeğinde doğmuştur ve bazı felsefeciler bunun aslında bilinç (consciousness) sorunundan başka bir şey olmadığını iddia etmekte. Ben mavi dediğimde sizinle aynı maviden bahsetmiyor olabilirim derken; peki hangi frekanstır sizin için maviyi mavi yapan, maviyi nasıl anlatabileceksiniz hayatınızda hiç mavi görmeyen birisine vb., gibi soruları size cevaplanması için öne sürmem gerekiyor.

Kelimelerle değil benim sorunum ama dilin sınırları benim düşünce dünyamın da sınırlarıdır demek de doğru gelmiyor bana.

*********
Not to touch the earth,
Not to see the sun,
Nothing left to do but,
Run, run, run!

Değişik duygular uyandırıyor yukardaki sözler ama hepimizdeki duygular aynı duygular mı, aynı zihinsel durumlar mı? Ya müziği? Hala tüylerimi diken diken eden müziği?

Salı, Mayıs 20, 2008

ben mavi dediğimde...

ben mavi dediğimde, siz benim mavimden başka bir şey anlıyorsunuz belki de. aynı şey hakkında konuştuğumuzu sanıp, aslında çok başka yerlerde olduğumuz durumlarda iletişim zorlaşır. (...) o yüzden ben kelimeleri tehlikeli bulurum ve onlara güvenmem. kelimeler dolaylı yollara sokar sizi, kaybolabilirsiniz aralarında... (Micheal Haneke, 2006)

Perşembe, Mayıs 08, 2008

Yeşil Gözler

Sinema çevrelerinde özellikle senaryosunu yazdığı Hiroşima Sevgilim (Hiroshima mon Amour) filmiyle ün kazanan ama daha çok film olarak da çekilen, aralarında L'amant (Sevgili) ve La Meladie de la Mort (Ölüm Hastalığı) bulunduğu kitaplarıyla tanınan, Türkçe'ye de çevrilmiş pek çok eseri bulunan Marguirete Duras'nın sinema üzerine yazılarını topladığı Yeşil Gözler kitabı, onun pek bilinmeyen yönetmenlik özelliğini okuyuculara tanıtıyor.
....

(yazının devamını sonra tekrar yayınlayacağım.)

Pazar, Mayıs 04, 2008

Kandırmak

Kandırmak. Bu kadar mı kolaydı çocukken?
Satranç oynarken önemli bir hamle yaptıktan sonra, örneğin mata giden veya veziri alacak bir hamlede bulunduğumda, kardeşim bu hamlenin önemini anlamasın, farkına varmasın diye satranç tahtasının diğer tarafında düşünceye dalmışım gibi elimle hareketler yapardım. “Hmm, şimdi burayı oynarsa ben de burayı oynarım” tarzında parmaklarımı, sanki hamleleri bir bir planlıyormuşcasına oynatır, kardeşimin dikkatini tahtanın öbür tarafına çekerdim. Zavallı kardeşim ise benim bu sahte hareketlerime kanar, tahtanın yanlış tarafında bir taşını oynayarak güya benim planlarımı boşa çıkarmaya çalışırdı. Ben ise o ölümcül hamleyi tahtanın öteki tarafında yapmak için avucumun içini yumuşak yumuşak kaşıyarak sabırla beklerdim.

Cumartesi, Mayıs 03, 2008

Sinema dili

Marguerite Duras Yeşil Gözler’de sinema dilinin diğer dillerle, örneğin yazıyla kıyaslarken şöyle diyordu:” Gök masmavi bu sabah, güneşli” duyumunu yeniden yaratıp aktarabilecek en mükemmel araç sinemadır.”

Peki sinema diliyle şu cümleyi nasıl aktaracaksınız: “Gök hiç olmadığı kadar mavi, güneş ilk defa parlıyormuşcasına canlıydı.” Bunu sinema diline çevirmek gerçekten güçtür ve sinemaya aktarılabilecekse aynen ilk cümledeki duygu verilerek aktarılabilir. Gün ortasında masmavi bir gökyüzü, ortalarda parlayan bir güneş, belki deniz, belki kum, belki de yeşillik. Ne zaman sinemaya çevrilmiş bir eseri seyretsem hep kafamda bu vardır. Acaba yazar şu gördüğüm sahneyi nasıl tasvir etmişti kitabında. Hangi kelimeleri kullanmıştır benim bir saniye görüp geçtiğim sahne için. Belki üç sayfa yazı vardı burada ama biz geçip giderken gördüklerimiz 3 saniyede kayboluyorsa, gözlerimiz yeni hareketler arıyorsa, bir önceki sahnedeki duyguyu hissedemiyorsak bu sadece bizim yahut yönetmenin mi suçudur? Sinema dilinin bunda hiç mi suçu yoktur. Sinema dilinin sorgulanması gerekmez mi burada?

O zaman sinemayı edebiyata göre yeni başatan tanımlamak gerekir. İlk iş olarak tüm tekrar yapıları yeni yapılar olarak kurmamız gerekir. Nasıl ki başka bir dilden kendi diline şiir çeviren bir şair, şiiri yeniden yazmaktadır denirse, bir kitaptan sinemaya yapılan adaptasyon da yeni baştan bir film yapmaktır. Nasıl ki, eskiden çekilmiş filmlerin yeni versiyonları tekrar tekrar çekilirken her defasında ilk orijinal versiyonla kıyaslıyorsak ve her zaman içimizde bir tatminsizlik duygusu yükseliyorsa, yeni baştan yapılan her şeyin, her ne kadar özgünlüğü kaybolmuşsa da, yeni olduğunu kabul etmemiz gerekir. İkinci cümleyi de eğer sinemaya çevirirken birinci gibi akatarıyorsak onu da yeni kabul etmemiz gerekir.

Cuma, Mayıs 02, 2008

Cumartesi, Nisan 26, 2008

çocuk istismarına son!

Yazdım zaten müşkülpesentim diye. Skoer kardeş beni mimledi mimleyeli aklımın köşesinde ama bu kadar yoğunluk içerisinde (vallahi yalan:)) bir türlü yazamadım çocuk istismarı üzerine.

Benim bu önemli konuda eğileceğim nokta çocukların törenlerde istismar edilmesi üzerine olacak. Kendimden biliyorum, şarkı olsun, oyun olsun, ront olsun, her türlü etkinliğe katılmak küçükken çok hoşuma giderdi. Eminim şimdiki çocukların da hoşuna gidiyordur. Ama sanırım bizdeki gibi stadyumlarda küçük öğrencileri sabahın köründe tribünlere dizip ellerine renkli kareler verip, belirli anlarda yukarı kaldırıp indirten, otomatikleştirip portakallaştırdıkları hareketlerle onları birer emir kulu, robot hale getiren etkinlikler belirli ülkeler dışında pek yapan ülke kalmadı. Keza, şehre gelen "devlet böyyüğünü" karşılatmak ellerine bayrak verip yollara dizen, kendileri koltuklarda otururken törenleri saatler boyunca ayakta dikilerek izletmek, bunu da soğuk, buz gibi havlara karşın üzerine önlük veya okul elbisesi dışında herhangi bir şey giymeye izin vermeyen yetkilelerin bana hatırlattığı düşünce istismardan başka bir şey değil diye düşünüyorum.

Çocukları tören eziyetinden kurtarın diyor, topu bencilkirpi'ye doğru atıyorum.

Salı, Nisan 15, 2008

müşkülpesent

Bazı günler nedense içimden hiç yazmak gelmiyor. Eh, belli olduğu üzere o günlerde bloga da zaten uğramıyorum. Biraz önce can sıkıntısından bloglar aleminde dolaşırken farkettim: Yazmak için illa dolu mu olmam, biriktirdiklerimi dökmek için gani gani isteğimin mi olması gerekiyor diye sordum kendime. Yazma moodumun gelmesi mi gerekiyor, söylecek sözlerimin ekseriye önceden hazır ve nazır beni mi beklemesi gerekiyor? Güzel bir kaç söz, olay, muhabbet, vs., vs., olmadan birşeyler döktürümez mi insan? Sıkıcı banal bir yazı yazamaz mı? Eh günüm sıkıcı geçtiyse, yolda kimseyle karşılaşmadıysam, muhabbet edip ilginç bir şeyler duymadıysam, geçmişimden komik/hüzünlü/didaktik/epik bir anı fırlamadıysa, okuduğum kitapta, seyrettiğim filmde hissettiklerimi buraya aktarmaya üşeniyorsam, zaten uçup gittilerse aklımdakiler, içselleştiremediysem bugünü, yarını, her günü, ne olacak?
Varmak istediğim mevzu şu: Bazen arafta olur insan, ne yazmak ister, ne de yazmamak. Eğer düzenli olarak yazmaya kasan, bu işten para kazanan da değilse dokunmaz tuşlara. İlanihaye böyle gidecek değildir sonuçta, gitmesini de istemem. Zira, bizi var eden zaten, bence, kendimize ait düşünceler, duygular ve hepsinden önemlisi yaşanmışlıklardır.
Madem yazma arzum galebe çaldı, bu sıkıntıda bile bir paragraf dolusu kelime çıktı derken tamahkar olmayayım. 301. maddenin değiştirilip değiştirilmemesi üzerine dönen tartışmalar, AKP'nin kapatılma davası, türban krizi, bu krizin Kürt ve Kıbrıs sorunları gibi çözülememesi ve çözülememesinin bir Türkiye gerçeği olması, Pippa Bacca'nın canice öldürülmesi, bu katlin de ne yazık ki bir Türkiye gerçeği olması, yaklaşan gıda krizi, açıklarda bekleyen prinç yüklü gemiler, tutuklanan provakatörler, üniversitelerdeki saldırılar (çatışma değil, düpedüz saldırı), Irak'taki işgal, Filistin'deki savaş, İstanbul Film Festivali, Gençlerbirliği'nin küme düşmeme mücadelesi vermesi vs. gibi bir dolu gündem maddesi varken.
Böyle anlarda Ulus Baker'in bir yazısı aklıma geliyor. Körotonomedya'dan da baktım biraz önce ama bulamadım. Başlığı dün akşam arkadaşlarla çok fena içtik gibi bir şeydi ve edebiyatın git gide bencilleşmesini ve bireyselleşmesini (kötü anlamda) eleştiriyordu. Pek tabii ki yazının konusu Ulus'un arkadaşlarıyla bir gece önce neler yaptığı, neler yediği, geyik muhabbeti üzerine değildi.
Bu yazı da benim müşkülpsent olmam üzerine değil.

Pazartesi, Nisan 14, 2008

R for Rome

Roma, ne kadar da Ankaramsı. Neden özdeştirdim bu iki şehri bu kadar bilmiyorum. Deniz olmaması mı? Belki de. Ama tabii ki Roma'nın büyük harfle şehir olarak bir yeri var. Ankara ise Orta Asya kasabası oluyor git gide. Neyse dostlar sağolsun, Ankara kalsın diyelim ve Roma sergüzeşti üzerine neler söylenebilir bakalım:
1. Yaya ışıklarında da yayalar için sarı var. Ne var ki, yayalar asla ve nasla kurallara uymuyorlar, bizden hiç farkları yok. Gecenin ikisinde bile ışıklara uyan Kuzey Avrupalıları aradı gözlerim. Akdenizlilik bir başka canım.
2. Bütün sahte çanta, kemer, saat, gözlük, vs aksesuarları, turistik eşya satma işleri Hintli ve Pakilerin üzerine kalmış. Kolezyumun, Roma Forumunun, büyük basilicaların hemen dışında çöreklenmiş, turistik eşya satıcıları hep esmer tenli İtalyan vatandaşlarının elinde. Yol kenarlarında, yerde tezgah açma suretiyle yapılıyor satışlar. Bir de zabıta gelince etrafta koşuşturmalar başlıyor.
3. Şehirde dolaşırken sürekli ambülans sesi geliyor bir yerlerden. Ben saydım, 9 olmuştu bir kaç saat içinde. Sonra da sıkıldım, saymadım.
4. Hayatımda yediğim en kötü pizzayı Roma'da yedim. Venedik Meydanı'nda. Ama sonra başka bir yerde hayatımda yediğim en güzel pizzayı yedim. Yin Yang.
5. Metro sistemi Ankara'yla aynı. Linea A var, bir de Linea B var. İkisi de Termini (Ankara'nın Kızılay'ı)'de kesişiyor. Metroya biniş, vagonlardaki koltuklar vs hep aynı. Ama çok nemliydi metronun içi, kokuyordu biraz.
6. Küçük otobüsler var. Bildiğimiz belediye otobüslerinin cücesi. Aynı minyatürü. Bizim minibüsler gibi değil, birebir kopya.
7. Angelo Poretti: Bira, züper.

Salı, Nisan 08, 2008

bruchetta

Sanırım her ülkenin kendine has, kolay olsun, açlık da bastırsın dediği başlangıç yemekleri var. İtalyanların da işte yukarda gördüğünüz adına bruchetta dedikleri üzerinde zeytinyağı gezdirilmiş kızarmış ekmek ve onun da üstüne yerleştirilen (genelde) domatesle yapılan bir çeşit yemekleri var. Normalde para vermem diye düşünüyorsunuz (keza biz de vermedik, menüyle birlikte geldi). Lezzetli mi diye sorarsanız evet derim, zira insan aç olunca zeytinyağına ekmek bile banmayı düşünüyor.
Bu kadar ekmek yedikten sonra üstüne makarna veya pizza için yer kalır mı peki? Benim kaldı, afiyetle de yedim. Tavsiye ederim.
Danimarkalıların smørrebrødleri, Almanların sosisleri. Daha önce yazmışım.
Gurme mi olsam ne!

Pazartesi, Mart 17, 2008

disiplin!

farklı ilgi alanları mevzusunu düşünüyorum bir kaç zamandır.
iyi bir şey mi farklı şeylerle ilgilenmek, değil mi?
bir konuda uzmanlaşmak, tüm hayatını o konunun ıcığını, cıcığını mı çıkarmak, akla gelen ilk uzmanlardan olmak mı doğrusu?
pek tabii ki insanın ilgilendiği, zevk aldığı konular olabilir bir konuda uzmanlaşırken. onları hobi olarak yaparken esaslı bir uzmanlık alanı olur. o konuda bir oturuşta birkaç sayfa döşenir.
ya da sürekli olarak bir konudan diğerine atlar, her konuda bilgi sahibi olur, gerektiğinde derinleşebilecek bir altyapısı olur.
ama bu kadar farklı disiplinleri bir araya getirebilecek kapasitesi de olmalı insanın. ya getiremezse, ya tıkandıysa.
atıyorum: gödel'in teoremlerini kullanarak yola çıkıp turing makinalarından geçtikten sonra sola sapıp özgür iradeye bilişimsel bir yaklaşım getiridikten sonra kavşaktan sağa dönüp kyoto protokolü'nün mekanizmaları istasyonunda inip, gilles deluze'ün zaman-imaj teoremini kanıtlayan filmlere başlayan trene atlayıp trip hopun geçirdiği evrimler durağında beynini hoşaf olarak da bulabilir insan. üstelik üniversite eğitimi diye aldıkları bu saydıklarının ucundan kenarından geçmiyorsa.
birikim denen bunların hepsinin hakkını vermektir.
tamam ama ya elde kalan sıfır ise: işte ontolojik bir sorun.
control z, control z hakkımız olsa hayatta.

Cuma, Şubat 29, 2008

dattiri dat dat

Ve söz yerini müziğe bırakır:

Dattiri dat dat dattiri dat dat dattiri dat dat daaat dat!
Dattiri dat dat dattiri dat dat dattiri dat dat daaat dat!

Başparmak ve işaret parmağı birbirine değerek, kollar dirsekten eğik, şarkıyla beraber bir sağa bir sola, bir sağa bir sola salınarak.

Geçen sabah uykumda bunu söylerken uyandım. Güldüm kendime.

Salı, Şubat 19, 2008

bahşiş mevzusu

Herkesin başından eminim bahşişle ilgili bir olay, tartışma, vb. geçmiştir. Öğlen yemeğinde arkadaşımla da konuşmak zorunda kaldık, zira bahşişi ben vermek durumundaydım, bozukluklar bendeydi ve ben de hesabın yüzde 10'ununa yakın bir parayı bahşiş olarak verdim. O ise itiraz etti, şu kadar daha ver diye israr etti. Ben de Türkiye'de yüzde 10'un makul bir miktar olduğunu düşündüğümü söyledim. Ama aklıma da takılmadı değil, yoksa böyle bir oran yok mu? Yolda her bahşiş mevzusu açıldığında aklıma Reservuar Köpekleri'nin girişindeki o müthiş bir diyalogun yaşandığı sahnenin geldiğinden bahsettim. Bir filmde iki sevgilinin restoranda yemek yedikten sonra erkeğin yüklü bir bahşiş bıraktığını, kızın görmediği bir anda da oğlanın bahşişin yarısını geri aldığı bir sahneyi anlattı o da. Ve ben de ilk defa bahşişle tanışmamı:
9-10 yaşlarındayım. Dayımla beraber yemek yedik, hesap ödendi. Masadan kalkmak üzereyiz, gelen para üstünün bir kısmını dayım masada bıraktı. Hiç unutmam kırmızı renkli kağıt bir 20 ETL (Eski Türk Lirası). Dayım arkasını döndü, gitmek üzere. Ben parayı aldım, arkadan bağırdım: "Dayı, paranı unuttun."
Öylece öğrendim bahşiş diye bir mevzunun varlığını.

Cumartesi, Şubat 16, 2008

hayat böyle olsa

Bulent Somay Bir Şeyler Eksik kitabında anlatıyor:
Woody Allen'in Annie Hall filminden bir sahne. Alvy Singer (Woody Allen) sinemada bilet kuyruğunda beklerken öndeki iki adamın (küresel köy kavramını ortaya atan Kanadalı kitle iletişimcisi) Marshall McLuhan hakkında konuştuklarını duyar. İkisi de alenen saçmalamaktadır. Alvy Singer, bir süre sonra dayanamaz ve iki adamın tartışmalarına katılır. "Hayır", der, "öyle değil, McLuhan öyle bir şey söylemiyor". Adamlar aralarındaki tartışmayı keser, ve kendilerine karşı çıkan bu kısa boylu, gözlüklü Yahudiye haddini bildirmeye karar verirler. İçlerinden birisi "sen nereden biliyorsun ki" der. Alvy, yandaki kocaman film posterinin arkasına gider ve McLuhan'ın elinden tutarak getirir. McLuhan, soruyu soran adama döner ve "Özür dilerim, ben Marshall McLuhan'ım ve siz de benim ne dediğim hakkında hiç bir şey bilmiyorsunuz".
Alvy seyircilere döner ve sorar: "Hayat böyle olsun istemez miydiniz?"
Kim istemez ki?

Salı, Şubat 12, 2008

bir soru

kim istemez mutlu olmayı
ama mutsuzluğa da var mısın? (Cemal Süreya)

Pazar, Şubat 10, 2008

tablo dediğin

Max Ernst bir bahçe resmi yapıyor. Tablo bittiğinde, bahçedeki bir ağacın resmini yapmayı unuttuğunu fark ediyor. Derhal ağacı kestiriyor. (Jean Baudrillard, Cool Anılar III-IV)

Pazartesi, Şubat 04, 2008

"ben değilim o"

90'lı yılların ortaları, üniversitede dağcılık yapıyorum. Hoşlandığım birisi var, ama bir türlü açılamıyorum. Nasıl oldu, hatırlamıyorum, bir akşam bir yerlerde buluşuyoruz, dağcılıktan tanıdığım birilerinin evine gidiyoruz. Ev kalabalık. Benim katılmadığı bir etkinlik dönüşü toplanılmış, o zamanlar şimdiki kadar yaygın olmayan bir video kamerayla etkinlikte yapılan çekimler, video kasetten televizyona aktarılıyor, herkes televizyonun başına üşüşmüş, hep beraber görüntüler seyrediliyor. Etkinlikte yapılanlar harala gürele, neşeyle anlatılıyor. Özellikle de katılanlardan birisinin yaptıkları diğerlerinin çok hoşlarına gitmiş: aman şöyle yaptı, aman böyle yaptı, diye durmadan o anlatılıyor. Kamerada çekimleri yapan da o bahsedilen kişi ve aynı zamanda benim de adaşım. Hoşlandığım kız benim etkinliğe katılmadığımı bilmiyor ve her ismim geçtiğinde bana dönüyor ve bana bakıyor. Bana bakarken gözlerinin içinin de güldüğünü, neler yapmışsın sen der gibi olduğunu, beni takdir ettiğini farkediyorum. "Ben değilim o" demek geliyor içimden ama söyleyemiyorum. Yıkamadığım duvarları adaşımın sayesinde yıkabileceğimi düşünüyor, o anki duygunun tadını çıkarmaya karar veriyorum ama içime de bir kuşku düşüyor. Ya kameradaki adaşım çekimlerde görülürse, o insanın ben olmadığım anlaşılırsa diye. Biraz önce yapamadığım itiraf içimi yemeye başlıyor. Çekim görüntülerinin artık bitmesini istiyorum, adaşımın kamerada çekime devam etmesini, ekranda asla görünmemesini istiyorum. Çünkü o gözüktüğü anda hoşlandığım kişi anlayacak bahsedilenin ben olmadığını, büyük bir hayalkırıklığı beni bekliyor olacak.
...
Görüntüler bitmek üzere. Kamera hala adaşımda, kamp toplandıktan sonra dönüş yolunda kamyona otostop çekmişler, kamyon içindeki görüntüleri var. "Bit artık, bit artık" diye içimden dualar ediyorum. Tam bitmek üzereyken adaşım kamerayı yanındakine veriyor, kamera onu çekiyor. Yan tarafımda oturan kızlardan birisi, sanki benim sıkıntımı anlamış ve intikam almak istiyormuşcasına işte o diyor, adaşımın adını söylüyor. Hoşlandığım kız da anlıyor, bahsedilenni ben olmadığını. Beklediğim hayalkırıklığı gerçekleşiyor.
Sonra. Sonra, hayat devam ediyor.

Perşembe, Ocak 24, 2008

önemli olan

Nasrettin Hoca'nın niye başına böyle şeyler gelmemiş ki:

Müfettiş Clouseau resepsiyonda işin halleder ve odasına doğru gitmektedir. Yerde uzanmış bir köpek görür ve resepsiyon görevlisine sorar:
-Köpeğiniz ısırır mı?
-Hayır.
Müfettiş Clouseau köpeği sevmek için eğilir, "hoş köpek" diyerek tam başını okşayacakken köpek hart diye eline ısırır. Clouseau şaşırmış vaziyette resepsiyon görevlisine sorar:
-Hani köpeğiniz ısırmazdı?
-O benim köpeğim değil ki.

O yüzden siz siz olun bilin: önemli olan soru sormak değildir, doğru soruyu sormaktır.

Pazartesi, Aralık 31, 2007

yılın filmleri

Bir yılın daha sonuna geldik sayın seyirciler. Adet olduğu üzere her yıl sonunda geçen yılın bilançosu çıkarılır. Ben de bu sene kendime bir süpriz yapayım dedim ve yılın filmlerini kendime göre çıkardım. Gerçekten de zihin egzersizi oldu diyebilirim (seyrettiğim filmleri hatırlama açısından). Listeyi çıkarırken filmler arasında bir sıralama yapacaktım ama bunun saçma ve gereksiz olduğuna karar verdim. Beceremediğimden değil, bilakis iyi bir film zaten iyidir, diğerleriyle bir sıralamayı gerektirmez diye düşündüğümden. İşte aşağıda bu senenin sıralama-gerektirmeden-iyi-olan-ve-hep-iyi-kalacak-filmleri listesi:

. Kelebek ve Dalgıç Giysisi – Tulian Schnabel (Kesinlikle bir festival süpriziydi)
. Nefes – Kim Ki-duk
. Korkak Robert Ford’un Jasse James Suikasti
. Pan’ın Labirenti – Fantastik bir faşizm eleştirisi
. Başkalarının Hayatı - Florian Henckel von Donnersmarck
. Cassandra’nın Rüyası – Woody Allen’ın eski Woody Allen’la ilişkisi kalmamış ama kesinlikle fena da olmamış)
. Paris’te İki Gün (Woody Allen’ın eski tarzı, Yeni Dalga'ya göz kırpan bir film)
. Zodiac - David Fincher
. Şark Vaatleri - David Cronenberg (Bu kadar eleştirilmeyi ve üzerinde düşünülmeyi hakediyorsa iyidir diye düşündüğüm için)
. Yaşamın Kıyısında – Fatih Akın (Daha iyisini umuyordum bu filmden aslında, zira çok yüzeysel yanları var)


Türkiye Sineması'nda ise senenin iyileri:
. Yumurta - Semip Kapanoğlu
. Takva - Özer Kızıltan (Nesnellik ve Erkan Can)
. Beynelmilel

Animasyon (Zaten başka da seyretmedim:)):
. Ratatouille - Brad Bird & Jan Pinkava)
. Persepolis – Marjane Satrapi & Vincent Parannaud

Bu liste ne yazik ki aşağıdaki filmler seyredilmeden kadük kalacak. Ne yapalım, bir kısmını ancak 2008’de seyredilebileceğiz. Zaten bir kısmı listede gözüküyor. İşte seyretmek istediğim ama gerek gelmediği gerekse festivallerdeizleme fırsatım olmadığı için aklımda kalan filmler listesi:

. 4 Ay, 3 Hafta, 2 Gün – Cristian Mungui
. Paranoid Park - Gus Van Sant
. My Blueberry Nights – Wong Kar Wai
. Across the Universe – Julie Taymor
. No Country For Old Man – Joel & Ethan Coel
. Promise Me This – Emir Kusturica
. Tuya’nın Evliliği – Quanan Wang
. Control - Anton Corbijn
. I'm Not There – Todd Haynes

Yılın Hayalkırıklığı
The Simpsons Movie – Tabi ki, aptal Türkçe düblaj meselesi yüzünden. Bu filmi getiren ve sinemalara dublajlı dağıtan gerizekalı film şirketinin elemanlarına ise yılın lalesi ödülünü veriyorum.

Cumartesi, Aralık 29, 2007

kadraj


Fotoğraf İspanya İç Savaşı sırasında 1936 yılında Robert Capa tarafından çekilmiş, ve ilk olarak Fransız Vu dergisinin 23 Eylül 1936 tarihli sayısında yayınlanmış. O vurulma anının bu fotografa girişi ve gerçekten de ölümsüzleşmesini, yıllar, onyıllar, yüzyıllar geçse de kalabileceğini bilmek, savaşırken ölen bu insanın böyle bir şeyi taamüllerinin çok çok ötesindeydi mutlaka. Bu tarz unutulmaz fotograflar var, ilk aklıma gelen o müthiş denizciyle genç kızın öpüşme sahnesi mesela. Ama bu fotografta canımı sıkan bir şey var: Bilemeyecek olması, o kadar yıl sonra bile üzerinde konuşulduğunu bilemeyecek olması.
Çerçevelemek (cadrer) bir boğa güreşi terimidir. "Kılıçla son öldürücü darbeyi vurmadan önce boğayı hareketsiz bırakmak" anlamına gelir. Fotograf enstantenesi de anı böyle hareketsiz bırakır ve ona son darbeyi vurur. Capa, İspanya İç Savaşı'nda vurulan savaşçıyı tespit ettiği ünlü titrek fotografında, o kurşunun yeme anını, bir insanını ölüme doğru tökezlediği o flu, imkansız, anlamsız anı kimbilir nasıl yakalarken; işte ancak o zaman, çerçeveleme terimi, her şeyin hareket olduğu, her şeyin her an durmaksızın değiştiği bir dünyada, aciliyet ve tehlike yüklü anlamını kazanır (Pascal Bonitzer, Kör alan ve Dekadrajlar).

Çarşamba, Aralık 19, 2007

Şark vaatlerinin suspens’i

Cronenberg’in Şark Vaatleri'ni seyrettim ve önem verdiğim bir kaç sinema dergisinde hakkında bu kadar çok bahsedilmesinden olacak ben de üzerinde düşünmeye başladım. Filmde beni rahatsız eden birşeyler vardı. Yok, hayır şiddet sahnelerinden değildi bu, tam tersine iyi çekilmiş dozunda bir şiddet beni her zaman cezbeder (bkz. Otomatik Portakal). Beni rahatsız eden Hollwoodumsu yapısının barındırdığı, Naomi Watts’ın temsil ettiğiydi. Filmde ebe rolündeki Anna (Naomi Watts) tümüyle masumdu, iyiliğin emsali olarak resmediliyordu. Film bu açıdan çok gelenekselciydi:

Hikaye, Anna’nın doğumunu girdiği ve doğum sırasında bebeğini kaybeden çocuk yaştaki bir kızın günlüğünü bulmasıyla başlar. Naomi Watts günlüğün peşinde gerçekte bir mafya babası olan ama müşfik bir restaurant işletmecisi rolündeki Rus bir işadamı olan Semyon’un kapısını çalar. Günlükten haberdar olmasıyla birlikte Semyon, kendisini ilgilendirebilecek konulara girdiğini düşündüğü günlüğü elde etmeye çalışır. Burada Hitchcokvari nitelendireceğimiz suspense günlüğün bu Rus işadımının eline geçmesi değildir. Zira, günlük fotokopisi çekilmiş bir şekilde işadamına verilir. Kolayca. Ama aslı muhafaza edilmiştir, zira masum, iyilikperver Batı toplumunu temsil ettiğini düşündüğümüz Naomi Watts her zaman kurallara sıkı sıkıya bağlı olduğu için asla tanımadığı insanlara tümüyle kucak açmaz ve içinde polisiye olabilecek şeylerin de varolduğunu düşündüğü için belki de günlüğü saklar. Batı toplumu artık tümüyle açmayacaktır kapılarını yabancılara, onlara güvenemeyeceğini öğrenmiştir. Burada filmin kötü iyi adamı devreye girecektir: Aslında İngiliz gizli servisiyle ortak olarak çalışan Rus gizli servisinin (bu da bir maskedir, Doğulular asla kendilerini tümüyle açmazlar, hep maskelerin ardında yaşarlar) bir elemanı olan Semyon’un şoförü ve sadık uşağı Nikolai. Nikolai’ın Naomi Watts’a ilişkisi bir Sovyet markası olan motosikletle başlar. Motosiklet bozulduğunda ise yardımcı olacak kişi yine Nikolai’dır. Dövmeleriyle, daha sonradan mukafatlandırılarak aldığı yüzbaşı rütbesiyle yükselirken, aslında bu yüklsemesinin altında yatan, Semyon’un eşcinsel eğilimleri söylentileri dolaşan oğlu Krill’in hayatının babası tarafından kurtarılmak istenmesindendir. Nikolai, VoriV’Zakone’ye kabul edelirken tüm kimliğinden, herşeyinden vazgeçmek ve bir hiç olduğunu kabul etmek zorundadır. Üzerine yollanan başka bir mafya kolunun elemanlarını hamamda zorlanarak da olsa (ve filmin en şiddet dolu sahnelerini ve Nikola’in cinsel organlarını barındıran sahnelerin) öldürdükten sonra asıl amaç olan ve Nikolai’ın gözümüzde temize çıkmasını ve Naomi Watts’ın yanında yer almasını sağlayacağı bebeğin kurtarılması gerekir. Suspense buradadır. Krill, Hollywoodvari bir şekilde bebekten bir türlü kurtulamazken arkadan kurtarıcılarımız yetişir. Tabii ki son anda. Krill bebeği teslim ederken kendisinin arık bir mafya babası olacağı müjdesini alır. Ama artık roller değişmiştir. Kukla bir mafya babasından başka bir şey olamayacaktır. Zira, eşcinseldir, zayıftır. Klişeler burada bitmez. Filmin sonunda iyilik timsali Naomi Watts’ın bebeği evlatlık edindiğini görürüz, evinin bahçesinde mutlu bir şekilde. Bebek kurtulmuş, temsil ettiği masumiyet ve iyilkperverlik kazanmıştır. Happy end. Aile kurtulmuştur, moral değerler sapasağlamdır, Anna kirlenmeden, pis işlere burnunu sokmadan kurtulmuş, kurtulurken de bir bebeğin hayatını kurtarmıştır. Araya da parça olarak biz seyircilerin ilgisini çekecek dövmeler, BMW taklidi motosikletler, Rus mafya kültürü ve vaatler atılmıştır. Üzüntü ve muz kabuğu.

Salı, Aralık 11, 2007

yerim seni sosis


Bir yerlerde okumuştum, eğer yaptığınız yolculuk hakkında yazmıyorsanız, onunla ilgili görüntülerin üzerinde durmuyorsanız, resimleri arkadaşlarınıza göstermiyorsanız, o yolculuğunuz unutulur gider. Her ne kadar anlatacak birşeyleriniz olsa da, eski bir deyiştir, bilinir: verba volant, scripta manent, söz uçar yazı kalır. Ben de bu duruma müdahale edip en azından son Almanya (ve bir günlük Hollanda) yolculuğumun ne ifade ettiğini sizinle paylaşayım dedim: sosis. Havaalanından Düsseldorf Hauptbahnof (merkez tren istasyonu, ki bu da başka bir yazı konusudur) na gelir gelmez ilk işimiz istasyonda bir sosis dükkanı bulup o gocaman sosisleri üzerine ketçap, hardal neyin koyarak hüpletmek oldu. Küçük ekmeklerin içine konan sosisler haliyle iki taraftan da taşıyor ve siz hangi taraftan yemeye başlayacağınıza karar veremiyorsunuz. Tabii, sosis yeme konusunda uzmanlaşmış Almanlar gibi olmadığınız için de bu arada eliniz yüzünüz pisleniyor. Ama bitirdiği zaman değdiğini hissediyorsunuz. Bu yüzden de fırsatları kaçırmamaya çalıştık.
Neyse, yolculuktan gelene yediğiniz içtiğiniz sizin olsun, siz gezdiğinizi anlatın derler. Benim gezecek çok fırsatım olmadı, diğerlerini paylaşayım dedim.

Salı, Aralık 04, 2007

13

Fotoğraf, Hollanda'da bir otelde çekildi. Tamam, otellerin 13 numaralı oda takıntısını anlıyorum (hayır anlamıyorum aslında, zaten 20 odalı bir otelsin, 13 olsa ne olur, olmasa ne olur?) , bir kaç yerde 13'ü atlayıp 14'e geçtiklerini falan da okumuştum ama 12+1 muhabbetine girildiğine hiç vakıf olmamıştım. Aha işte örnek: 13 yerine 12+1.

-Oda numaranız mister?
-12+1.
-Peki ya sizin mösyö?
-Eee, 12+ 6
-?

Çarşamba, Kasım 07, 2007

televizyon



Sanırım Groucho Marx'ın söylemişti böyle bir şeyi: "Televizyon'u çok eğitici buluyorum. Ne zaman birisi televizyonu açsa öteki odaya geçip kitabımı okuyorum."

Ben de soruyorum, kim demiş televizyon işe yaramaz diye? Resim de kanıtım.

Bu arada resim utanmadan bir televizyon bahçesi yaratan ve bunu Guggenheim müzesinde yayınlayan video sanatçısı abimiz Nam June Paik'e ait.

Perşembe, Kasım 01, 2007

film teorisi

Hakkında yazdığım filmlerin neredeyse yarısı seyretmedim. Bundan utanmıyorum. Film tanıtımlarını yahut film hakkında yazılmış şeyleri okuyorum. Sonra da film hakkında bir teori geliştiriyorum. Filmi görmeye çekiniyorum zira filmi seyrettiğimde teorimin yanlış çıktığını görme ihtimalim var. İyi bir Hegelci olarak, tabii ki, gerçek deneyimi (filmi görmeyi) feda ediyorum.
Film teorisi hakkında Slovaj Zizek bunları söylüyor. Aslında, bana göre, herkesin farkında olmadan oluşturduğu ve içselleştirdiği bir film teorisi vardır. Eğer belirli bir türün, ya da film diliyle söylemek gerekirse janrın izleyicisiyseniz, yahut belirli bir film endüstrisi ürünlerini izlemeyi reddediyorsanız (misal, Hollywood sineması) bu teoriyi oluşturmuşsunuzdur. Festival izleyicisi olmanız bile belirli bir teoriye sahipsiniz demektir. Film seçerkenki kıstaslarımız bu teorinin ürünüdür. Bence, filmin yönetmeni o filmi seçme kıstasları arasında ilk sırada gelir. Oyuncular sonraki kıstastır. Eğer yönetmeni ve oyuncuları bilmiyorsam, filmi de duymadıysam (ki bu çok makul birşeydir, o kaddar film var ki) filmin gösterildiği festivallerdeki başarısı bir kıstastır. Cannes, Sundance, Berlin ve Venedik bunlardan en önde gelenleri benim için. Pek tabii ki tüm festivaller kıstas olamaz. Çünkü genelde filmin ait olduğu ülkenin "Oscar"ları atfedilen yerel festivaller her zaman doğru sonuç vermeyebilir. Son olarak, bu kıstasların hiç biri hakkında bilgim olmayabilir ama okuduğum, beğenilerini paylaştığım dergilerdeki referansları başka bir seçim kıstasıdır. Bu sayede pek çok güzel film seyrettim.

Kendimize göre seçim yapıyoruz ve o filme gitmiyoruz ama oturup gitmediğimiz film hakkında yorum yapmıyoruz ki. Kötüdür kategorisini sokup kurtuluyoruz. Çok muhterem güzel Zizek abimiz ise oturup yazı döktürüyor. Aramızda o kadar fark olsun artık.

Perşembe, Ekim 25, 2007

akvaryumdaki balıklar ve entarili teyzeler

Altgeçitte merdivenlerden aşağı inerken hemen sağımda gördüm yaşlı teyzeyi. Başörtüsü, tek renk iki parça uzun entarisi, elinde eski moda içiçe geçmiş klipsleri iterek açılıp kapanan çantasıyla merdivenleri teker teker iniyordu. Önünde ondan uzaklaşmış ceketli amcaya sesleniyordu : "Beey, bilmiyom buraları, kaybolurum bey!"
Ben bu entarili şişman teyzeleri hep akvaryumdaki balıklara benzetirim. Kendi yaşam formlarını kurdukları evleri akvaryumdaki balıkların dünyasına benziyor bir nevi. Bu teyzeler, sokağa çıkmayı sevmezler, çıktıkları nadir günlerde de ya bir düğün yahut nişan hazırlıklarına yardıma gidiyorlardır, ya da ilaç yazdırmaya. Dışarıya adım attıkları anda etrafı büyümüş korku dolu gözlerle kolaçan ederlerken biran önce işlerini bitirip evlerine geri dönmeyi düşlerler. İşlerini bitirip evin için adım attıklarında ise ilk iş olarak oturma odasındaki koltuğa çökerek öfleme ve poflama seansına geçerler. Huzur dolu yuvalarına geri dönmüşlerdir zira. Kalp atışları normale döner, hatta kendilerine ödüllendirerek bir yorgunluk kahvesi yaptıkları da olur. Bu durum dünyanın her hangi bir köşesinde aynıdır entarili teyzeler için. Örneğin Almanya'da, yaşadığı sokakta sahipleri Türkiyeli olan bir kaç dükkan dışında ne şehri ne de ülkeyi bilen, gezen türdaşları da vardır. Sosyal hayatları ve tüm dünyaları onlar için evlerinin içidir. Düzenleri bozulsun istemezler, kendi yetiştirdikleri hemcinsleri çocuklarının da hemencecik başgöz edilip başka bir akvaryuma transfer edilmesini arzularlar, bunun için planlar yaparlar.
Bununla beraber dört duvar arasında da olsalar yaşadıkları yerlerin büyük balıklarıdırlar. Evle ilgili herşeyin tek hakimidirler ve istediklerini elde edebilmek için entrikalar çevirirler, eşlerini parmaklarını uçlarında oynatırlar. Pek tabii eşlerine belli etmeden yaparlar bunu.

Salı, Ekim 23, 2007

morning guy

"Morning guy" diye nitelendirilenlerden asla olmadım. Hani o sabahları tüm neşesiyle güne mutlu ve enerji dolu başlayan, elinde kupası, kahkalarıyla ortalığı inleten, sağa sola koşuşturanlardan değilim. Yok, kıskanmıyor da değilim. Bazı insanlar da öyle olmalı belki. Ne bileyim, öğretmenseniz eğer, ders verebilmek için gerçekten de uyanık olmanız gerekiyor. Karşınızdaki öğrenci ise, oh la la! Koyuyor kafasını koluna, indiriyor göz kapaklarını. Karşınızda, size nispet yapar gibi. Geçenlerede şunu farkettim: Üniversite hayatım boyunca tüm sabah derslerinden kalmışım. Genelde dönem ortasından sonra hemen hemen hiç bir derse gidemez olmuşum.
Her insanın bir biyolojik saati vardır, bunu anlarım. Ama beni de anlamanızı istiyorum. Hiç de kolay değil, en verimli olduğum zaman uykuya yatmak. Zira tüm duyu organlarım açık. Cin gibiyim. Ama yatmam da gerekiyor, çünkü ertesi gün o döngüyü tamamlamak için erkenden, üfff ya.

Cumartesi, Eylül 22, 2007

boş

Önce aynadaki aksime bakıyorum. Sonra önümdeki boş sarı koltuğa. Bakışlarım daha da aşağıya kayıyor, havalandırma boşluğuna takılıyor gözlerim bu kez. Bir kez daha anlıyorum. Dünya ne yazık ki gerçek. Kulaklığımı takıyorum. Şarkının ilk nağmeleri başlıyor. Sağ tarafımda bir çocuk boş koridorda oyunuyor. Oynarken yanlışlıkla ayakları başka bir yolcunun alışveriş paketine çarpıyor. Çocuk utanıyor, kafasını omzuna gömerek annesine sığınıyor. Annesinin bir kolunu yakalarken alışveriş paketli yolcunun tepkisini bir gözüyle ölçüyor. Adam gülüyor. Çocuk da. Ben şarkıda kaybediyorum kendimi.

Pazartesi, Eylül 17, 2007

Perşembe, Eylül 06, 2007

Tiksinç bir yazı

Her şey Sex Pistols yüzünden başladı. Eğer Matlock bas gitar çalmayı bilseydi ve plaklarda onun yerine başkası çalmasaydı ve Sid Vicious Paul Anka’nın My Way’ini çığırmasaydı bunların hiçbirisi olmazdı. Vicious ölmenin sanatını yazmış bir intihar eylemcisiydi. Soyadının anlamı gibi tehlikeli, yine soyadının çağrıştırdığı gibi cıvık kaygan bir şahsiyetti. Punk hareketi hippi hareketinin reddi olarak doğmuştu. Ama hippiler daha güzel insanlardı. Sultanahmet’i de mesken tutmuştu bir zamanlar. Diğer yandan Sultanahmet’i mesken tutan hiç punk bilmiyoruz biz. 1967 yılında gazetelerde “hippiliğe özenen liseli kız bitlenince hippilikten vazgeçti” yahut “hippiler birbiriyle sevişirken tüm ısrarlara karşı koyan ve bekaretini bilek gücüyle koruyan kahraman Judocu Güler” tarzı haberlerle doluydu. Woody Allen’ın Bananas filmindeki gibi hep birşeyler eksik hisseden genç kız da hippi hareketeninin teorisyenlerinden olabilirdi ama onun için hep bir şeyler eksik kalacağı için vazgeçmişti. Zaten totoloji bütün 1 ve 0’ların, bütün 1 veya 0’ların birleşmesinden başka nedir ki? 1 ve 0’lar birleşince ölümsüzlük olur. Plato Şölen adlı eserinde yazmış. Her insan ölümsüz bir yiğitlik şerefine nail olabilmek için elinden gelen heşeyi yaparmış. Bazılar (bedenlerinde bereket taşıyanlar) ölümsüzlüğü üremek, kendi adlarını devam ettirmek sanırlar, bazıları da (canlarında bereket taşıyayanlar) ölümsüzlüğü verdikleri eserlerle, düşünceleriyle edinmeye çalışırlarmış. Siz hangisini tercih edenlerdensiniz bilmiyorum ama size bir tavsiyem var. Rüyalarınızı yazın, bol su için ve hafızanızı güçlü tutmak için önce sağ ayağınızı kaldırın, sol elinizle değin, sonra da sol ayağınızı kaldırın sağ elinizle değin. Bu zihin egzersizleri zihninizi zinde tutar. Kişisel gelişim kitabında okudum, oradan biliyorum. Tüm bunları yazınca birden aklıma eski bir dada şiiri geldi
Çikolata yiyiniz,
Beyninizi yıkayınız,
Dada dada,
Su içiniz.
Meğer bu şiir hafızamızı güçlendirmek için yazılmış. Nereden bilebilirdim. Yıllar sonra kitapçı da dolanırken bir kitap bulmam, onu karıştırmam, sonra yazmam ve yazarken bunu eski bir şiirle birleştirmem gerekiyormuş. Benim hafızamda çöp olmuş kardeşim bu arada. Çöp dedim de Sex Pistols geldi aklıma. Her şey Sex Pistols yüzünden başladı...

Cuma, Ağustos 31, 2007

cuk-gibi-oturan

En güzel cümleler bana hep otobüste, dolmuşta, gece yatağa uyumak için uzandığımda, banyoda mı gelmek zorundadır peki? Birşeyler yazmak için cümleleri kafamda kurarken, hep o en uygun, güzel sözcükleri aklıma yazarken gerekli ilham dolmuşta gelir de elim kağıda yahut klavyeye gittiğimde kaçıverir. Neydi o cuk-gibi-oturan sözcük derim kendime. Bırakırım neler düşündüğümü, o sözcüğün peşine düşerim klavye başındayken.
İnsanın bir iç ses kayıt cihazı olmalı.

Çarşamba, Ağustos 29, 2007

okudukça

"Okudukça yazmaktan uzaklaşabilir mi insan?" diye soruyor Erol, İstanbul'da Bir Merhamet Haftasında. Benim de cevabım evet, çünkü ben de canlı bir kanıtıyım bunun.

Ama neden diye sorasım geliyor? Neyi bekliyorum? Neden olmuyor, elim klavyeye gitmiyor, gidesi gelmiyor.

Yaz sıcakları deyip geçesim geliyor. Umarım öyledir.

Pazar, Ağustos 12, 2007

mizah-i Hegel

Çocuklarla evde yalnız kalan amca, onları eğlendirmek için kılık değiştireceğini söyler. Uzun bir süre bekledikten sonra ne olduğunu merak eden çocuklar alt kata indiklerinde maskeli bir adamın gümüş çatal kaşıkları bir torbaya doldurmakta olduğunu görürler. "Aaa, amca!" diye keyifle haykırırlar. "Yaa, bakın makyajım ne kadar güzel olmuş, değil mi?"der amca, maskesini çıkararak. Hegel mantığına göre mizah budur. Tez: Amca, hırsız kılığına girmiş (çocuklar güler); antitez: Gerçek bir hırsız vardır (okuyucu güler); sentez: aslında gerçekten amcadır (okuyucu aldanmıştır).

Salı, Ağustos 07, 2007

nostradamus

Bu Nostradamus'un ilk patladığı zamanlardı. Gazetelerde, dergilerde hakkında boy boy yazılar çıkıyor, üzerine kitaplar basılıyor, bu geleceği gördüğü iddia edilen şarlatanın yakın gelecekle ilgili kehanetleri her yere yazılıyordu. (Bilirsiniz, medyamız sağolsun, yurtdışı medyasında ne konuşuluyorsa hemen gündemimize taşır. Şimdilerde Secret denilen olgu gibi.)

Çok da umurumdaydı. Benim gündemimde değildi nasıl olsa. Neyse, bir gün Ankara'da Dost kitabevinde kitap bakarken elime Nostradamus'un kitabı, daha doğrusu bu bahsettiğim yakın gelecek kehanetleri (söyledikleri iddia edilenlerden yapılan yorumları) anlatan bir kitap geçti. "Yahu, dedim kendime, şuradan bir olay seçeyim, gerçekten de doğru çıkacak mı bakayım." O dönemlerde ABD'de başkanlık seçimleri vardı ve kehanete göre Bush ikinci defa başkan seçilecekti. Yıl 1992. Neyse seçimler oldu ve Bush tekrar seçilemedi, yerine Clinton geldi. Ben de mutlu bir şekilde, kendimce haklılığımın kanıtıyla (nasıl olsa hepsinin atmasyon (atmasyon da çok atmasyon bir kelime kardeşim) olduğu ortaya çıktığı düşüncesiyle) bu konuyu kendimce kapadım, kafamdan sildim.

Geçenlerde nereden estiyse aklıma geldi. Birden aydım. Bu Bush ikinci defa SEÇİLDİ. Bu sefer yanında bir W su vardı ama tekrar seçildi. İkinci defa (hem George Bush adıyla, hem de iki defa seçimi kazanmasıyla).

Yani Nostradamus'un kehaneti doğruydu. Biraz zaman almıştı ama doğru çıkmıştı.
Peki ben Nostradamus'a inanacak mıyım bundan sonra? Pek tabii ki değil. Ama bir daha kitabı elime geçerse bir kehanetin daha doğruluğunu kontrol edeceğim. (Buraya bir sırıtma efekti lazım.)

Salı, Temmuz 31, 2007

nasıl

b
ugÜn
e kadar
*** söylenecek***
herrrrrşey s
öylendi
,,,,,,,,
bunda
n
s?o?nra
NASILnasılnasılnasılnasılnasılnasıl
söy-
len-
di-
ği
dAhA
anlamlıdır
.

Perşembe, Temmuz 26, 2007

aşırı olan doğrudur

Aşırı olan doğrudur. Bu cümle, bu önerme birden zihnimde belirdiğimde (durup duruken, araba kullanıyordum) hemen ardından onu düşündüm. Bu cümleyi benden önce kaç kişi kurmuştır. Sonra da şunu: bir tek bana ait olan tek bir cümle kurmuş olabilir miyim (örneğin son cümleyi)? (Enis Batur'dan alıntı)

Ya ben sadece kendime ait bir cümle kurmuş olabilir miyim? Tümüyle gramatik, konuştuğum dilin sınırları içersinde. Aslına bakarsanız teorik olarak bir dilde kurulabilecek cümlelerin sayısını sonsuz (sayılabilir sonsuz) kabul edersek (Chomsky'ye selam) herkesin böyle bir cümle kurmuş olması olasıdır. Ama teorik olarak. Günde 200 kelime haznesiyle konuşanların hiç ama hiç zannetmiyorum böylesi bir yetiyi kullanabileceklerini ( bu da benden bir örnek olsun).

Siz de düşünün bakalım sadece kendinize ait bir cümleniz oldu mu?

Perşembe, Haziran 28, 2007

midye dolma ve tarkan

Kızılay'da tüp geçitin çiçekçiler tarafında gece 10 gibi midye tavacı bağırıyor:

-Midye dolmaya gel! Tarkan bile buradan aldı, 5 lira da hesap bıraktı, hayranlarım ödesin dedi.
Nerrrrde bu hayranlar?

Çarşamba, Haziran 27, 2007

şok güzel, şok.

“Şok güzel, şok güzel.”
Baktığı tarafa kafamı çevirdim, çok güzel diye nitelendirdiğinin ne olduğunu anlamaya çalıştım. Arabamız yol boyunca tarlaların yanısıra gidiyordu. Biteviye uzanmış tarların kenarından ilerliyorduk, bazen bir mısır tarlası, bazen buğday tarlası, bazen de pamuk tarlalarının yanından geçiyorduk. Bu sefer İtalyan arkadaşımızı heyecanlandıran ise bir ayçiçek tarlasıydı. Yabancı bir ülkede her gördüğüne "şok güzel” yaftası yapıştırmayı borç olarak gören birisiyle yolculuk ediyorsanız yol boyu pek de nadir duymayacağımız bir nitelemedir bu. Nereye gittiğimizi hatırlamıyordum, arabanın arkasında yolculuk bitsin artık diye içimden geçiriyordum. Ama bitmiyordu. Bir süre sonra dualar yerlerini ilenç cümlelerine bıraktı. Burada ne işimini olduğunu sorgulamaya başladım. Sonuçta yaptığım bu işi başka birisi de kolaylıkla yapabilirdi, benim gibi birisine gerek yok diye düşünüyordum. O yüzden kendimi standby moduna getirmeye, her sıkıldığımda, her yaptığımın zaman kaybı olduğunu düşündüğümde olduğu gibi içime kapanmaya, kendime dönmeye karar verdim. Önümdeki kitaba eğildim. Her kitap okumak bir yapbozu tamamlamaktır diye içimden geçirirken bir anda sıkılgan ruh halimden kurtularak İtalyan arkadaşıma garip gelebilecek bir neşeyle heyecanına katıldım. Durup içlerine dalmak istedim ayçiçeklerinin. Henüz olmamış ya da kavrulmamış olduğu için yumuşak çekirdek parçalarını, içlerini zorlanarak ağzımda döndüre döndüre çıkartıp mideme indirmeyi hayal ettim.
Neydi beni bu bön heyecana dahil eden, bilmiyorum. Belki bir yüz, belki de bu uzun ayrılığın son günü olmasıydı.

Cuma, Haziran 01, 2007

izbandut

Kim anlatmıştı ne zaman anlatmıştı (ya da bir yerlerde mi okumuştum) hatırlamıyorum. Bir arkadaşımın üniversite eğitimi için gittiği ABD’de kaldığı yurt pek mümtaz bir semtte değilmiş. Daha yurttaki 3. gününde odasında TV seyrederken kapıya dışarıdan birileri yüklenmiş, birkaç vuruşta kapıyı kırmışlar. Arkadaşım korkudan ağzı açık bir şekilde oturduğu yerden kalkamadan ne olduğunu anlamaya çalışırken içeri iki tane izbandut gibi zenci girmiş. Zenciler hemen TV’ye yönelmişler ve zencilerden bir tanesi kocaman televizyonu zorlanmadan kapmış ve ikisi beraber hiç gocunmadan rahat bir şekilde dışarı çıkmışlar. Arkadaş ne olduğuna tam idrak edememiş, tir tir titreyip olayın şokunu atlatmaya çalışırken, iki dakika sonra zencilerden bir tanesi geri dönmüş, ve sormuş:
Where is the remote kontrol ? (Uzaktan kumanda nerede?)

Perşembe, Mayıs 31, 2007

Düz Yazı 100 Blog

Yıllar önce Haydar Ergülen’in Express Dergisi’nde yazmaya başladığı bölümün adıydı Düz Yazı Yüz Yazı. Genelde şiir ve metin üzerine yazılan ağır metinlerdi bu bölümdeki yazılar. O dönem haftalık olan çıkan Express dergisinde hep merak etmiştim 100 yazıyı nasıl bitirebileceğini Ergülen’in. 100 yazı 100 hafta demekti. Ne var ki, Express çeşitli sorunlardan aylık hale gelince bitmesinin yılları bulacağını da düşünmedim değil. Ama zaten aylık olana kadar da bayağı bir bölüm yayınlanmıştı. Ergülen bitirdi bu yazıları ve hatta sonradan kitaplaştırdı da.
Dün bu blogdaki yazıların 99’u bulduğunu görünce hemen aklıma gelmişti Express’teki Ergülen’in bölümünün başlığı. Bugün, ne şans ki, Radikal’de Teoman (!), Ahmet Erhan’la yaptığı söyleşiye bu hatırlatmayla başladığında (Teoman, Haydar Ergülen’in bölümünün başlığını yazmamıştı, belki de hatırlayamamıştı) acaba oradan mı hatırladı diyenler olmasın diye söylüyorum bunları.
Bugün benim bu 100. blogum.
Kimsenin tavuğuna kışt demeden.
Teşne olmadan,
hayhuylara girmeden,
metazori olmayan, ama
elimi bloglamanın temiz sularında yıkayan kolaycı bir tavır sergilemeden...
Ne diyorum ben ya?
...
Ne diyorum ben ya?

Neyse saçmalama hakkımı kullanıyorum. 100 blogda bir olur, olmalı da.
Dedim ya kimsenin tavuğuna kışt demiyorum.
Evriibadi,
getap stendap, dontgivapdıfayt.

Çarşamba, Mayıs 30, 2007

yarın ne zamandır?

Orijinali Colonel Bagshot'a ait (Ekşi Sözlük sağolsun) Dj Shadow'un meşhur ettiği müthiş sevdiğim 6 days şarkısında geçer:
"Tomorrow never comes until it is too late"
Şunu düşündüm: Yarın veya ertesi gün zamana ait değildir, zaman bugündür veya geçmiştir, çünkü zaman yaşanmıştır, ya da yaşanmaktadır. Zaman ne olacağını bilemeyeceğimiz bir mefhum değildir, olmamalıdır, yıllar geçerken arkamızda bıraktığımız ne kadar tarih olsa da zaman bu anı da içerdiği için farklıdır. Keza, yarın olduğu zaman bugün halini alır, bugün olduğu zaman zamana aittir, yarın geldiği zaman çok geçtir, çünkü yarın artık bugündür (böyle bi dizi vardı, değil mi?).
(Aslında güftede geçen bu satır, şarkının Arap-İsrail 6 gün savaşına binaen savaş karşıtlığını desteklediğinden farklı düzlemlerde değerlendirilmeli.)

Klibini Kar Wai Wong'un çektiği şarkının YouTube linki bu:
http://www.youtube.com/watch?v=iZKeSNZhm18

Ama şarkının orijinal ve yavaş (belki de daha güzel) versiyonunu da içeren başka bir klip linki de şu:
http://www.youtube.com/watch?v=Y4Kfcbf9I8k

Salı, Mayıs 29, 2007

kapak


İngiliz Penguin yayınevi okurlarının karşısına güzel bir fikirle çıkmış (bkz:). Şimdilik sadece altı yazarın altı klasikleşmiş kitabını içeren bir serinin, i.e., Jane Austin'in Emma, Marcus Aurelius'un Düşünceler, Wirginia Woolf'un Dalgalar, Oscar Wilde'ın Dorian Gray'in Portresi, Grim Kardeşlerin Masallar ve Dostoyevsky'nin Suç ve Ceza'sınının, kapaklarını kendi zevkine göre hazırlamayı okuyucularına bırakmış. Böylelikle okuyucuya kendi yaptığı kapak tasarımını bu ünlü klasiklerin üzerinde görebileceği bir hediye olarak sunabileceğini düşünmüş.
Yukardaki kitap kapağı bir örnek.

Cuma, Mayıs 11, 2007

bir dakikalık

Bir Dakikalık Öyküler, Istvan Örkrny'nin kitabının adı. Kitap, adından anlaşılabileceği üzere kısa öykülerden oluşuyor. Kısa olmasına rağmen üzerinde düşündürten öyküler deyip oldukça basmakalıp bir tanıtım yapabilirdim ama lafı uzatmadan bir kıyak yapıp bir öyküsünü koymaya karar verdim:

Satış temsilcisi Jozsef Pereszlenyi, Wartburg (plaka numarası CO 75-14) marka aracını köşedeki gazete satıcısını önünde parketti.
“Bir tane bugünün Budapest Herald’ı lütfen.”
“Kalmadı.”
“O zaman dünkünü alayım!”
“Dünkü de yok ama yarınki var.”
"İçinde film rehberi var mı?”
“Hepsinde var.”
“Tamam, yarınkini ver öyleyse.”
Gazeteyi alıp arabasına yöneldi. Film rehberini buldu. Bir mühdet sonra methini çok duyduğu bir Çekoslavak filmi (Milos Forman’ın “Bir Sarışının Aşkları”nda karar kıldı. Film, Golgotha yolu üzerindeki Mavi Göl’de oynuyordu, ve bir sonraki matine ise beş buçukta başlıyordu.
Daha zamanı vardı. Ertesi günkü haberlere göz atmaya başladığında, satış temsilcisi Jozsef Pereszlenyi’nin, Wartburg marka aracı ile (plaka numarası CO 75-14) Golgotha yolu üzerindeki Mavi Göl sinemasına bir kaç metre kala hız limitini aşması yüzünden bir kamyonla çarpıştığını ve dikkatsiz şoför Jozsef Pereszleny’nin kazada öldüğü haberi gözüne çarptı.
“Pestilim mi çıkacak? dedi, kendi kendine.
Saatine baktı. Beş buçuk olmuştı bile.
Gazeteyi katlayıp cebine koydu, direksiyonun başına geçti. Golgotha yolu üzerindeki Mavi Göl sinemasına bir kaç metre kala hız limitini aşıp bir kamyonla çarpıştı. Zavallı adam cebinde ertesi günkü gazete ile öldü.

Çarşamba, Mayıs 09, 2007

shining ve yazı

Hikayeyi herkes biliyordur: Yazdığı kitabı bitirebilmek için karısı ve küçük çocuğuyla birlikte kışın kapalı olan, ağaçlarla çevrili dağ başındaki otele kışlık bakıcı olarak kabul edilen, hem iş hem de kitap için gerekli sessiz ortamı kollayan adamımız Jack Torrence bir süre sonra kafayı çizer ve elinde balta karısı ile çocuğunun peşine düşer. Odasına kapandığı saatler boyunca daktiloyla yazdığı kitabı bitirmeye çalıştığını düşündüğümüz Torrence’ın eserine filmin bir sahnesinde ulaşırız. Yaptığı keşifle şaşkınlıktan ağzı düşen karısının olduğu kadar bizim de gözlerimizin önünde sayfalar dolusu tekrar eden tek bir cümle vardır:
“All work and no play makes Jack a dull boy.”
O ana kadar yaratıcılık sıkıntısı çektiği için halet-i ruhiyesi bozulduğunu düşündüğümüz, belki de her yaratıcılık gerektiren işlerle ilgilenlerde empati uyandırabilecek olan Jack Torrence’ın artık geri dönülemez noktasıdır bu.
Gelgelelim bu sayfalar dolusu tek bir cümleyi pek çoğumuz filmde kullanılan, Jack’i o anki durumunu anlatan bir cümle olarak görmüştür. Keza cümle içinde geçen Jack’i de adamımızın kendisi sanmışızdır.
Ne var ki, işin aslı ise böyle değilmiş. Zira, “All work and no play makes Jack a dull boy” İngilizce bir deyimmiş. “Kwai Köprüsündeki Nehir” filminde de geçen bu deyim sürekli olarak yaptığı işe zaman harcayan, ara vermeyen insanların bir süre sonra sıkılacağını, köreleceğini anlatan, bu yüzden de insanların arada sırada dinlenmesinin iyi olacağını belirtmek için kullanılıyormuş. İlginç olan filmin İtalyanca versiyonunda bu tekrar tekrar yazılmış cümle, "Il mattino ha l' oro in bocca" deyimiyle (“Erken kalkan yol alır” anlamına geliyor), Almanca versiyonunda "Was Du heute kannst besorgen, das verschiebe nicht auf Morgen" (“Bugünün işini yarına bırakma”), İspanyolca aslında "No por mucho madrugar amanece más temprano" (Erken kalksan da şafak hemen sökmeyecek), Fransızca versiyonunda da "Un 'Tiens' vaut mieux que deux 'Tu l'auras'" (Eldeki bir kuş, çalıdaki iki taneden yeğdir; Elindekinin kıymetini bil) olarak, Kubrick’in de onayıyla, çevrilmiş.
Bu arada farklı yerlerde de göndermesi var. Örneğin Simpsons’da Homer Simpson’ın “No TV, no beer make Homer go crazy” şeklinde bir cümlesi, bu filme bir gönderi. Zira, Merge bu cümleden sonra eline bir beyzbol sopası geçiriyor.
Buraya kadar ki meramın tek bir amacı vardı aslında.
Bilge Erenus'un Gece adlı kitabının son cümlesidir, daha doğrusu sorusudur: "Bunları yazmakla çıldırmaktan kurtulunur mu?" Shining’e bakınca kurtulunamazmış diyesimiz geliyor. Gelgelim, bu film zaten korku sinemasının bir örneği, hem de çok güzel bir örneği, olarak sinema tarihinde yerini alıyor. Bana kalırsa, insanın yazmakla kurtulunamayacağı bir dünya gerçekten korku dolu olurdu.

Salı, Mayıs 08, 2007

shining: sorunun cevabı

All work and no play makes Jack a dull boy. All work and no play makes Jack a dull boy. All work and no play makes Jack a dull boy. All work and no play makes Jack a dull boy. All work and no play makes Jack a dull boy. All work and no play makes Jack a dull boy. All work and no play makes Jack a dull boy. All work and no play makes Jack a dull boy.
All work and no play makes Jack a dull boy. All work and no play makes Jack a dull boy. All work and no play makes Jack a dull boy. All work and no play makes Jack a dull boy. All work and no play makes Jack a dull boy.

All work and no play makes Jack a dull boy. All work and no play makes Jack a dull boy. All work and no play makes Jack a dull boy. All work and no play makes Jack a dull boy. All work and no play makes Jack a dull boy:
-All work and no play makes Jack a dull boy.
-All work and no play makes Jack a dull boy.
-All work and no play makes Jack a dull boy.

All work and no play makes Jack a dull boy. All work and no play makes Jack a dull boy. All work and no play makes Jack a dull boy. All work and no play makes Jack a dull boy. All work and no play makes Jack a dull boy. "All work and no play makes Jack a dull boy." All work and no play makes Jack a dull boy.
All work and no play makes Jack a dull boy.
All work and no play makes Jack a dull boy. All work and no play makes Jack a dull boy. All work and no play makes Jack a dull boy.
All
work and
no play
makes
Jack
a
dull
boy.
All work and no play makes Jack a dull boy. All work and no play makes Jack a dull boy.

Çarşamba, Mayıs 02, 2007

Gemici Cem

Bir arkadaşımın başından geçen hikayedir:
Arkadaşım, bu aralar albümü de çıkan bir grubun üyesiyle bir gece önce takılmıştır. Kafaların dumanlı olduğu bir sırada grubun üyesi Haşmet, arkadaşımın cep telefonunu kullanarak grubun diğer bir üyesi olan Cem’e mesaj çekmiştir. Yalnız, mesajı grubun üyesi olan Cem’e değil, yanlışlıkla, başka bir Cem’e göndermiştir. Ertesi gün mekandan ayrıldıktan sonra hiç bir şeyden haberi olmayan arkadaşımın telefonu çalar:
-Merhaba, dün akşam bana bir mesaj atmışssınız, ama ben sizin kim olduğunuzu çıkaramadım.
- Mesaj attığımı hatırlamıyorum. Ben Fatih’im, siz kimsiniz?
-Ben Cem.
Cem adını duyunca arkadaşım uzun zamandır görüşmediği kuzeniyle görüştüğünü zanneder.
-Aaa, Cem nasılsın? diye olaya girer, kendinden falan bahseder, hoş beşten sonra konuştuğunun kuzeni Cem olmadığı anlaşılır.
-İyi ama sen hangi Cem’sin?
-Ben Gemici Cem’im.
-Allah Allah, öyle birini tanımıyorum. Sana nasıl bir mesaj gelmiş?
-Seni çok seviyorum. Grubunuzun hastasıyım gibi bir şeyler.
O sırada arkadaşım uyanır, Allah’tan grupta başka bir Cem olduğunu bilmektedir.
-Haa, o mesajı muhtemelen dün gece Haşmet çekmiştir, diğer grup arkadaşı Cem’e.
-Aaa, Haşmet sen misin?
-Yok, ben Fatih dedim ya. Yanlışlıkla sana gelmiş mesaj.
-Haa, o zaman Haşmet’in telefonu var mı sende?
Haşmet’in telefonu verilir ve kurtulunur Gemici Cem’den.

Cuma, Nisan 27, 2007

tanrı'nın 9 milyar adı

“Tanrı’nın 9 Milyar Adı”, Arthur C. Clarke’ın 1953 yılında yayınlanmış o zamanlar oldukça ün kazanmış bir kısa hikayesinin adı. Hikaye Tibet’te geçiyor. Bir Budist manastırında rahipler 300 yıldır tek bir proje üzerinde çalışıyorlardır: Tanrı’nın tek ve gerçek adını bulmak. Bunun için kendilerine ait bir sistem geliştirmişlerdir. Eğer Tanrı’nın yazılabilecek tüm olası kombinasyonlarına ulaşırlarsa, ki bunlardan yaklaşk 9 milyar tane vardır, olasılıklardan bir tanesi Tanrı’nın gerçek adı olacaktır. İnanışlarına göre Tanrı’nın adı dokuz harfi geçmeyecektir ve yine kendi dillerinin özelliğinden aynı harften üç tanesi yan yana gelemeyecektir. İşlerinin zorluğundan ve kendi hızlarına göre 15 bin yılda bitirebilceklerini düşündüklerinden olacak kendilerine tüm olası kombinasyonları yazabilme yeteneğinde olan bir bilgisayar almaya karar veriyorlar. Bu iş için de hem bilgisayarı yüklenmesini, hem de programı yazdırabilmek için iki Amerikalı programcı kiralıyorlar. Başlarda neyin peşinde olduklarını bilmeyen programcılar işlerinin bitmesine yakın gerçeği öğreniyorlar. Tanrı’nın olası tüm 9 milyar ismi yazıldıktktan sonra evrenin sonu gelecektir. Yaptıkları işten korkan Amerikalı’lar, programın işlemini bitirmesine saatler kala Manastırdan kaçmayı başarıyolar. Ayarladıkları uçakla ülkelerine geri dönerken uçakta kurtulmuş olmanın sevinciyle konuşrlarken birden bir tanesi gözünü göğe dikiyor. Diğeri ne olduğunu anlamak için kafasını uzattığında gerçekle karşılaşıyor:
Yukarıda, tüm yıldızlar, teker teker sönüyordur.

Hikaye ne kadar naif değil mi? Şu an yazılabilecek küçük bir algoritmayla 3 dakikada çözülebilecek bir sorun, henüz elli sene öncesinde ne kadar da tahayyüllerin ötesindeymiş. Baudrillard’ın dediği gibi bilgisayarların evrenin sonunu getireceği gerçeğini şimdi daha katı temeller üzerinde yaşıyoruz.
Dünyanın sonu artık 3 dakika ötede.

Cuma, Nisan 13, 2007

hazin'e

Asansörden indikten sonra karşılaştım onlarla. İki küçük kız, ikisi de pembe giymiş, 3-4 yaşlarında, fütursuzca birbiriyle oynuyorlar. İki ''pışt''ım yetti ilgilerini çekmeye. Eğildim, göz hizasına geldim. Hemen anlatmaya başladılar heyacanlı heyacanlı. Kimseye söylemezsem bir sır vereceklermiş. Söylemem dedim. İkisi de aynı anda anlatmaya başladı. Ellerinde bir hazine varmış. Kimseye göstermiyorlarmış, sadece bana göstereceklermiş. Sıkı sıkı ellerinde tutuyorlardı, ısrar ettim, açtı bir tanesi avucunu. Küçük beyaz çakıl taşları. "Ama", dediler, "içlerinden bazıları parlıyor, hazine onlar işte". Ne kadar mutluydular, hazineleri onlara yetiyordu. Ve ne kadar hazin ki bize, hiç bir şey yetmez oldu.

Perşembe, Nisan 12, 2007

gör

Ben bugün sedeften kutular, demirden sandıklar, fildişi heykeller, yaldızlı kubbeler, samandan korkuluklar, elmas yüzükler, inci küpeler, benzersiz yüzler görmedim. Ben kaftanlar giymedim, rahlede yazmadım, kırmızının neden kırmızı olduğunu, rüzgarın nerede başlayıp, nasıl bittiğini, neden elle tutalamadığını sormadım. Ben bugün yol çizgileri, elektrik direkleri, gölgesini yakalamaya çalışan bulutlar, bozkırda yalnız ağaçlar gördüm. Ben bugün görmemem gereken şeyler gördüm.

Çarşamba, Nisan 11, 2007

EPA davası

ABD’de sonucu merakla beklenen dava nihayet sonuçlandı. ABD Anayasa mahkemesi Çevre Koruma Ajansı (EPA)’nın otomobillerden salınan zehirli gazların denetim altına alınması konusunda yetkili olduğuna karar verdi. 12 eyalet ve 13 çevre grubunun açtığı davadan çıkan karar, küresel ısınmanın bir numaralı nedeni olan ama ekonomik nedenlerden dolayı eyleme geçmeyi reddeden Bush yönetimini bir kez daha sıkıştırmakla kalmadı, başta Kaliforniya ve New York olmak üzere kendi salınım kriterlerini belirlemekte olan diğer eyaletlerin önünü açtı. Mahkemenin dava sonucunda aldığı kararlardan en önemlisi, Çevre Koruma Ajansı’nın Temiz Hava Yasası altında bu yetkiyi kullanmak istememesi halinde (Bush yönetimi veya otomobil üreticilerinin baskısı ve de Temiz Hava Yasası’na göre karbondioksitin ve diğer gazların kirletici sınıfında yer almamasından dolayı ısınmaya neden olan gazların denetim altına alınması konusunda yetkisiz olunduğu savı) bunu bilimsel bir temele oturtması gerektiğine hükmetmesiydi. Yani Çevre Koruma Ajansı, iklim değişikliğine neden olan sera gazlarını düzenleme konusundaki çekincelerini bilimsel temele oturt(a)madığı sürece bu gazların salınımı konusunda harekete geçmek zorunda. Bilindiği üzere Bush yönetiminin ve büyük şirketlerin küresel ısınma konusunda harekete geçmeme nedeni olarak iklim değişikliğinin insan kaynaklı olduğuna dair net bilimsel bulguların olmadığı iddiası gösteriliyor.
Peki bu davanın önemi ne, bizi de ilgilendiriyor mu derseniz cevabım evet. Zira, dava sonucunda tüm ABD'de uygulanacak yaptırımlar, önce belirli eyaletlerden tüm ABD'ye, sonra da otomobil sektöründen tüm diğer sektörlere kaymasıyla, ABD'nin dümeninde giderek Protokol'ü yürürlüğe sokmayan Avustralya'nın, Protokol'ü kullanarak herhangi bir yaptırım uygulamayan Çin ve Hindistan'ın ve Protokol'e ilgisiz kalan Türkiye gibi ülkelerin büyük abilerinden gelecek baskılar sonucunda küresel ısınma konusunda ciddi adımlar atmasına neden olacak.

Cuma, Nisan 06, 2007

alıcı

Lütfen alıcılarınızın ayarıyla oynamayın.
Dediklerine göre 1 saat boyunca durmaksızın bakarsanız göz bozukluğunuz kalmıyormuş.
Gerçekten de çok rahatsız edici bir fotoğraf. İşkence gibi.

Salı, Mart 27, 2007

berrak

Uzun zamandır ilk defa zihnimin berrak, düşüncelerimin kesintisiz olduğunu hissediyorum. Mutluluk kaynağı olduğunu düşündüğüm şeyin aslında tüm mutsuzluklarımın nedeni olmasının farkına varınca rahatladım sanırım.

Cumartesi, Mart 10, 2007

yığın


Chomsky’nin matematikten asıl edindiği yeni kavram, genelleştirme ve kuramsallaştırmaydı: Dilbilimciler artık öyle kural ve tanımlar bulmalılar ki, bunlar bir dildeki tüm olası cümleleri oluşturabilmeli, ama olmayacakları dışlamalıdır. Yalnızca böylesi bir üretici gramer, dili tutarlı yorumlamayı ve çözmeyi sağlayacaktır.
Yukarıdaki kelimeler yığını böyle bir kural ve tanım silsilesinin örneği (Resmi büyütmek için üzerine basabilirsiniz). Dilin içinden çıkan bu kurallar, basit bir mantıkla, bir dilde yazılabilecek en uzun cümleyi sonsuz kelimeden oluşacak hale getirebilir. Her ne kadar düşüncemizin sınırları dil olsa da bir dilin kurallarıyla oluşturulacak cümlenin sınırsız olması garip değil mi?

Çarşamba, Mart 07, 2007

gol

Yazıyı sonra tekrar ekliyeceğim.
(bi süreliğine askıya aldım..........)

Salı, Mart 06, 2007

resim ve tasvir (1)'e öykünme


Aylar önce New Yorker dergisinin web sayfasında dolanırken bir filmle ilgili yapılmış bir ilüstrasyon görmüş; bir anda gelen fikirle o filmin konusunu, içeriğini sadece ve sadece o ilüstrasyona bakarak çıkarmaya çalışmıştım. Film hakkında başka hiç bir şey bilmiyordum, tek tahmin edebildiğim ilüstrasyonda karşıma çıkan Tommy Lee Jones'un filmin oyuncularından birisi olduğuydu. (http://oyleveyaboyle.blogspot.com/2006/02/resim-ve-tasvir-i.html)

Dün akşam elime bu adını bilmediğim, gerçek afişini görmediğim film geçti. Elime ilk aldığım anda bu filmin o film olduğunu anladım. Tommy Lee Jones'un yüzündeki o ifadeyi gördüğüm anda anlamamam imkansızdı zaten. 2005 yapımı, The Three Burials of Melquiades Estrada adlı film benim için bir yapbozun parçalarının tamamlanması gibiydi. İlüstrasyonun gerçek afişle ilgisi yoktu ama kafamda sanki saklı bir kutuda gün ışığına çıkmayı bekleyip dururmuşcasına bu kadar hızlı gelmesi beni şaşırttı.

Neyse konumuz, filmle benim tahminlerim arasında ne kadarlık bir uyum olduğu. Evet, gerçektende bu bir intikam ve kaçırma filmi, ilk doğrum bu. "Ellleri bağlı ve çölde ölümünü bekleyen, artık bilinmez hangi hata sonucu yakalanmış ve tutsak edilmiş birisinin hikayesi." derken aslında hikayenin hangi tarafın, kaçırılmış sınır devriyesinin mi, arkadaşını öldürdüğü için sınır devriyesini kendisiyle birlikte Meksika'ya götüren, tek arzusu arkadaşının cesedinin karısına vermek ve onu doğmuş olduğu topraklarda ("reklam tabelalarının altında değil") gömmek isteyen Pete Perkins' (Tommy Lee Jones)'in mi olduğunu bilmem imkansızdı. Pete Perkins gerçekten de daha önce yazdığım gibi "zorlukla görevini yerine getirip getirmeme kararı vermektedir" midir bilemiyorum, gerçekten de ilk andan itibaren öldürmek gibi bir fikri var mıydı bilemiyorum ama bu Odysseia ikisi için de birşeyleri değiştirmiştir, biliyorum.
Son not: senaryosunu Paramparça- Aşklar Köpekler den bildiğimiz Guillermo Arriaga'nın yazmış bu filmin.

Perşembe, Şubat 22, 2007

metafor

Goethe'nin "Yeşil Yılan ve Güzel Leylak" adlı masalında (evet Goethe masal da yazmış) iki bölgeyi ayıran bir nehirden bahseder. Bu nehiri geçmek için iki yol vardır. Bunlardan bir tanesi botla geçmektir. Ama bot sahibi geçiş için değişik istekleri olan birisidir. Diğer yol ise, devin gelmesini beklemek ve gölgesinin nehir üzerinde hayali bir köprü oluşturmasını beklemektir. Bu köprü bir metafordur, imgelem gücüne yari bilinçsel bir güzellemedir.

Anlatılacak hikayelerin de uçup gitmesini zorunlu kılıyor bu durum. Oysa. Oysa tek tek harflerle kuracaktım onunla aramdaki o köprüyü.

Salı, Şubat 06, 2007

clémentine gözlerini kapattığında

Clémentine adını duyunca ürperiyorum. Çocukluğumuzun çizgi filmi, ama öyle bir çizgi film ki hakkında aklımda kalanlar çok olmamasına rağmen ben de gizliden bir travma yaratmış olsa gerek çünkü müziğini tekrar duyunca o günlere geri döndüm: o eşsiz müziği (ki şu an dinliyorum), ne olduğu bilinmeyen kötü bir ruhu (Malmoth), Clémentine hep en ihtiyacı olduğu anlarda yardım eden güzeller güzeli bir hatunu (Hémera) hatırlıyorum. Hep kötü birşeyler olurdu ama Clémentine son anda kurtulurdu bu kötü ruhtan. Sanki iyiyle kötünün savaşı verilirken bizden de taraf tutmamız istenirdi Clémentine uçağıyla tüm dünyayı dolaşırken; kah sirkteki hayvanlara zalimce davranılmasını engellerken, kah Afrika'da yaşam otunu ararken.

Benim için hatırlattığı dönem cumartesi sabahları kardeşimle ve arkadaşlarımızla gittiğimiz mekanda bilardo veya masa tenisi oynarken oyuna ara verip diziyi seyredişimiz, hesabı babama yazdırışımız, spor salonunu dilediğimizce kullanışımız, kocaman futbol sahasında istediğimiz gibi koşturmamız, bisikletle koca bir alanın etrafında dolaşımız, herşeyin o yaz sıcağının altında bizim elimizin altında olması ve en çok zevkin çıkaranın yine biz olmamız.
Clémentine, quand tu fermes les yeux
Clémentine gözlerini kapattığında...
Ben de kapatıyorum ve hatırlıyorum.

Salı, Ocak 30, 2007

Demek ki

Kendimi onun yanında çok acemi ve toy hisseder, bu yüzden de olduğumdan daha becereksiz davranırdım.
Hayatın sandığımızdan daha derin, dünyanin daha anlamlı bir yer olduğunu hissetmek için insanın gece yarisi çarpan pencerelerin gürültüsü, perdeler arasından karanlık odanın içine esen bir rüzgar ve gökgurültüleriyle uyanması mi gerekiyor?

Pazartesi, Ocak 29, 2007

tutuklunun ikilemi

Akıl Oyunları filminin bir sahnesinde bara yeni giren bir kız grubuna aralarında John Nash'in de olduğu bir erkek grubu ilgi gösterir. Ama bu ilgiyi en çok çeken içlerindeki en güzel kızdır. Hepsi bu kıza olan ilgilerini belli eder, diğerlerini kaale almaz. Ama Evraka! John Nash'in aklına birden bir pırlıtı gelir. "Eğer hepimiz en güzel kıza ilgi gösterirsek, aramızda sadece birisi başarılı olur, diğerleri açıkta kalır. Eğer aramızda anlaşır kızları bölüşürsek herbirimizin şansı daha çok olur." Sonrasında Oyun Teorisini geliştirerek ünlenecek bu şizofren matematikçinin bahsettiği şey rekabetin ve işbirliğinin kullanabileceği bir denge kavramıydı.
Buna uygun bir senaryo ise tutuklunun ikilemi senaryosu. İki şüpheli bir soygun sonrasında tutuklanmışlardır, ve ayrı odalarda sorguya çekilmişlerdir. Sorguyu yapan polisler şüphelilere bir öneride bulunurlar. Eğer süphelilerden birisi suçunu itiraf eder, diğer süpheli reddederse, suçunu itiraf eden serbest kalacakken diğeri 10 yıl ceza alacaktır; eğer suçu ikisi de reddederse beşer yıl, eğer ikisi de itirafta bulunursa ikişer yıl alacaktır. Bu durumda tutukluların nasıl cevap vereceği, ya da nasıl bir strateji geliştireceğine dair bir yaklaşım bulmak gerekmektedir. Birbirlerinden habersiz karar vermek zorunda kalan şüphelilerin vereceği en makul karar itiraf etmektir. Bu sonuç Nash dengesini verir, zira her iki şüpheli de rakibinin itiraf stratejisi karşısında kendi stratejisini değiştirmek istemez.

Çarşamba, Ocak 24, 2007

301 kere

Bir ölümün ardından ne söylenebilir ki? Söyleyenler, kalemi güzel tutanlar, sevdiklerimiz yazmışlar ardından Hrant Dink'in. Aynı şeyleri söylemek istemiyorum.
Sadece Türkiye'de bu ortamın yeşermesine izin verenler; milliyetçiliği kendi arka bahçeleri olarak görüp yapılanlara ses çıkarmayanlar, içten içten destekleyenler, doğrudan destekleyenler; önce dini keşfedip müslüman, sonra ırkı keşfedip ulusalcı-milliyetçi-yurtsever-vatansever olanlar, bunları kendi politikalarına alet edenler; farklı düşünenlere, farklı kimliklere, farklı olan herkese, herşeye vatan-haini yaftası yapıştıranlar; gündelik hayatlarını komplo teorileriyle doldurup," Türk'ün Türk'ten dostu yok, bizi bölmek istiyorlar" zavallılığında hayatı görenler, e-postaları bu zırvalarla dolduranlar, birbirlerine "okuyun, okutun" diye iletenler; cinayeti milliyetçi duygularla işlemiş diyerek gizli onay verenler, verebilenler; onlar değişmeyecekler.
Ama Ermeni'yiz, Ermeni kalacağız diyenler de olacak.

Cuma, Ocak 19, 2007

Televizyonda

Kars'ta gezici film festivalinden bahsediliyordu. Ekrana Kars'taki etkinliklerden bahsederken barımsı bir ortamda bilindik tınıları söyleyen çok hoş, güzel bir kadın çıkıverdi. İçimden Kars'ın gece hayatının renkli olduğunu geçirdim. Kamera şarkıyı söyleyen kadına doğru yaklaştığında, televizyondaki sesten bir milisaniye önce kafamda patlayaverdi: Şarkıcı Vildan Atasever'di. O, şarkıyla beraber bir o yana bir bu yana dönerken, vucudunu takip eden sarı saçları da salınıyordu. Replikas'ın elemanlarını da farkettim bir süre sonra. Kars'ta Replikas şarkıları söyleyen güzel mi güzel bir şarkıcı kız. İlgi çekebilirdi, ünlü olmasalardı.