Felsefe, çevre, politika, futbol, mutlaka ama mutlaka sinema. Biraz ondan, biraz bundan, canı istedikçe çıkan blog. Hayata dair ama tabii ki bana ait. Evet, isyan!

Çarşamba, Kasım 03, 2010

ararat'ın hikayesi

Atom Egoyan'ın Ararat (2002) filmi birbiriyle koşutluk içerisinde bulunmadan dört ayrı kuşağın (ressam Gorky, yönetmen Saroyan, araştırmacı Ani ve oğlu Raffi ile üvey kardeşi / kız arkadaşı Celia) dört ayrı tarihsel süreçte (gümrükte Ani'nin başından geçen soruşturma, bu soruşturmadan bir yıl önce gerçekleşen filmin çekim süreci, Gorky'nin atölyesinde annesinin resmini yapışı süreci ve Gorky'nin çocukluğu/resme konu olan fotoğrafının çekildiği dönem) ana tema olarak Ermeni kırımının işlendiği bir film. Filmin temel meselesi olarak soykırımın nasıl anlatılacağı, yeni kuşaklara aktarılacağı tezi var (Biraz daha yukardan bakarsak aslında bir soykırımın nasıl anlatılabilceği meselesi olarak da görebiliriz Egoyan'ın derdini. Lanzman'ın Yahudi soykırımı üzerine çektiği filmi Shoah'ta olduğu gibi soykırımı onlarca yıldan sonra Auschwitz'in yakınındaki köylere giderek orada soykırımın izini ropörtajlarla sürerek, bu ruhun hala o topraklarda olduğunu hissettirerek yapılabilir. Zira nasıl ki edebiyat sadece söylenebilir olanını söylenmesi sanatı ise sinema da sadece ve sadece gösterilebilenin gösterildiği bir sanat olmalıdır (Evet, bu bir pipo değildir!)). Ararat, kişisel bellek üzerinden toplumsal belleğe ve oradan da büyük anlatıya, yani kırıma nasıl ulaşılacağının, tarihi en doğru anlatma hakkına kimin sahip olduğunun sorusunu barındıran bir film. Film tarihi yeniden kurarken, kişisel anlatılar üzerinden bireysel belleğin olduğu kadar kolektif anlatılar üzerinden toplumsal belleğin de izini sürüyor ve esas derdinin bir kimliği nasıl kurabileceğini sorgulamak olduğunu çeşitli vasıtlarla gösteriyor. Dolayısıyla soykırım ve bunun üzerinden işleyen kişisel hikayeler (toplumsal) kimliğin kuruluşuna hizmet ettiğini ifade ediyor.

Filmdeki "film içindeki film" bölümü aslında tarihsel anlatılarda kurgunun bir temsili olarak değerlendirilebilir. Zira bu bölümde yönetmen gerçekte olmayan olayları da filmine koyarken (ressam Gorky'nin çocukluğundaki kahramanlığı gibi), mümkün olmayan durumları da keyfince gösterebildiğini, dolayısıyla da kurgunun gücünü ve easında güçsüzlüğünü hicvediyor; örneğin Van'dan görünmeyen Ağrı Dağı'nı filminde görünür kılıyor. Bu durum aslında Egoyan'ın zeki bir şekilde soykırımın filmi nasıl yapılamaz sorusuna verdiği cevap. Diğer anlatı düzeyleri mikro tarihsel yapıları içinde barındırıyor, ki bu da kişisel düzeylerin bir temsili.

Cuma, Ekim 22, 2010

İletişim Üzerine ve Altına-LJG

Altı Kere İki'den:

Bir masada üstünde kahve fincani, ortada bir küllük, konuşan iki adamin elleri..
(kesme; kafesinin içinde oynayan bir çocuk)
- Bak, bu bir savaş tutsağı..
(kesme: tasmasiyla köpeğini gezdiren bir adam)
- Bak, bu bir telefon.
- Nasıl yani?
- Burada bir alıcı ve verici var, aralarındaki kablo aracılığıyla iletişim sağlıyorlar..
(kesme: bir fabrikada çalışan işçiler)
- Bu bir seks filmi.
- Hadi canim, o nasıl oluyor?
- Burada sevgiyle işlemesi gereken bedensel bir üretim faaliyeti var, ama sevgi iş tarafından öldürülmüş. Bu bir seks filmi...

Perşembe, Eylül 23, 2010

tophane / tımarhane

İranlı Kürt yönetmen Bahman Ghobadi'nin İran'ın yeraltı müzik hayatını anlattığı filmi Kimsenin İran Kedilerinden Haberi Yok (No One Knows About Persian Cats, 2009) filminde bir duvar yazısı aklıma geliyor:

is entertainment killing our children
or is
killing entertains our children?
[çocuklarımızı öldüren eğlence mi
yoksa
öldürmek mi çocuklarımızı eğlendiriyor?]

Bugün Tophane'de yarın başka bir yerde veya dün cinnet vatanımızın herhangi bir yerinde. Önemli olan farklılıklara, ötekilere gösterilen fiziksel tepkinin her yerde olması. İşin sınıfsal sorunu da dile getirildi Tophane'de galerilere saldırıdan sonra. Doğrudur, sınıfsal değişime duyulan tepki de vardır, katılırım, ama kimsenin tavuğuna kışt demeden de farklılıklara tahammülsüzlüğün ifade ediliş şekli artık oradakinin, uzaktakinin yaşam tarzına duyulan öfkenin masum sonucu olarak değerlendirilemez diye düşünüyorum. Herkesin iktidar kavgasından kendine bir pay çıkardığı, ezebildiğini ezdiği bir ülkede ne kadar zor en temel haklardan bahsetmek?

Herkesin bir eğlencesi var, bazıları sanattan zevk alıyor, bazıları ise saldırmaktan deyip mi geçeceğiz?

Pazar, Eylül 12, 2010

mahalle argosu

Kocakarı yerine cazır, cangoloz, dudu; hafifmeşrep kadına fırkıtma, kırıklı, totomlık, yalık, sagar-ı gerdan; fahişelere ayakkarısı, yalama, paçoz, süflü, löpçük; tombul kadına bıldırcın, hoşor; çirkin kadına kakanoş, gurabi, mırmıik boza; evde kalmışa küflü küpecik, patlıcan turşusu, kalık, köhnemiş peymane; metres yerine zamazingo, gaco, vıngır; ay yüzlü delikanlılara sakız muhallebisi, mahlep, zencefil; sofulara çerah, davlumbaz, dü-alem; harfendazlara kavruk, yalpa, dil iti; saraylılara kafes bülbülü, şazkaz, karakuşi; sözünde durmayıp riayakarlık edenlere meddü cezir, kıvırdak, ehl-i nar; gözünü budaktan esirgemeyenlere fitil otu, koç başı; pintilere fukara devesi, hurda akçe; nazik tabiatlılara hanım iğnesi, iğne oyası, yassı kadayıf... (Pinhan'dan)

Pazartesi, Ağustos 30, 2010

o kadar hızlıydı ki..

o kadar hızlıydı ki sahadaki topun sağından atıp solundan geçerdi.
(birden aklıma geliverdi)
(ki bu daha başka bir şeyi aklıma getirdi: enis batur'un dediği gibi size ait bir cümle olabilir mi tüm hayatınız boyunca sadece sizin dile getirdiğiniz? örneğin yukardaki cümle gibi..

Çarşamba, Ağustos 25, 2010

sevilesiler

gelmesen önemli değil,
gelsen önemli olurdu.
gelmemen benim büyük yalnızlığımı doldururdu.
özdemir asaf

Salı, Ağustos 24, 2010

aklımda takılı şarkı

''Şimdi artık...''
Eli ağzında dikkatle dinleyenler,
kollarını bağlamış dinliyor gibi yapanlar,
''seni koklar yalnızlığım..''
önündeki laptopa bakıp konuşanla bağlantısını tümüyle kesenler,
pür dikkat dinleyip konuşanın her söylediğini kafasıyla onaylayanlar,
''seni arar, seni sorar...''
şalıyla oynayıp yanındaki elleri bağlıya birşeyler söyleyenler,
aldığı notları gözden geçirip konuşandan sonra söyleyeceklerini ezber edenler,
herşeyden habersiz, güya sakladığı cep telefonundan mesajlarını kontrol edenler,
Avrupa'nın dört bir tarafındaki ünivesitelerden arzı endam eden Felemenk veya Valon Belçikalı, Katalan, Fransız, Norveçli, Alman, İranlı, İskoç, Kırgız, Hırvat, İtalyan... öğrenciler
ve sıkıldığı için bloguna yazı yazanlar..
''sevdaaaaaaaa çiçeği...''

Cumartesi, Ağustos 14, 2010

Ljubljana'da Cucurrucucu Paloma

Bir şehirde yaşam zevkini veren, şehri renklendiren en önemli ayrıntılardan bir tanesidir sokak çalgıcıları. Kah Brezilayalı kadınların yerel giysiler içinde samba gösterilerinde, kah tüm dünyayı farklı kılıklarla dolaştıklarına inandığım şu Güney Amerikalı And dağları müzikleri yapan çakma İnti İllimani'ciler (Hem Amerika'nın kuzey ucunda hem de Avrupa'nın herhangi bir yerinde, 1 Mayıs gösterilerinde bile gördükten sonra, İstanbul'da da karşılaştıktan sonra buna yüreğimle inanıyorum) kah ise Ankara'da Tunalı Hilmi üzerinde yükselen bir saksofon sesinde o şehiri şehir yapan bir bitmez tükenmez bir güzellik saklıdır. Ljubljana sokaklarında başıbozuk bir şekilde dolaşırken uzaktan gelen Cucurrucucu Paloma'nın sesi ise beni ta uzaktan çekti. İlk notalarından tanıdım şarkıyı, yanımdaki Katalan arkadaştan da önce. Yerel Meksikalı kıyafetlerinde yaptıkları işe önem veriyordu grup. Ljubljana sokaklarını dolduran o güzel notalar şehir dolaşan herkesi kendine çekince insan sadece zevk alabilirdi. Zira beklenmedik bir anda karşınıza çıkan ve sizden de bir karşılık beklemeyen bir durumdan sadece mutlu olabilir insan. Ve kendini gülerken yakalar...

Pazartesi, Temmuz 26, 2010

Peygamber



Un Prophète (2009), Jacques Audiard'ın Cannes Film Festivali'nde geçen yıl en iyi film ödülünü alanson filmi. İki saatten uzun olmasına rağmen neredeyse gözümü kırpmadan seyrettim ve La Haine'den sonraki göçmenler üzerine, göçmenler üzerinden yapılmış en iyi film diyebilirim. Bu yılın eni yi filmlerinden birisi.
İsmi nedense bana yıllar öncesinde okuduğum Tahsin Yücel'in Peygamber adlı romanını hatırlattığı için zihnimi kitapla bağ kurmaya zorluyor. Ama nafile, aralarında bir bağlantı bulmak neredeyse imkansız. Şu satırları yazarken zihnim de pes etti bir bağ kurma konusunda..
Şansın, yırtmanın, kaderin filmi değil bu film.
Hayatta ne istediğini bilmeyen, başkalarıyla göz teması bile kuramayan ama bir şekilde hapise düştükten sonra önce bir katile, sonra ise bir mafya babasına dönüşen yetimhanede büyümüş Arap kökenli bir çocuğu bilindik kalıplarla anlatan bir film de değil.
Müthiş oyunculukların (özellikle Malik rolünde başrolde izlediğimiz Tahar Rahim'in), şaşırtıcı bir senaryonun, başarılı kurgunun, stylistic kamera kullanımının, farklı açıların filmi.
Türkiye'de gösterime girmemesi büyük şansızlık. Şanslı olanlar zaten festivallerde seyretmişlerdi. Yer bulamadığım için zamanında seyredemedim ama kopya-mopya seyretmeye sonunda muvaffak oldum. İyi ki...

Cuma, Temmuz 23, 2010

görünen görünmeyen



Paul Auster'in hiç kuşkusuz çok zevk aldığım romanları olmuştur. Özellikle kendi dilinden okuduğumda belirgin bir tat bıraktığını, Proust'un Madley çikolataları gibi, hatırlıyorum. Ama sanki bir yerden sonra hep aynı kitabı okuduğumu düşünmeye başladım. Yaratıcı yazarlık denen tarzın yarattığı sıkıntıları romanlarında daha fazla duyumsuyorum. Özellikle son romanı Görünmeyen böylesi bir sıkıntıya karşılık geliyor bende. Zorlama diyeceğim bir yanı barındırıyor. Tamam, fikir güzel, kendi içine dönen üstkurgusal denebilecek bir fabulayı da içeriyor. Ama belki ilk romanı olabilecek sığlıkta dönüp duruyor, hep aynı yerde takılıp kalan bir şarkıya dönüşüyor.
Aynı derde başka bir açıdan, kitaptaki anlatısal hatalardan, yaklaşan bir yazı okudum bugün Varlık'ta. Haluk Sunat'ın yazısı bana Auster'de neyi sevmediğimi hatırlattı. Sürekli geçişler yapıyor Auster: Bir insanın hayatını bir kaç satırla anlatıyor, olayları özetliyor, tüm olanı biteni seyircinin hiç bir boşluk doldurmasına izin vermeden aktarıyor. Tam bir roman Tanrısı; bir deus ex machina gibi her şeyi bir anda çözümlüyor. Okuyucu okuyor sadece. Buna izin veriyor.
Bana kalırsa Auster'in tarzı sinemaya, ana akım anlatı sinemasına çok yakışıyor. Hep Hollywood için yazıyor sanki. Biraz zorlasam kodlarını çıkartabileceğim bir anlatı tarzına sahip ve bu beni rahatsız ediyor.

Perşembe, Temmuz 08, 2010

pink flamingos



Herhalde seyrettiğim en ilginç filmlerden birisidir bu film. Uzun yıllar önce Seattle'de, 25. yılı nedeniyle (demek ki 1997 yılında) tekrar gösterime girmesi sayesinde seyretmiş, tadı da damağımda kalmıştı. Ben döndükten sonra Türkiye'de de film festivallerinde bir şekilde gösterildi bu acayip kelimesinin hakkını veren film. Aklımda kalan onlarca sahne var bu kadar yılın üstüne. Sanatsallıkları değil sahneleri unutulmaz kılan; rahatsız ediciliği, ama bir o kadar da eğlenceli oluşu. Resimde gördüğümüz Divine'ın çekinmeden oynadığı sahneler (örneğin köpek pisliğini ciddi ciddi yiyişi, ne demek istediğim anlaşılır sanırım) onu da kült kategorisine çoktan yerleştirmiştir. Uzun yıllar sonra nette gördüğüm bir resim sayesinde aklıma düştü. Tekrar bulmalı bir yerlerden.

Filmin soundtracki de 1997 yılında yayınlanmıştı ve en unutulmaz şarkılardan bir tanesi Link Wray and His Ray Men'in The Swag'iydi. Üşenmeden buldum. İşte linki:

http://listen.grooveshark.com/#/artist/Link+Wray+and+The+Wraymen/1326539

Perşembe, Mayıs 13, 2010

nahide'nin türküsü

Korkularımızı ne kadar diplere atarsak atalım, bir yerden fırlayacaklarını da biliriz. İster bir görüntü, ister bir hikaye, isterse yeniden yaşanmışlık tekrar getirir bize. Tarih de buna benziyor. Geçmişi ne kadar gömmeye çalışırsak çalışalım yine de bir şekilde gün yüzüne çıkıyor gerçekler, çıkacaklar. Berke Baş'ın Nahide'nin Türküsü adlı belgeseli de bu minvalde bir film. Ordu'nun unutulmuş Ermenilerine, kendi (üvey) babaannesi üzerinden bakıyor Baş. Zorunlu tehcir sırasında kaybolan veya yine zorunluluktan bir yerlere bırakılan küçük çocukların, bebeklerin, Türk ailelerin yanında büyüdüklerinde yaşadıklarını kendi babaannesinin, ismini ve kökenini hiç bir zaman saklamayan Nahide Kaptan'ın izinden sürüyor. Zamanında (1909-1915 arası) bir Ermeninin belediye başkanlığı yapacak kadar çok olduğu Ordu'da şimdilerde arada bulasın dedirtecek kadar az kalan tek tük kalanların peşisıra yürüyor. Yıkılmış kiliseleri, dinlerini değişitirmiş pek çokları arasında kardeşlerini, zaten öldürülmüş olan anne-babalarını bulamayacaklarını bilenleri, bulsalar bile saklı kimliklerinin gün yüzüne çıkacağı korkusuyla reddeden kardeşleri anlatıyor.
Bir zamanlar bu topraklarda beraber yaşayanların şimdi kaybolmuş renklerini gösteriyor bize bu film. Mermerlere inat.

Pazartesi, Nisan 19, 2010

vavien, kosmos, bal haftası

İnsan neyle yaşar? 11. İstanbul Bianeli'nin sorusuydu bu.. Soruyu daha basitleştirelim: İnsan ne ister? Eh, sinemayı seviyorsanız, "güzel bir film ister" diye kestirip atabilirim. Türkiye sinemasının gurur abideleri olan geçen senenin (Bal ve Kosmos'un gösterime yeni girmesini bir yana koyarsak) en iyi üç filmini; viz. Vavien'i, Kosmos'u ve Bal'ı arka arkaya üç gün içersinde seyretmek herhalde tüm bir seneyi üç güne indirgemek olarak düşündürtebilir. Ama bana kalırsa bu bol üdüllü filmleri (ki Vavien daha bugün İstanbul Film Festivali'nde en iyi film ödülü aldı) seyretmek bu haftayı geçirdiğim en yoğun ve imge dolu haftalardan birisi haline getiriyor benim için. Önce sinemalarda seyretme fırsatını kaçırdığım Vavien'in DVD'sini, ertesi gün Kosmos'u ve sonra da Bal'ı güzel insanlarla seyrettim. Eh filmleri hazmedecek, imgelerin kafamda tekrar tekrar geri dönüp zihnimin bir köşesinde kah rüyalarımda, kah gerçek hayatta birden fırlayabilecek, ya da gördüğüm bir fotoğrafta, resimde veya filmde çağrışımlarla (hadi çekinmeden diyelim: punctumuyla) tekrar zihnimde dolanmaya başlatacak kadar zamanım olmadı. Tekrar seyretmezsem de olmayacak ama şikeyetçi olduğumu da söyleyemem. Zira, filmleri tekrar seyretmek için bir neden yaratıyor bende bu durum.

Cumartesi, Mart 06, 2010

lipdub

Lipdub (dudak düblajı), genelde bir şarkının tek bir çekimde sözlerinin söyleniyor gibi yapılarak (dubbing) bir grup insanını katkısıyla yapılan çekim için kullanılan bir terim. Genelde okul öğrencilerinin ve işyeri çalışanlarının biraraya gelerek şarkıyı hep beraber sırayla vs. söylemesi aynı zamanda ilginç fikirlerin de ortaya çıkmasını sağlıyor.

Çok hoşuma giden bir örnek, iş saati sonrası NY'li bir grubun çalışması. Herhalde şarkıyı böylesi bir klip olmasaydı bu kadar çok dinleyemezdim:

http://vimeo.com/173714

Sinemada ise libdub gibi örneklerin beslendiği, filmin tek çekimde (montajsız, kurgusuz, kesmesiz?) teyatral bir havada çekildiği Sokurov'un Russian Ark (2002) gibi bir kült filmi örneği var. Tüm filmin tek bir çekimde çekildiği böylesi başka örnekler var mı bilmiyorum ama farklı filmlerin bu tarzda çekilmiş sahneleri olduğunu biliyorum.

Perşembe, Şubat 11, 2010

son 10 yılın en iyi filmleri

British Film Instıtute'ün çıkarttığı Sight and Sound dergisi son 10 yılın en iyi filmlerini yayınlamış. Eh, listelere pek güvenmemek gerekir ama akademik saygınlığı olanlara, Sight and Sound gibi, gelince iş değişiyor. Fimler arasında seyrettiklerim var, adının çok duysam da seyretme fırsatım olmadıklarım da, hiç duymadıklarım da. Ama herhalde bu filmlerin en azından bir kısmını seyretmiş olmadan 2000'lerde film seyrettim demek mümkün olmayacak.

Adaptation. Spike Jonze, 2002
Battle in Heaven Carlos Reygadas, 2005
The Beat That My Heart Skipped Jacques Audiard, 2005
The Bourne Ultimatum Paul Greengrass, 2007
Colossal Youth Pedro Costa, 2006
The Death of Mr Lazarescu Cristi Puiu, 2005
Eloge de l’amour Jean-Luc Godard, 2001
The Five Obstructions Jørgen Leth, Lars von Trier, 2003
The Gleaners and I Agnès Varda, 2000
Hidden (Caché) Michael Haneke, 2004
Inland Empire David Lynch, 2006
In the Mood For Love Wong Kar-Wai, 2000
Memories of Murder Bong Joon-ho, 2003
La niña santa (The Holy Girl) Lucrecia Martel, 2004
A One and a Two… (Yi Yi) Edward Yang, 2000
Platform Jia Zhangke, 2000
Russian Ark Aleksandr Sokurov, 2002
The Son Jean-Pierre & Luc Dardenne, 2002
Spirited Away Miyazaki Hayao, 2001
Talk to Her Pedro Almodóvar, 2002
10 Abbas Kiarostami, 2002
There Will Be Blood Paul Thomas Anderson, 2007
35 Shots of Rum Claire Denis, 2008
Touching the Void Kevin Macdonald, 2003
Tropical Malady Apichatpong Weerasethakul, 2004
United Red Army Wakamatsu Koji, 200
Uzak (Distant) Nuri Bilge Ceylan, 2003
Waiting for Happiness Abderrahmane Sissako, 2002
Werckmeister Harmonies Béla Tarr, Agnes Hranitzky, 2000
Workingman’s Death Michael Glawogger, 2005

Perşembe, Şubat 04, 2010

kimse üşümüyor!

Tekel işçileri üşümüyorsa, biz de üşümüyoruz...

Çarşamba, Ocak 20, 2010

Nim oyunu

Alain Renais'nin unutulmaz filmi Last Year in Marienbad (1961)'de oynanan bir oyun olarak ün kazandı Nim. Aslında kuralları çok basit bir oyun: Belirli bir şekilde düzenlenmiş bir seri kağıttan (puldan, kibrit çöpünden, puldan vs.) aynı sıradan olmak şartıyla istediğiniz kadar alabiliyorsunuz. En son kağıdı çeken kaybediyor (Sona kalan dona kalır misali). Biraz daha açıklayıcı olmak gerekirse filmde oynanan şekliyle (zira farklı düzenekler mümkün) ilk sırada yedi, ikinci sırada beş, üçüncü sırada üç ve son sırada bir tane kart var.

*******
*****
***
*

Aynı sıradan olmak kaydıyla istediğiniz kadar çekince (laletteyn bazen bir, bazen ise beş mesela) sonuncuyu rakibe bırakınca kazanıyorsunuz. Bu kadar basit.

M, "kaybedebileceği ama asla kaybetmediği" bu oyunu filmde X'e karşı defalarca (aslında üç defa) oynuyor ve her defasında kazanıyor. Doğal olarak filmde oyunu seyredenler başlıyor mızmınlamaya, bir hile olduğundan dem vurmaya:

Oyuna başlayan kazanır...
Her defasında çift kağıt almalısın...
Çift olmayan en küçük tamsayı..
Yok, hayır, logaritmik bir seri bu...
Her defasında farklı bir sıradan kağıt çekmelisin...
Üçe bölünebilir....
Yedi kere yedi kırk dokuz...


Evet, bir hile, daha doğrusu her zaman kazanmanızı sağlayan bir algoritma mevcut. Internette arayınca nasıl olduğunu anlatan bir sürü siteye bakılabilir. Ama kendiniz keşfetmek isterseniz kazanacak stratejiyi işte imkan:

http://www.math.uri.edu/~bkaskosz/flashmo/marien.html

Perşembe, Ocak 07, 2010

arkadaş ve proust

Tekrar okuyunca eski bir şiiri, ki bir zamanlar ezbere bilirdiniz, hodbehot canlanır patavatsız düşünceler. Proust olursunuz, çocukken yediğiniz bir bardak ıhlamura batırılan madlen kekinin kokusu sizi anılarınıza götürmesine izin verirsiniz.

Nafiledir, geçmiştir:


alnını
dağ ateşiyle ısıtan
yüzünü
kanla yıkayan dostum
senin
uyurken dudağında gülümseyen bordo gül
benim kalbimi harmanlayan isyan olsun
şimdi dingin gövdende
uğultuyla büyüyen sessizlik
birgün benim elimde
patlamaya sabırsız mavzer olsun

başını omzuma yasla
göğsümde taşıyayım seni
gövdem gövdene can olsun
...

şimdi senin uzanıp yattığın otlarda
yarın yeni bir yeşillik büyüyecek

Pazar, Ocak 03, 2010

karakoncolozların hikayesi

Yeşim Ustaoğlu'nun Bulutları Beklerken (2005) filminde Ayşe/Eleni'nin küçük Mehmet'e anlattığı karakoncolozların hikayesidir:

Eskiden karakoncolozlar vardı. Beddualıydık. Karakoncolozlar inlerinden kalkıp geceleri herkesin kulağına üflemeye başladılar. Karakoncolozlardan kaçan köylüler o dağ senin bu dağ benim yürüdüler. Ama bir türlü karakoncolozların bedduasından kurtulamadılar. İçlerinde küçük bir kız çocuğu da vardı. Kızın bütün ailesini karakoncolozlar dağlarda yitirmişti. Kızcağız karlarda yapayalnız kaldığı bir gün bir peri kızı geldi. Ona ısınması için bir ışık verdi. Ben yokken kaybolmaman için sana bir göz daha veririm. Bir daha hiç kaybolmazsın. Ama bana yeni gözün için en doğru yeri göstermen lazım. Sence kayıp kız neresinde gözü olsun istemiş?


Cevap, alnın ortası veya başın arkasında değil.

Eh, Mehmet'in bile bulduğu üzere parmağında.

Pazartesi, Aralık 14, 2009

(yeniden) çal sam!

Play it again Sam!

O çok ünlü Casablanca (1942) filminin film kadar ünlü şarkısı As Time Goes By"ı Sam'e söyletmek için önce Ingrid Bergman (Ilsa)'ın, daha sonra ise Humprey Bogart (Rick)'ın bu repliği kullandığı kalmıştır hatırımızda. Ama sıkı durun: Filmde böyle bir replik mevcut değildir. Daha doğrusu filmin hiç bir sahnesinde ne Ilsa, ne de Rick piyanist şantör arkadaşımız Sam'e "Play it Again Sam" demektedir. Böyle bir yanılgının varlığını nette dolaşırken öğrendim (Linki de şu: http://opinionator.blogs.nytimes.com/2008/04/10/play-it-again-sam-re-enactments-part-two/).

Filmde Ilsa ile Sam arasındaki geçen diyalog şöyledir:

Ilsa Lund: Play it once, Sam. For old times' sake.

Sam: [lying] I don't know what you mean, Miss Elsa.

Ilsa Lund: Play it, Sam. Play "As Time Goes By."

Sam: [lying] Oh, I can't remember it, Miss Elsa. I'm a little rusty on it.

Rick ile Sam arasındaki diyalogda geçenler ise şöyledir:

Rick: You played it for her, you can play it for me!

Sam: [lying] Well, I don't think I can remember...

Rick: If she can stand it, I can! Play it!

İyi ama neden filmde, hem de iki yerde "Play it again Sam" diye bir replik yokken böyle hatırlarız? Bu hatayı kişisel olandan çıkarıp toplumsal hale getiren nedir? Muhtemelen bu yanlış hatırlama Woody Allen'in Play it Again Sam (1972) filminden hediyedir bize. Başka bir görüşe (verdiğim linkteki görüşe) göre ise burada bir tekrarlamanın, tekrar sahnelemenin olması bize gerçekte namevcut bir "again" cümlesinin repliğe eklenmesine neden olmuştur.

Bilişsel bilimler zihnin ve zekasını çalışan bir program. Bilişsel film kuramı ise izleyici ile sinema arasında doğrudan bir ilişki kurarak çıkarımlarımızın, filmsel anlatının anlaşılmasının, algısal yapımızın, yorumlarımızın, filmin izleyicide oluşturduğu duyguların, imgelemlerin, nasıl oluştuğu üzerinde durur. Özelden genele giderek ve filmsel fenomenlere bakarak filmin belirli özelliklerinin anlaşılması için en iyi yolun, ya da elimizdeki en iyi kuramın uygulanması gerektiğini savunur. Bu açıdan aslında kuramdan öte bir yaklaşım getirir. Evet, bazı açılardan psikoanaliz, bazı yorumlarda semiyotik, bazı yaklaşımlarıyla post-yapısalcılık filmsel fenomenleri bilişsel film kuramından daha iyi açıklayabilir. Ama örneğin filmsel anlatının seyircide nasıl anlamlandırıldığı, nasıl kurulduğu, yorumlandığı, çıkarım yapıldığı ve film izleme süreçlerinde duygularımızın nasıl oluştuğu gibi konularda elimizdeki en iyi kuram bilişel film kuramı olabilir.

Tüm bunlara baktığımızda hafızamızın nasıl oluştuğu, şekillendiği kadar bizi nasıl yanılttığıyla da ilgilenir bilişsel kuram. Seyircinin filmsel anlatıyı oluştururken yanlış hatırlamasının da filmin yapılandırılmasıyla ilgilidir. Ama bu yanlış hatırlamanın hasbelkader toplumsal bir fenomen haline gelmesinin nasıl açıklanabileceği üzerinde düşünmek gerekir sanırım.

Cumartesi, Aralık 12, 2009

zihni karışır

kırılmak için bükül.
düz olmak için eğril.
dolmak için boşal.
parçalan ki yenilen.
az şeye sahip olanlar
çoğa kavuşabilirler.
çok şeyi olanların zihni karışır.

tao te ching

Salı, Aralık 01, 2009

Pazar, Kasım 15, 2009

yaşasın kötülük

Altın Portakal'dan ödülle dönen filmlerden ikisi gösterimde bu aralar. Hem Zeki Demirkubuz'un Kıskanmak'ı, hem de İnan Temelkuran'ın Bornova Bornova'sı yükselen Türkiye sinemasının başarılı örneklerinden birisi olarak nitelendirilebilir. Bu iki filmin kronotopisi (zaman-mekan) farklılık gösterse de konu itibarıyla kötülük konusuna eğildiklerini söyleyebilirim. Nedensiz kötülük değil bahsettiğim. Nuri Bilge Ceylan'ın Mayıs Sıkıntısı filmindeki küçük çocuğun kaplumbağayı ters çevirip ölmesine neden olması gibi nedensiz değil bu kötülük çeşidi. Gerçi küçük çocuk yaptığı hareketi rüyalarında kabuslar görerek vicadanında mahkum ediyordu. Mevzu bahis filmlerde ise belirli nedenler var kötülükler için. Kıskanmak'ta küçük kız kardeşin (Seniha'nın) abisine karşı duyduğu hınç, Bornova Bornova'da bir kızı elde edebilme amacı bu kötülüklerin nedeni.

Detaylı baktığımda ise Bornova Bornova'nın Kıskanmak'tan daha başarılı bir film olarak görüyorum. Zira, Kıskanmak alışık olmadığımız bir biçimde Demirkubuz'un dönem filmi ve bir kitap uyarlaması. Ortada bir kitap olunca doğal olarak bu kitap seyircinin beklentilerin sınadığı bir nirengi noktası olarak ortaya çıkıyor. Yönetmen kitaba ne kadar bağlı kalmış, kitapta neleri atlamış, kitaba neler eklemiş gibi soruların ortalıkta dolaşmasının önünde durabilecek bir imkan yok haliyle. Velhasıl klasik Demirkubuz filmlerindeki taşra sıkıntısını da bu filmde gördüğümüzü söyleyebiliriz ama kız kardeşin abiye, annnenin oğula olan kıskançlık duygularının verilebildiğini söyleyebilmemiz pek mümkün değil. Evet, düz bir film haline getiriyor bu duyguların, ruhsal çözümlemelerin filmdeki eksikliği.

Bornova Bornova ise semtdaşlığı, zamanın ruhunu, arkadaşlık ilişkilerini, okul kırmaları, genç kız-erkek çatışmalarını, kuşatılmışlığı, aitsiz geleceği, düz lise-Anadolu Lisesi ayrımı üzerinden, sıkıntılı ama başarılı uzun diyaloglarla ve gerçeklikle veriyor. Filmdeki cinayet sahnesinin başarıyla kotarılmışlığını ve kötülüğün zaferini seyrederken, 12 Eylül'ün yarattığı kırılganlığı sezebileceğimiz pek çok alt metinsel okuma da mümkün hale geliyor. Hülasa, kötülüğün toplum üzerindeki bastırılmışlık zincirini kopararak açığa çıkması, gelecekte daha pek çok yerli filmin bu konu üzerine eğileceğini gösteriyor zannımca.

Cumartesi, Kasım 14, 2009

sınav zamanları, futbol geceleri

İlkokul, ortaokul, lise. Ertesi gün veya yakın bir tarihte sınav olduğunda nasıl stresle geçerdi gün(ler). Özellikle pazartesi günkü sınavlardan nefret ederdim. Pazar günü öğleden başlardım çalışmaya. Saatler geçer, konular hatmedilir, akşam saatleri gelir, stres artar, gün biterdi. En sevdiğim pazar sinemasını seyretmeye bile isteğim olmazdı. 12'de başlardı pazar sineması, en geç 2'de biterdi. Bunu bile kendime zul görürdüm. Hatırlarım hala. Cazcı Biraderleri bile kaçrımıştım Orta 3'te. TRT'nin tek kanal olduğu ve başka eğlencenin bulunmadığı zamanlar. Kızarım kendime, ne gereği vardı, örneğin din dersine bile çalışmaya, bu kadar ciddiye almaya herşeyi. Zaman kaybı gibi geliyor bunlar bana şimdi.
O zamanlar şimdiki gibi pazar geceleri o gün oynanan maçlardan özetler gösterilirdi. Tek kanal olduğu için araya geyikler girmez, program uzamaz, zavallı Anadolu takımlarının maçlarına da sıra gelirdi. O güne pazar gecesi rutini haline gelen haftalık banyo olayı da girerdi. Bir reklam arasına veya öncesine maçların sığdırılan. Maçları seyretmek, golleri görmek en büyük keyif o zamanlar. Zira ertesi gün futbol konuşulacak arkadaşlarla. Skor tartışılacak, kızdırılacak takımları kaybetmiş arkadaşlar.

Cuma, Kasım 13, 2009

misafir teyzeler

Misafir teyzeler değil midir evde miskin miskin otururken keyif kaçıran. Eğer büyük bir toplanışsa, kadınların günü gibi, daha sabahtan annenin hazırlanmaya başlamasından, sadece sabah değil, bir kaç gün öncesinden final sınavına girecek öğrenci gibi ortalığı veyveleye vermesinden, gündelikçi kadının bir gün önce eve çağrılıp genel temizliğin yapılmasından, misafir odasına girişin yeni bir emre kadar ertlenmesinden, kek, pasta, poğaça yapım işine alalacele girişilmesinden, babaya talimatlar yağdırıp neyi nereden alması gerektiğinin dikte ettirilmesinden anlaşılmaz mı? Eh evin ahalisine de o gün alışık olmadık biçimde öğleden sonra çay keyfi yapmaya ve yeni fırından çıkmış fındıklı kek yemek, değişik meze tabaklarını tatmak kalır.

"Hoş geldiniz T. teyze?"

Zil çalar çalmaz ev kiyafetleri hızlı bir şekilde çıkartılır, dışarı kıyafetlerinden en yakında ve cansız olanı seçilir, misafir teyze anneyle hoş-beşe başlamışken, kapıda karşılanma işine geç kalındıysa içerde selamlaşılır ve en fazla beş dakikalık bir "nasılsınız-iyi misiniz-ben de iyiyim-işte n'oolsun okul devam ediyor, sınavlar var-tabii çalışmaz olur muyum?-E.amca nasıl?-çok sevindim" muabbetinden sonra kaçmak için bir fırsat aranır, ki en iyisi mutfaktan bir şey almak için ayağa kalkmak ve mutfak dönüşünde misafir odası yerine koridora çark etmektir. Giderken de kapıda bulunmak bir görevdir.

"Güle güle, yine bekleriz, E. amcaya, T. abiye çok selamlar."

alışverişte

"Tatmak ister misiniz?"

Ürün tanıtım standındaki genç kız bana doğru bakarak sormuştu. Bir eliyle sucuk parçalarını gösteriyor, diğer eliyle de tuttuğu maşayla sucukları döndürüyordu.

İsterdim aslında ama biraz önce önünüzden geçerken hapşıran ve hapşırırken elini yüzüne tutmaktan veya koluna doğru hamle yapmaktan aciz müşterinizi görünce vazgeçtim. Ama siz nereden bileceksiniz ki benim mükroplardan kaçındığımı.

"Siz de almazsanız işimiz hiç bitmeyecek."

Bu bir taktik miydi, herkese söyledikleri bir yakarış, yalvarış tarzı mıydı bilmiyorum. Bana bu yakınlığı nereden gösterdiyodu anlamamıştım. Tamam, ben de zamanında reklam dağıtmıştım ve işimin bitmesi için elimdeki reklamların tümünü en kısa sürede verilen adreslere dağıtmam gerekmişti. O yüzden yolda, sokakta elinde reklam kağıtları, birden önüme doğru uzanan kolları hiç bir zaman pas geçmez, behemal alırdım. Erotik dükkanlar, üniversite sınav setleri, kurslar. Bazılarına şöyle bir göz gezdirir, bazılarını bir gözüm bana bröşürü verende, -ayıp olmasın babında- okumadan elimde buruşturur, ilk çöp kovasına atıverirdim. Tüm bunları düşünürken gözlerim sucuk standında nasıl kaçacağımı düşünüyordum.

"Tamam, alayım o zaman, alışveriş yaparken yerim."

Elime bir kürdanla tutuşturdukları sucuk parçasına şöyle bir göz attım. Üniversite öğrencisi olduğum zamanlarda böyle imkanları kaçırmazdım. Zaten koku hodbehot beni çeker, hemen sıraya geçerdim. Sıra olurdu tabi o zamanlar. Ama ya artık insanların doymuşluğundan, ya da yükselen sağlıklı yaşama - ve dışarda bir şey yerken dikkatli davranma- trendinden artık bu tarz tanıtım olaylarına pek ilgi gösterilmediği barizdi.

Elimdeki sucuk parçasını ağzıma atar gibi yaparken oradan uzaklaştım. Bu parçadan nasıl kurtulacaktım. Bir süre dolandıktan sonra, eh etrafta çöp kutusu da yoktu atacak, yumurta reyonundan gelirken bir fikir geldi. Sucuğu onluk yumurta setinin üstüne kürdanıyla astım. Reklamın iyisi kötüsü olmaz, alın işte size sucuklu yumurta reklamı.

Elimdeki sıkıntıdan kurtulduktan sonra alışverişe geri döndüm. Bir süre sonra sucuk tanıtımı standının yakınından geçerken genç kızın önündeki yaşlı çifte söylediklerini duydum:

"Siz de almazsanız işimiz hiç bitmeyecek."

Pazartesi, Eylül 07, 2009

çalışmanın sıkıntısı

Teknolojimiz ne denli güçlü ve şirketlerimiz ne denli karmaşık olursa olsun, modern çalışma yaşamımızın en dikkati çeken özelliği belki de, sonuçta bakış açımızın bir yönüne kaynak oluşturan içsel bir olgudur: Yaptığımız işin bizi mutlu etmesi gerektiği yolunda, çoğu kişi tarafından paylaşılan bir kanıdır yani. Tüm toplumlar işe daima çok büyük önem vermiştir, ama çalışmanın bir ceza yahut eziyet olmadığını düşünen ilk toplum bizimkisidir. İlk kez biz, finansal bir zorunluluğun yokluğunda bile çalışmamız gerektiğini düşünüyoruz. İş seçimimizin bizim kimliğimizi belirleyeceği o denli benimsenmiştir ki, yeni tanıdığımız kişilere sorduğumuz en ısrarlı soru, nereli oldukları ya da ana babalarının kim olduğu değil, ne yaptıklarıdır ve anlamlı varoluşa giden yolun mutlaka, kazançlı bir iş kapısından geçmesi gerektiğine dair varsayım çok güçlüdür.
Bu her zaman böyle değildi. M.Ö. dördüncü yüzyılda Aristo, insanın ruhsal tatminiyle parasal durumunun arasında yapısal uyumsuzluktan söz ettiğinde, iki bin yıldan daha uzun sürecek bir yaklaşımı dile getiriyordu. Çünkü Yunan düşünüre göre, finansal ihtiyaç kölelere ve hayvanlara mahsustu. Kol emeği, aklın tüccar yanları gibi, psikolojik bozukluğa yol açardı. Yurttaşlara, müziğin ve felsefenin armağan edeceği yüksek zevkleri yaşama fırsatını ancak, özel bir gelir ve boş geçen bir yaşam verebilirdi.
Alain de Botton (Çalışmanın Mutluluğu ve Sıkıntısı kitabından alıntı)

Bu uzun alıntının nedeni bir an durup düşünmemi/düşünmenizi sağlamak: Ben ne yapıyorum? Yaptığım işte mutlu muyum? İstediğim hayat bu mu? Aslında hiç de zor değil bırakmak, yelken açmak belirsizliğe. Denemeye değer bana kalırsa.

Cuma, Temmuz 31, 2009

hatun dediğin



Juliette gibi olur. Yeşil basın bilekliğinin verdiği imtiyazla en önden seyrettim. Festivaldeki en güzel 15 dakikamdı.

Çarşamba, Temmuz 29, 2009

gudubet güçleri narsist gerillalara karşı

Hep olur bana. Nedeni de neredeyse hiç bir şarkının sözlerini tam olarak bilmememdir. Şarkının ilk bir iki satırından sonraki satırların sadece belirli bölümleri kalır aklımda. Geri kalan sözcükleri ise kafamdan uydururum. Sizi yanıltmasın, bu durum şarkının tüm sözlerini kafadan uydurarak yeni bir güfte yazmak gibi değildir. Zira, yeni bir güfte şarkıdaki anlamı da değiştiriverir. Benim yaptığım ise anlamı bozmadan unttuğum sözcük ve söz öbeği yerine yenisi koyma çalışmasıdır. Eh, bunu için biraz da hece sayıp unuttuğum sözcük yerine gelecek sözcüğün hece sayısını da bir tutturmak gerekir. Ne ki, çok defa da benim bulduğum sözcük veya söz öbeği oturmaz şarkıya. Böylesi durumlarda gerçek kelimenin ne kadar başarılı ve cuk oturan bir yapısının olduğunun farkına varır, kendi yeteneksizliğime küfrederim. Unutulan sözcüğün ne olduğunu hatırlamak için yanıp tutuşurum.

Bazan de sırf edebi veya gerçeküstücü geldiği için söz öbekleriyle oynarım. Gudubet güçleri narsist gerillalara karşı örneğinde olduğu gibi dönüp dolaşan bu öbekler farklı ve dikkat çekici olabilirler. Bir kaç dakika sonra ise unuturum her şeyi, normal yaşama dönerim.

Pazartesi, Haziran 15, 2009

yoav

Eğer artık yaptıklarınızla değil, yapmadıklarınızla; gittikleriniz değil gidemediklerinizle hayıflanmaya başladıysanız yaşlanmaya başlamıssınızdır demektir. İyi ama bizim de İstanbul'a sürekli bir festival peşinde koşma şansımız olmuyor. Bu seneki Chill Out Festivali erken bir zamanda arzıendam ettiği için gidememiştik. Bu haftasonu olan One Love Fest'e de Ankara dışında olacağım için katılmayacağım. Ama olsun hala ve hala 2003 yılındaki Manu Chao'nun çaldığı One Love Fest'in tadı damağımda.

Bu seneki Chill Out Fest'in güzel isimlerinden Yoav'u tavsiye ederim. Güzel muzik yapıyorlar.

http://www.yoavmusic.com/uk/

Hayat down tempo'da mı geçiyor ne?

soru işareti ?

Geçen gün gittiğim D&R mağazasındaki dergi reyonunda Esquire dergisinin Amerikan versiyonunu karıştırıken (ne var ki, merak ettim sadece ne varmış ecnebi dergilerde diye)ilginç bir şeye rastladım. Christoper Walken (abimizdir) ile yapılan "What've I Learned" söyleşi köşesinde, Walken soru işaretinin kökeninin Mısır hiyeroglifleri olduğunu, arkadan görünüş itibarıyla yürüyen bir kedinin kuyruk görüntüsünden ortaya çıktığını söylüyordu. Sembolün asıl anlamı ise kedilerin sizi sallamadıkları zamanki davranışıymış. Çekip gitmeleri, size aldırmadıkları an. Neden diye kafanızda soru işretleri çakarken.

Bu da tüm söyleşinin linki, paylaşayım dedim:

http://www.esquire.com/features/what-ive-learned/christopher-walken-0609

Cumartesi, Haziran 13, 2009

en uzak sahil

Ursula K. Le Guin ablamızın Yerdeniz'in üçüncü kitabı "En Uzak Sahil" kitabında Arren'le Başbüyücü Ged arasında geçen bir konuşma vardır:

"Emlad'da", dedi Arren bir süre sonra, "hocası taş olan bir öğrencinin hikayesini anlatırlar."
"Yaa?.. Peki ne öğrenmiş?"
"Soru sormamayı."

Pazartesi, Mayıs 25, 2009

Adagio for Strings, op.11

" kadın gitti. kahkaha durdu. ama erkek hala burada. böyle değil.. yapayalnız. bakın ona.. bu yalnızca bir film. bir kurgu. yine de, acıtıyor.." (Reconstruction)

Evet, kurguydu her şey. Yalnıza bir filmdi ama sanırım Kopenhag sokaklarında zaten iyi bitemezdi hiçbir şey.

Cumartesi, Mayıs 23, 2009

doğru söze..

"Sinemaya aynı bakışı paylaşmayan bir çift birlikteliklerini sürdüremez. Biri rap sevip Beethoven'den nefret edebilir, diğeri ise tam tersini yapabilir. Ama biri Spielberg'in sinemasını seviyor, diğeri nefret ediyorsa, günün birinde mutlaka ayrılacaklardır, çünkü sinema hala dünyanın temsilidir..." Jean-Luc Godard

Salı, Mayıs 12, 2009

Pazartesi, Mayıs 04, 2009

herşeyin şarkısı

tarih durmadan yazılıyordu ve
dediler ki ulus baker...

fransız şair bousquet demiş ki:

"yaralarım benden önce de vardı
ben onları bedenimde taşımak için doğmuşum."

tayfa bandista dinlemek lazım. baharın çoşkusuyla, mayısın delifişekliğiyle, biber gazlarına inat!

Perşembe, Nisan 16, 2009

minervanın baykuşu

Minerva'nın baykuşu. Hani şu hep gün batarken uçmaya başlayan baykuş. Hegel'in kullandığı metafor, olaylar hakkındaki düşüncemizi ancak olaylar bittikten sonra oluştururuz anlamında kullanılmaktadır. Felsefenin işlevi de budur: Önce olaylar meydana gelir, onlar hakkındaki düşüncelerimizi ve zihinsel kavrayışlarımızı sonradan oluştururuz.
Dünyanın nasıl olması gerektiğini öğrenmek iddiası üzerine bir söz daha söyliyelim: Felsefe bu konuda daima geç kalır. Dünyanın düşüncesi olarak felsefe, ancak realite oluşum sürecini işleyip bitirmiş olduğu zaman ortaya çıkar. Kavramın öğretiğini tarih aynı zorunlulukla gösterir: ancak varlıkların olgunluk çağındadır ki, ideal reel'in karşısında boy gösterir ve aynı dünyayı cevheri içinde kavradıktan sonra, onu bir fikirler alemi şeklinde yeniden inşa eder. Felsefenin soluk rengi solgun zemine vurduğu zaman, hayatın tezahürü ihtiyarlık günlerini tamamlıyor demektir. Felsefenin soluk rengiyle o gençleştirilemez, sadece bilenebilir. Minerva'nın baykuşu, ancak gün baterken uçmaya başlar." ( a.g.e sy:31)

Gün bitti, bugün de akşam oldu, artık farkediyorum olanları. İyi veya kötü, önemli olan üzerinde bir düşüncemin olması. Beni farklı kılan da bu olsun.

Pazartesi, Nisan 13, 2009

kendime notlardan

Godard. Film: Parodi. Lumiere kardeşler. Asker trenin gara girişi sahnesini hatırlatırcasına korkuyor. Asker banyo yapan çıplak kadını görmek için ekranın sağına, soluna bakınıyor, kuvetin içine bakmak isterken perdeyi yırtıyor geçiyor.
Godard. Aynı film. Gerçek: Tüm dünyayı dolaşan askerler talan ettikleri ülkelerden zengin olarak dönüyorlar. Ama nasıl zenginlik? Gittikleri ülkelerin karpostallarını getiriyorlar. Farklı ülkeler, şehirler, anıtlar, kategoriler.
Woody Allen. Film: Mizah. Muz cumhuriyeti. Sakalım yok ki beni dinleyesin.
Woody Allen. Farklı film: Malcolm McLuhan.

Çarşamba, Mart 18, 2009

ben çocukken

ben çocukken
kıpkırmızı bir elmayken,
kuralsız ve kutsanmış
en güzel şarkılarımı söyledim
.

set the controls...

Bu şarkı bu dünyaya ait değil. Yıllardır dinlememiştim.

Küllerinden doğan Pompei. Pompei'den yükselen ses:

Perşembe, Şubat 26, 2009

sanat ve sinema II

Sanattan beklediğimiz ne olmalı sorusuna verebileceğimiz cevaplardan bir tanesi de sanat eserinden aldığımız zevk veya keyif olarak verilebilir. Hume gibi filozoflar sanat ve zevki doğrudan birbirleriyle ilişkilendirmişler, sanat hakkındaki önemli şeyin hoşluğu ve ondan aldığımız zevk olduğunu ve bunun bizim duygularımzla ilgili bir şey olduğunu söylemişlerdir. Hume, estetik tercihlerin sanat eserini gözlemleyinin beğenisine bağlı olduğunu, bakılan nesne hakkındaki ifadelere ait olmadığını ileri sürmüştür. Yani sanatı sanat yapanın insanların ortak beğenisinin, "standart beğeniye" doğru kayışı olduğunu iddia etmiştir.

Ne var ki, sanatla ve keyif arasındaki bu doğrudan güçlü bağı savunabilmek zaman geçtikçe imkansız hale gelmiştir. Sanat eserlerinin tekniğin olanaklarıyla da yeniden üretimi, popüler ürünlerin sayısının artmasına ve insanların bu ürünlere yoğun ilgi göstermesine neden olmuştur. Recep İvedik gibi filmlerin de insanların zevk veya keyif aldıkları bir araç olarak sanatsal olduğunu düşündürür hale getirmiştir.

sanat ve sinema

Recep İvedik filmleri serisinin (şimdilikk iki tane) getirdiği önemli tartışma konularından bir tanesi de filmlerin ne kadar sanatasal olduğu üzerineydi. "Anti-entellektüellerin" baştacı olarak da gösterilen ilk film sonuçta gişe de çok başarılı olmuş, 4 milyona ulaşan seyirci sayesinde rekor kırımıştı. İkincisinin aynı rakamlara ulaşması şaşırtıcı olmayacak. Bir tarafta Cannes'da en iyi yönetmen ödülü alan N. B. Ceylan'nın filmi 15 bine, yılın en iyi filmlerinden Sonbahar hala 5 rakamlı haneli rakamlara ulaşamazken, tartışmak istediğim klişe bir şekilde neden bazı filmlerin tercih ediliyor oluşu ve diğerinin tercih edilmiyor oluşu değil. Recep İvedik filmlerinin ciddi seyirci sayıları, yönetmeninin filmini sanatsal olarak görmeye başlamasına kadar götürmesi.
Ben her iki filmi de seyretmedim ama sanatsal bir filmin nasıl olması gerektiği üzerine kafa yormanın da sanatsal filmin modernist kodlarının açığa çıkarılmasıyla değil, bu filmlerin hangi sanatsal-tarihsel yanılgılar sonucu reddedediliyor olmasıyla ilgili. Bunun için sanatın (veya güzel sanatların) kendine özgün yapısını da tartışmak gerekecek.

Perşembe, Ocak 29, 2009

2008'in filmleri

Artık gelenekselleşmiş yılın filmleri listesini yayınlama zamanı geldi de geçiyor. Neredeyse hepsi 2007 yılında çekilmiş olmasına rağmen burada ancak 2008 yılı içerisinde seyretme şansı bulabildiğim filmlerin de olduğu listede geçen yıl olduğu gibi bir sıralama yapmayı gereksiz görüyorum. Zira, filmlerin her birinde sevdiğim özellikler farklılık gösteriyor ve bu özellikleri birbirinden ayırmak yerine birarada tutmak daha mantıklı. İşte aşağıda bu senenin sıralama-gerektirmeden-iyi-olan-ve-hep-iyi-kalacak-filmleri listesi:

Kan Dökülecek - Upton Sinclair’in “Oil!” adlı romanından uyarlanan film Paul Thomas Anderson'un en başarılı filmlerinden
İhtiyarlara Yer Yok - Coen Kardeşlerin bir ciddi, bir muzip filmleri serisinden ciddi ve başarılı olanı
4 Ay, 3 Hafta, 2 Gün - Diğerleri gibi 2007 yapımı olup 2008'de seyredebildiğim Rumen filmi
Paranoid Park - Gus Van Sant'ın gittikçe artan kalitesi
Kırmızı Balonun Yolculuğu - Hou Hsiao-Hsien'ın ilk Fransızca filmi
Alexandra - Minimalist başyapıt
Gomorra - Gerçekçiliği çarpan
Tanrının Vadisinde - Irak savaşı karşıtı bir Amerikan filmi
RedactedTürkiye'de neredeyse hiç ama hiç üzerinde durulmayan bir Brian De Palma filmi. Kesinlikle yılın en başarılarından.
Into the Wıld Konusu hoş.

Eküriler
Vicky Christina Barcelona
9.90
Kara Şovalye
Fidel'in yüzünden


Yerliler
Süt
Sonbahar
Gitmek
3 Maymun
Tatil Kitabı

Salı, Aralık 16, 2008

tarz mı, konu mu?

Konu.
Tarz.
Sinemada yenigerçekçilik akımı, herşeyden önce Bazin'in deyişiyle"gerçek devrimin deyiş [style] alanından çok konu alanında olduğu, sinemanın bir şey söyleme tarzından çok dünyaya bir şey söylemesinden ortaya çıktığı sonucuna" varılmasıyla yakından ilgilidir. Yani konu, tarzdan önce gelmektedir.
Sinemaya gittiğimizde önce filmin konusunu çözmeye çalışırız. Başka da şansımız yoktur. Zira, ilk defa gördüğümüz bir filmde neler olduğunu, hangi karakterin "iyi", hangisini "kötü", neden filmdeki olayların öznesi durumundalar'ı anlamamız bizim filmden elde edeceğimiz asgari zevkin ilk meyveleridir. Konuyu anlamamız elzemdir. Film seyrederken zihnimizdeki bilişsel süreçler daha çok konuyu çözmeye yönelir. Filmin tarzına, hangi açıdan karakterin gösterildiğine, yaratılan atmosferin psiklojik öğelerine ikincil olarak dikkat ederiz. Aslında ikincil konuları filmi sonraki seyredişlerimizde daha dikkatle anlamaya çalışırız.
İyi ama sinema salonlarında bir filmi seyretmek herşeyden önce "mani" meselesidir. İkinci defa aynı filme sinema salonunda gitmek pahalı kaçar. Filmi indirmek, önceden seyretmek, altyazısız, kötü kopyalarına bakmak aynı duyguyu veremez.
Ben de Gomorra üzerinde yazmak isterdim, ama sadece bir defa seyrettiğim bir film üzerinde yazmam neredeyse ünsanüstü bir çaba istiyor. Açın bakın film eleştirileri yayınlayan dergilere. Hepsi filmin meramını anlatmayı filmi eleştirmek zannediyor. Önce bir yerlerden alıntı, sonra filmden bir kaç sahneyi anlatım, sonra ilk yapılan alıntılara bağlayıp, filmle bağlantılı toplumsal veya bireysel bir mevzu üzerindeki fikirlerin sunulumu. Daha fazlasına gerek yok. Tarz, sinemasal bir çaba, sinema tarihi üzerine bir yerlere yerleştirme, sinema kuramı üzerinden bir yerelre gitme gayreti yok.
Konu önemli ama perdede sanatsal birşeyleri keşfetmeyi özlüyor insan.

Salı, Kasım 11, 2008

mega-loman

Benjamin üzerine kaleme aldığı nefis denemesinde Hannah Arendt şunları belirtir: "1930'lu yıllarda Benjamin'i en iyi tanımlayan özelliği, hep yanında taşıdığı ve yorulmak bilmez bir enerjiyle, günlük hayatın ve okumaların "incileri"yle "mercanlar"ı şeklindeki alıntıları kaydettiği küçük siyah kaplı defterleriydi. Bazen onları yüksek sesle okur, şık ve kıymetli bir koleksiyonun parçalarıymış gibi etrafındakilere gösterirdi". (Susan Sontag, Fotoğraf Üzerine)

Bu alıntıyla tarihe eklenmiş bir varlık olarak yerimi sağlamlaştırıyorum. Susan Sontag'ın kitabında, Hannah Arendt'in Benjamin üzerine yaptığı yorumu kendi blogumda yayınlayarak bu bağlantıyı devam ettirme fırsatını kullanıyorum.

ÖyleveyaBöyle -> Susan Sontag -> Hannah Arendt -> Walter Benjamin

Cuma, Kasım 07, 2008

Saçma şiir serisi (I)

bunları sabah akşam üç defa okuyorsunuz, tüm dertleriniz bitiveriyor:

kinoklar, konstrüktivistler, aristoteles, dziga vertov, sinegöz, sineyumruk, kinopravda, sinehakikat, madonna delle arpie,
eisenstein, montaj kuramı, piaget, egocentrism, çocuk ve ağız: çığlık,
kelime ve imaj, film biçimi, üçüncü anlam, roland barthes.
leni riefenstahl, visconti, menippea, bakhtin, pethos, ranciére, alka seltzer reklamları!
der lauf der dinge, rube goldberg, pitagora soichi, zeitgeist,
arbus sergisi, telos, ad hoc, mimesis, angelo poretti, leitmotiv...
vachel lindsay, photoplay, münsterberg, arnheim, sanat olarak sinema, ricciotto canuda, prenses ve bezelye tanesi.

Pazartesi, Ekim 13, 2008

foucoult'nun çin ansiklopedisi

Ve sonra bir gün Foucoult Şeylerin Düzeni kitabında Borges'in bir hikayesinde bahsi geçen Çin Ansiklopedisi'ndeki bir taksonomiyi kullanır. Bu ansiklopedide hayvanlar söyle tasvir edilmişlerdir:
a) imparatora ait olanlar, b) mumyalanmış olanlar, c) evciller, d) süt domuzları, e) denizkızları (sirenler), f) düşsel olanlar, g) sokak köpekleri, h) bu sınıflandırmaya dahil edilmiş olanlar, ı) azgınlar, j) sayılması mümkün olmayanlar, k) incecik bir devetüyü fırçayla resmi yapılanlar, k) ve saire, m) az önce su testisini kırmış olanlar, n) uzaktan bakınca sinek gibi görünenler.

Bu taksonomide olağanüstü olan, der Foucoult, başka bir düşünce sisteminin egzotik cazibesi, bizim böyle bir düşünce sisteminden yoksun olmamız ve bunu düşünmemizin katıksız imkansızlığıdır.

Cuma, Eylül 05, 2008

kısa film kolaj

(http://blisterine66.deviantart.com/art/Icon-60-76887497)

Bir kolajın çekiciliğinde yatan karşınıza ne çıkacağını bilmemenizdir.

Basitlikle kotarılmış herhangi bir video-kolaj, imaj dünyasının dijitalleşmesiyle ortaya çıkarken kısa filmciliğin sonunu yavaş yavaş hazırlamaktadır.

Salı, Eylül 02, 2008

bir soru

Bedenlerimiz neden deride başlar ya da biter? Bir bilgisayar ağında, insanla mekanik parçalar arasında nihai bir ayrım yoktur. Kartezyen akıl/beden, makina/organizma, erkek/kadın, hayat/ölüm ayrımları... siberuzayda anlamsızdır.
Hepimiz meleziz, mozaiğiz, aslan başlı, keçi gövdeli, yılan kuyruklu canavarlarız.

Perşembe, Ağustos 21, 2008

tractatus

Kişi üzerinde konuşamadığı şey hakkında susmalı.
Wovon man nicht sprechen kann, darüber muss man schweigen. (Wittgenstein, Tractatus Logico-Philosphicus)

Salı, Ağustos 19, 2008

Kara Şovalye'nin düşündürdükleri

Yok, film üzerine değil, sadece Kara Şovalye'deki Oyun Teorisi üzerine anlattığım sekans hakkına dün yazdıklarımı okurken(e) aklıma gelenleri yazacağım. Nedense zihnim her filmden çıktıktan sonra filmdeki sahnelerdekileri gerçek hayata çevirip, bu sahnelerin olamamazlığı, gerçekleştirilemezliği, noksanlıkları veya hatalarıyla ilgili teroiler kurar. Bazen ben üzerinde düşündüğümde, bazen kendisi bana haber vermeden düşünür; sonra, tak, dolmuşta parayı uzatırken "tabiii ya" olurum.
Bu feribot sahnesine (takmadım tabii) olan ilgim ise gerçek hayatta böyle bir durumda olabilecekler üzerine. Biliyorsunuz Oyun Teorisi'nin açıklandığı örneğin temeli (daha doğrusu bu teorinin popülerleşmesini sağlayan mahkumların ikilemi benzeri düşünce deneylerinde bahsedilen örnekler, ki zira bu teorem verilen örnekten çok dahaz fazla iddiada bulunmaktadır tahminimce) suçluların birbiriyle iletişime geçemeyecek olması. Yani birbirlerinin ne cevap verdiklerini bilmedikleri için win-win durumunun gerçekleşip gerçekleşmeyeceğini, bencilce davranıp davranmadıklarını bilemeyecek olmaları. Feribottaki durumda da aynı durum geçerli. Birbirlerinden haberleri olmadıkları için insanlar (zira telsizler çalışmıyor) kendi kararlarını vermek zorunda kalıyorlar. Filmin anlatısı (narration) içerisinde pek fazla sorgulamaya zaman bulamadığımızdan da sahnelerin saçmalağını tartışamıyoruz filmi seyrederken. Daha doğrusu farkedemiyoruz. Bu da bilişsel film teorisinin kapsamı içine girebilecek bir mevzu aslında. Her neyse, anlatı dilinden dolayı da filmin dışına (filmin sürekliliği, heyacanı (!)) çıkamadığımzdan dolayı, neredeyse 15 dakikalık bu sürede birbirlerinden haber alamayacak olduklarını kabul ettiğimiz bu insanların nasıl davranacaklarını, neler yaptıklarını seyrediyoruz. Neden? Çünkü birbirlerinden haber alamıyorlar.
İyi ama kardeşim artık cep telefonu var. Çıkar telefonu ara tanıdıklarını. Feribottaki görevliler arasın ya da. Diğer feribottaki görevlilerle ilişkiye geçilsin. Ya da çok mu zor sesini duyurmak hemen yanı başındaki feribota? Niye, zira joker öyle dedi ve biz de filmi bize sunulan çerçeve içinde seyredip beyin mekanizmalarımızı buna uydurmalıyız.

Pazartesi, Ağustos 18, 2008

Kara Şovalye (Dark Knight)'deki Oyun Teorisi

Kara Şövalye (Dark Night, 2008) filminde bilenler Oyun Teorisi'nin kullanımını farketmiştir. Joker (the bad good guy) filmin sonlarına doğru, birinde hapisaneden başka bir yere tahliye edilen mahkumları, diğerinde ise sıradan halkı taşıyan, içi patlayıcı dolu iki tane feribottaki insanlardan bir seçim yapmasını ister. Her iki feribottada diğer feribotu tek bir düğmeye basarak patlatabilecek bir mekanizma vardır. Eğer saat 12 'de bir feribottaki düğmeye basılırsa diğer feribot havaya uçacak, ve düğmenin basıldığı feribottakiler kurtulacaktır. Aynı şey diğer feribottakiler için de geçerlidir. Onlar da düğmeye basarlarsa kurtulacaklardır. Her ikisinin de düğmeye basma gibi bir durumları da vardır ve (bence) Joker'in aslında istenen de odur. İki feribottakilerin de aynı anda tek kurtuluş yolu düğmeye basmamaktır. Oyun teorisinin elemanları tamamlanmıştır.
Düğmeye basmamak filmde insan olarak kalmanın, umutunu sürdürmenin tek yolu olarak gösterilir. Her neyse, birinci feribottakiler oldukça saçma bir klişeyle oylama yapmaya karar verirler. Size o stres altında bile oylama yapmayı akıl ettireceğini düşündürten Amerikan demokrasinin palavralarını dinlerken diğer feribottakiler başka bir klişenin öğeleridirler: Turuncu giysileriyle akıllarımıza kazınmış suçlular. Birinci feribottakiler oylamayı yaparlar (hemen kağıt kalem bulunur tabii) ve sonuç düğmeye basmaktır. Nasıl olsa öteki feribottakiler suçludurlar. Diğer feribotta ise filmin en ilginç sahnelerinden birisi gerçekleşir. Turuncu giysili, katil bakışlı, zenci koca oğlan bir mahkum çıkar ortaya: "Suçu bizim üzerimize atabilirsiniz. Düğmeye bana verin ve ben basabilirim." Herkes koca oğlanın düğmeye basacağını düşünürken. Nanik! O mekanizmayı alır ve feribottan aşağı atar. Artık biliyoruzdur. İyilik kazanacaktır. Zira, diğer feribotta da oylamayı yaptırtan zat eline geçirdiği mekanizmada düğmeye bir türlü basamaz ve mekanizmayı bırakır elinden.

Çarşamba, Ağustos 13, 2008

itaat et

Televizyon, filmlerle, eğlence ve haber programlarıyla düzenli olarak kesintiye uğratılan bir reklam akışıdır (Lazzarato)

Perşembe, Ağustos 07, 2008

plajda

Bembeyaz veya koyu bedenlerini güneşe teslim eden, kuruyemiş yiyen, etrafı seyreden, birbiriyle konuşan, gülüşen, öpüşen, şakalaşan, fotoğraf çeken, elindeki deniz gözlüğünü deneyen, arkadaşlarına deniz gözlüğüyle nasıl gözüktüğünü soran, şaklabanlıklar yapan, bazıları şemsiyenin altında, bazıları ise kuma/taşa serdiği deniz havlularının üzerinde uzanan, uzanmaktan sıkıldığında oturan, güneşten korunmak için kremler sürünen, birbirlerine bu kremleri boca eden, havluların üzerinde tavla veya kağıt oyunları oynayan, elinde ayna makyaj yapan hemcinlerini çekiştiren, iri göğüslerini taşımakta zorlandığı için bikinisini üstüne çıkarmakta beis görmeyen, havaya kaldırdığı küçük çocuğunu karpuz gibi bir elinde tutarak denize doğru koşturan, sırtüstü veya yüzüstü yatarak kitap okuyan insan yığının olduğu bir plajda dinlenirken uykuya dalmakla dalmamak arasında gidip geliyordum.
"Su şişesini uzatır mısın?"
Sesin geldiği yöne doğru kafamı çevirdiğimde ayağımın bir ucuna da havlunu kenarına takmış, böylelikle yere serdiğim havlumun içersine biraz daha kum dolmasına neden olmuştum. Doğruldum, kumları silerken su şişesini uzattım. Güneşin altında eski soğukluğundan eser kalmamıştı.
"Senin de soğukluğun bu suya benzer umarım."
Şaşkın bakışlarıyla gözlüğünün kenarından bana baktı. Cevap vermeye tenezzül etmedi. Bir yudum aldı, ağzının içinde döndürdükten sonra yuttu. Plaja doğru döndü. Onun baktığı tarafa baktım. Denizden çıtıktan sonra taşların üzerinde zorlandığı için paytak paytak yürüyen bir çift gördüm. Çiftin çıktığı deniz tarafında ise denizin içinde adım adım ilerleyen ve gayrıihtiyari ellerini de havaya kaldırmış, alaturka oynamaya hazırlanan görüntüsünde başka bir ikili vardı. İkiliden erkek olanı yavaş yavaş yürüyerek denizin içinde kayboldu. Kadın olanı ise biraz daha bekledikten sonra kendini suya attı. Onları izlemekten sıkılmış kendime bir uğraş aramaya karar vermiştim. Böyle güneşin altında yanarak ne kadar daha dayanabilirdim bilmiyordum. Gözüm yine denize kaydı, biraz önceki çifti arıyordum. Saçlarını ıslatmamak için kafası dışarda yüzen, denizden çıktıktan sonra havuda silinen, kulaklıkla müzik dinleyen, nereden bulduğunu bilemedğim kamışlarla kendine çadır yapan, çadırın tentesini havlusuyla yaptığı için taşın üzerine havlusuz yatmak zorunda kalan, yüzüstü yatar durumda muhabbet ederken ayaklarını istemsizce hareket ettiren, deniz oyuncaklarıyla oynayan, yüzme öğrenen/öğreten, plajda keçiboynuzu, midye satanları seyrederek biraz daha oyalandım. Cırcır böceklerinin sesi tüm sahili dolduruyordu. Gitmenin zamanı gelmişti.
"Ben gölgeye gidiyorum" dedim. "Çok sıcak oldu burası." Bana doğru döndü. "Tamam" dedi. Gülümsedi.
Gülümsedim.

Cuma, Temmuz 25, 2008

iş olsun kabilinden

Mutfaktan gelen buzdolabının sesi rahatsız etmez beni. Bilirim ki oradadır, arada sırada kendi kafasına göre çalışıp çok geçmeden duracaktır. Sürekli bir gürültü kaynağı değildir, bu höykürmelerine alışmışımdır. Bildik tanıdıktır.
Çamasır makinasının sesi ise beni rahatlatır. Çalıştığı zaman içimi bir huzur kaplar. Suyun sesindendir bu huzur bir ihtimal. İçinde bir o yana, bir bu yana sallanan gömleği ezdikçe çıkan ses kolaylıkla bir bebeği uyutabilir. Beni de çok uyutumuştur.
Şimdilerde yazları dışardan gelen bir uğultu kaplıyor her yeri. Klimanın sesi, jeneratörün sesi. O bildik yaz geldi mi başlayan inşaat sesinden, çekiç, kaynak sesinden çok daha farklı. Sürekli bir gürültü. Alt seviyede, belki dikkat etmediğinizde unutuyorsunuz. Ama birazcık kafanızı çalıştığınız yerden kaldırıp dışarıya dikkat kesildiğinizde orada olduğunu hatırlıyorsunuz. Benim elimde olsa kapatıp kurtulacağım. İş yerinde var bu gürültü, eve gidiyorum, gece yatarken var. Ne sabotajlar hayal ediyorum bu sesleri susturmak için.
Beynim ne zaman dinelenebilecek, bilmiyorum.
İlginç ama gece yatağa uzandığımda dışardan gelen sesi bastıran buzdolabının sesini duyunca rahatlıyorum.

Çarşamba, Temmuz 16, 2008

histoire(s) du cinema üzerine

Yine "Görünütlerin Yazgısı"'ndan:

Şu kesin ki Godard modern saflık teleolojilerine, elbette özellikle de felaket teleolojisine sempati duyuyor. Bütün Histoire(s) du cinéma boyunca imge/ikonun kefaret ödeme erdeminin sinemaya ve sinemanın tanıklık etme gücünü kaybeden ilk günahın karşısına koyar: "imge"nin "metin"e, duyulur olanın "hikaye"ye tabi kılınması. Fakat burada bize sunduğu "göstergeler" söylem formunda düzenlenmiş görsel unsurlardır. Bize anlattığı sinema başka sanatların mal edilmesinden oluşan bir dizi gibidir. Ve bunu bize sözcükler, cümleler ve metinler, metamorfoz geçitmiş resimler, fotoğraflarla ya da günzel olay fimleriyle harmanlanmış ve bazen müzkal alıntılarla bağlanmış sinematografik sahnelerden oluşan bir örüntü içinde sunar. Kısacası Histoire(s) du cinéma baştan sona bu "psödomorfoz"lardan, bir sanatın başka bir sanat tarafından -avangardçı saflığın reddettiği" taklit edilmesinden oluşmaktadır.

Pazartesi, Temmuz 07, 2008

görüntü/imge

Görüntü asla basit bir gerçeklik değildir. Sinemanın görüntüleri öncelikle bir işlemdir, söylenebilir olan ile görünebilir olan arasındaki birtakım ilişkilerdir, neden ile sonuç ve önceyle sonrayla oynamanın birer tarzıdır. Bu işlemler farklı görüntü-işlevlerini [fonctions-image], yani image [görüntü/imge] sözücğünün farklı anlamlarını devreye sokarlar. Bu şekilde iki sinematografik plan ya da sekans farklı bir görüntü rejiminden [imagéité] ileri geliyor olabilir. Ve diğer yandan, bir sinematografik plan, bir roman cümlesinin ya da tablonun ait olduğu görüntü rejimine bağlı olabilir. İşte bu yüzden Eisenstein sinematografik montaj modellerini El Greco ya da Piranèse'de olduğu kadar Zola'da ya da Dickens'ta arayabilmiş, Godard ise Elie Faure'nin Rembrandt resmine ilişkin sözleriyle bir sinema methisyesi yaratabilmiştir.

(Jacques Renciére, Görüntülerin Yazgısı, Versus Yayınları)

Pazar, Haziran 22, 2008

rüya mı?

Gözlüklü, ince dudaklı, kırmızı bir surat.
Bıyık ve soğuktan donmuş, beyazlaşmış kıllar.
Bir adam kanapeye yarım oturmuş ve karşısındakine dönüp konuşmaya başlıyor. Aniden, hiç nedeni yokken. Adamın gölgesi duvarda.
Dışarıda spor hareketleri yapan bir topluluk. Soğuğa rağmen, şort ve atletler. Yaşlılar, çocuklar, hep beraber: Önce sol kol, sonra sağ.
Bir tarafta tavşanlar, diğer tarafta tahtadan atlar.
Bir profesör sisli yoldan geçmektedir.
Odada, sağ köşede dinazor maketi.
Ve sonra domino taşları, titrek bir el uzanır. Devinim başlar.
Profesörün eline bir nesne: muşmulaya benzer. (E mambo, mambo italiano çalar radyoda)
Yine dinamo taşları, devinmektedir dünya.
Profesör demek ellerin devinmesi demek. Uzun koridorlar, her iki tarafta uzun kitap rafları.
Soğuktur dışarısı, karda giden kararabaları ve peşlerinden koşuşturan köpekler.

Pazartesi, Haziran 16, 2008

Çalışmak, gocunmadan.

Önceleri sadece koridoru temizliyordum. Elektrik süpürgesiyle neredeyse milim milim ilerliyor, sonra da halı döşemeyle duvar arasındaki boşlukta kalan, kalma ihtimali bulunan tozları çekiyordum vakum makinasıyla.
1. kat, 2. kat, 3. kat, 4. kat.
Uzun, upuzun bir otelin koridoru. Hiç bitmeyecek gibiydi.
Koridor bittiğinde bu sefer sonra elime verdikleri bir listeyle odalara girip çıkmaya başlıyordum.
Oda sayısı da azalmıyordu bir türlü.
Kan ter içinde bitiriyordum günü.
İlk 15 gün böyle çalıştım. Yoruluyor muydum? Evet, yoruluyordum ama yaz tatiliydi, okulların açılmasına daha süre vardı ve öğleden sonra 3 gibi işim bittiğinde tüm gün neredeyse benimdi.
Hava saat 11 gibi kararıyordu.
............

Cuma, Mayıs 30, 2008

yok

...
asla ağlamamalısın,
der bir şarkı.
onun dışında
bir şey
diyen
kimse yok.
(ingeborg bachmann, bilmece)

Perşembe, Mayıs 29, 2008

ben mavi dediğimde ...(2)

Ben mavi dediğimde değil sadece güneşin doğuşundan duyduğum hazzı, kumun sıcaklığını, idrar kokusunu, kırmızının kırmızılığını nasıl algıladığımı vb., sadece kendi içgözlemimle ulaşabileceğim, bana özel, sadece benim doğrudan tecrübelerimle edindiğim ve bunu başkalarına ulaştıramayacağım (ya da ulaştırmayacağımı düşündüğüm), ulaştırmaya çabalarken içinde hep eksik bir şeylerin kalacağı bir fenomenden bahsediyorum: qualia. Qualia, içeriği gereği zihin-beden sorunun tam göbeğinde doğmuştur ve bazı felsefeciler bunun aslında bilinç (consciousness) sorunundan başka bir şey olmadığını iddia etmekte. Ben mavi dediğimde sizinle aynı maviden bahsetmiyor olabilirim derken; peki hangi frekanstır sizin için maviyi mavi yapan, maviyi nasıl anlatabileceksiniz hayatınızda hiç mavi görmeyen birisine vb., gibi soruları size cevaplanması için öne sürmem gerekiyor.

Kelimelerle değil benim sorunum ama dilin sınırları benim düşünce dünyamın da sınırlarıdır demek de doğru gelmiyor bana.

*********
Not to touch the earth,
Not to see the sun,
Nothing left to do but,
Run, run, run!

Değişik duygular uyandırıyor yukardaki sözler ama hepimizdeki duygular aynı duygular mı, aynı zihinsel durumlar mı? Ya müziği? Hala tüylerimi diken diken eden müziği?

Salı, Mayıs 20, 2008

ben mavi dediğimde...

ben mavi dediğimde, siz benim mavimden başka bir şey anlıyorsunuz belki de. aynı şey hakkında konuştuğumuzu sanıp, aslında çok başka yerlerde olduğumuz durumlarda iletişim zorlaşır. (...) o yüzden ben kelimeleri tehlikeli bulurum ve onlara güvenmem. kelimeler dolaylı yollara sokar sizi, kaybolabilirsiniz aralarında... (Micheal Haneke, 2006)

Perşembe, Mayıs 08, 2008

Yeşil Gözler

Sinema çevrelerinde özellikle senaryosunu yazdığı Hiroşima Sevgilim (Hiroshima mon Amour) filmiyle ün kazanan ama daha çok film olarak da çekilen, aralarında L'amant (Sevgili) ve La Meladie de la Mort (Ölüm Hastalığı) bulunduğu kitaplarıyla tanınan, Türkçe'ye de çevrilmiş pek çok eseri bulunan Marguirete Duras'nın sinema üzerine yazılarını topladığı Yeşil Gözler kitabı, onun pek bilinmeyen yönetmenlik özelliğini okuyuculara tanıtıyor.
....

(yazının devamını sonra tekrar yayınlayacağım.)

Pazar, Mayıs 04, 2008

Kandırmak

Kandırmak. Bu kadar mı kolaydı çocukken?
Satranç oynarken önemli bir hamle yaptıktan sonra, örneğin mata giden veya veziri alacak bir hamlede bulunduğumda, kardeşim bu hamlenin önemini anlamasın, farkına varmasın diye satranç tahtasının diğer tarafında düşünceye dalmışım gibi elimle hareketler yapardım. “Hmm, şimdi burayı oynarsa ben de burayı oynarım” tarzında parmaklarımı, sanki hamleleri bir bir planlıyormuşcasına oynatır, kardeşimin dikkatini tahtanın öbür tarafına çekerdim. Zavallı kardeşim ise benim bu sahte hareketlerime kanar, tahtanın yanlış tarafında bir taşını oynayarak güya benim planlarımı boşa çıkarmaya çalışırdı. Ben ise o ölümcül hamleyi tahtanın öteki tarafında yapmak için avucumun içini yumuşak yumuşak kaşıyarak sabırla beklerdim.

Cumartesi, Mayıs 03, 2008

Sinema dili

Marguerite Duras Yeşil Gözler’de sinema dilinin diğer dillerle, örneğin yazıyla kıyaslarken şöyle diyordu:” Gök masmavi bu sabah, güneşli” duyumunu yeniden yaratıp aktarabilecek en mükemmel araç sinemadır.”

Peki sinema diliyle şu cümleyi nasıl aktaracaksınız: “Gök hiç olmadığı kadar mavi, güneş ilk defa parlıyormuşcasına canlıydı.” Bunu sinema diline çevirmek gerçekten güçtür ve sinemaya aktarılabilecekse aynen ilk cümledeki duygu verilerek aktarılabilir. Gün ortasında masmavi bir gökyüzü, ortalarda parlayan bir güneş, belki deniz, belki kum, belki de yeşillik. Ne zaman sinemaya çevrilmiş bir eseri seyretsem hep kafamda bu vardır. Acaba yazar şu gördüğüm sahneyi nasıl tasvir etmişti kitabında. Hangi kelimeleri kullanmıştır benim bir saniye görüp geçtiğim sahne için. Belki üç sayfa yazı vardı burada ama biz geçip giderken gördüklerimiz 3 saniyede kayboluyorsa, gözlerimiz yeni hareketler arıyorsa, bir önceki sahnedeki duyguyu hissedemiyorsak bu sadece bizim yahut yönetmenin mi suçudur? Sinema dilinin bunda hiç mi suçu yoktur. Sinema dilinin sorgulanması gerekmez mi burada?

O zaman sinemayı edebiyata göre yeni başatan tanımlamak gerekir. İlk iş olarak tüm tekrar yapıları yeni yapılar olarak kurmamız gerekir. Nasıl ki başka bir dilden kendi diline şiir çeviren bir şair, şiiri yeniden yazmaktadır denirse, bir kitaptan sinemaya yapılan adaptasyon da yeni baştan bir film yapmaktır. Nasıl ki, eskiden çekilmiş filmlerin yeni versiyonları tekrar tekrar çekilirken her defasında ilk orijinal versiyonla kıyaslıyorsak ve her zaman içimizde bir tatminsizlik duygusu yükseliyorsa, yeni baştan yapılan her şeyin, her ne kadar özgünlüğü kaybolmuşsa da, yeni olduğunu kabul etmemiz gerekir. İkinci cümleyi de eğer sinemaya çevirirken birinci gibi akatarıyorsak onu da yeni kabul etmemiz gerekir.

Cuma, Mayıs 02, 2008

Cumartesi, Nisan 26, 2008

çocuk istismarına son!

Yazdım zaten müşkülpesentim diye. Skoer kardeş beni mimledi mimleyeli aklımın köşesinde ama bu kadar yoğunluk içerisinde (vallahi yalan:)) bir türlü yazamadım çocuk istismarı üzerine.

Benim bu önemli konuda eğileceğim nokta çocukların törenlerde istismar edilmesi üzerine olacak. Kendimden biliyorum, şarkı olsun, oyun olsun, ront olsun, her türlü etkinliğe katılmak küçükken çok hoşuma giderdi. Eminim şimdiki çocukların da hoşuna gidiyordur. Ama sanırım bizdeki gibi stadyumlarda küçük öğrencileri sabahın köründe tribünlere dizip ellerine renkli kareler verip, belirli anlarda yukarı kaldırıp indirten, otomatikleştirip portakallaştırdıkları hareketlerle onları birer emir kulu, robot hale getiren etkinlikler belirli ülkeler dışında pek yapan ülke kalmadı. Keza, şehre gelen "devlet böyyüğünü" karşılatmak ellerine bayrak verip yollara dizen, kendileri koltuklarda otururken törenleri saatler boyunca ayakta dikilerek izletmek, bunu da soğuk, buz gibi havlara karşın üzerine önlük veya okul elbisesi dışında herhangi bir şey giymeye izin vermeyen yetkilelerin bana hatırlattığı düşünce istismardan başka bir şey değil diye düşünüyorum.

Çocukları tören eziyetinden kurtarın diyor, topu bencilkirpi'ye doğru atıyorum.

Salı, Nisan 15, 2008

müşkülpesent

Bazı günler nedense içimden hiç yazmak gelmiyor. Eh, belli olduğu üzere o günlerde bloga da zaten uğramıyorum. Biraz önce can sıkıntısından bloglar aleminde dolaşırken farkettim: Yazmak için illa dolu mu olmam, biriktirdiklerimi dökmek için gani gani isteğimin mi olması gerekiyor diye sordum kendime. Yazma moodumun gelmesi mi gerekiyor, söylecek sözlerimin ekseriye önceden hazır ve nazır beni mi beklemesi gerekiyor? Güzel bir kaç söz, olay, muhabbet, vs., vs., olmadan birşeyler döktürümez mi insan? Sıkıcı banal bir yazı yazamaz mı? Eh günüm sıkıcı geçtiyse, yolda kimseyle karşılaşmadıysam, muhabbet edip ilginç bir şeyler duymadıysam, geçmişimden komik/hüzünlü/didaktik/epik bir anı fırlamadıysa, okuduğum kitapta, seyrettiğim filmde hissettiklerimi buraya aktarmaya üşeniyorsam, zaten uçup gittilerse aklımdakiler, içselleştiremediysem bugünü, yarını, her günü, ne olacak?
Varmak istediğim mevzu şu: Bazen arafta olur insan, ne yazmak ister, ne de yazmamak. Eğer düzenli olarak yazmaya kasan, bu işten para kazanan da değilse dokunmaz tuşlara. İlanihaye böyle gidecek değildir sonuçta, gitmesini de istemem. Zira, bizi var eden zaten, bence, kendimize ait düşünceler, duygular ve hepsinden önemlisi yaşanmışlıklardır.
Madem yazma arzum galebe çaldı, bu sıkıntıda bile bir paragraf dolusu kelime çıktı derken tamahkar olmayayım. 301. maddenin değiştirilip değiştirilmemesi üzerine dönen tartışmalar, AKP'nin kapatılma davası, türban krizi, bu krizin Kürt ve Kıbrıs sorunları gibi çözülememesi ve çözülememesinin bir Türkiye gerçeği olması, Pippa Bacca'nın canice öldürülmesi, bu katlin de ne yazık ki bir Türkiye gerçeği olması, yaklaşan gıda krizi, açıklarda bekleyen prinç yüklü gemiler, tutuklanan provakatörler, üniversitelerdeki saldırılar (çatışma değil, düpedüz saldırı), Irak'taki işgal, Filistin'deki savaş, İstanbul Film Festivali, Gençlerbirliği'nin küme düşmeme mücadelesi vermesi vs. gibi bir dolu gündem maddesi varken.
Böyle anlarda Ulus Baker'in bir yazısı aklıma geliyor. Körotonomedya'dan da baktım biraz önce ama bulamadım. Başlığı dün akşam arkadaşlarla çok fena içtik gibi bir şeydi ve edebiyatın git gide bencilleşmesini ve bireyselleşmesini (kötü anlamda) eleştiriyordu. Pek tabii ki yazının konusu Ulus'un arkadaşlarıyla bir gece önce neler yaptığı, neler yediği, geyik muhabbeti üzerine değildi.
Bu yazı da benim müşkülpsent olmam üzerine değil.

Pazartesi, Nisan 14, 2008

R for Rome

Roma, ne kadar da Ankaramsı. Neden özdeştirdim bu iki şehri bu kadar bilmiyorum. Deniz olmaması mı? Belki de. Ama tabii ki Roma'nın büyük harfle şehir olarak bir yeri var. Ankara ise Orta Asya kasabası oluyor git gide. Neyse dostlar sağolsun, Ankara kalsın diyelim ve Roma sergüzeşti üzerine neler söylenebilir bakalım:
1. Yaya ışıklarında da yayalar için sarı var. Ne var ki, yayalar asla ve nasla kurallara uymuyorlar, bizden hiç farkları yok. Gecenin ikisinde bile ışıklara uyan Kuzey Avrupalıları aradı gözlerim. Akdenizlilik bir başka canım.
2. Bütün sahte çanta, kemer, saat, gözlük, vs aksesuarları, turistik eşya satma işleri Hintli ve Pakilerin üzerine kalmış. Kolezyumun, Roma Forumunun, büyük basilicaların hemen dışında çöreklenmiş, turistik eşya satıcıları hep esmer tenli İtalyan vatandaşlarının elinde. Yol kenarlarında, yerde tezgah açma suretiyle yapılıyor satışlar. Bir de zabıta gelince etrafta koşuşturmalar başlıyor.
3. Şehirde dolaşırken sürekli ambülans sesi geliyor bir yerlerden. Ben saydım, 9 olmuştu bir kaç saat içinde. Sonra da sıkıldım, saymadım.
4. Hayatımda yediğim en kötü pizzayı Roma'da yedim. Venedik Meydanı'nda. Ama sonra başka bir yerde hayatımda yediğim en güzel pizzayı yedim. Yin Yang.
5. Metro sistemi Ankara'yla aynı. Linea A var, bir de Linea B var. İkisi de Termini (Ankara'nın Kızılay'ı)'de kesişiyor. Metroya biniş, vagonlardaki koltuklar vs hep aynı. Ama çok nemliydi metronun içi, kokuyordu biraz.
6. Küçük otobüsler var. Bildiğimiz belediye otobüslerinin cücesi. Aynı minyatürü. Bizim minibüsler gibi değil, birebir kopya.
7. Angelo Poretti: Bira, züper.

Salı, Nisan 08, 2008

bruchetta

Sanırım her ülkenin kendine has, kolay olsun, açlık da bastırsın dediği başlangıç yemekleri var. İtalyanların da işte yukarda gördüğünüz adına bruchetta dedikleri üzerinde zeytinyağı gezdirilmiş kızarmış ekmek ve onun da üstüne yerleştirilen (genelde) domatesle yapılan bir çeşit yemekleri var. Normalde para vermem diye düşünüyorsunuz (keza biz de vermedik, menüyle birlikte geldi). Lezzetli mi diye sorarsanız evet derim, zira insan aç olunca zeytinyağına ekmek bile banmayı düşünüyor.
Bu kadar ekmek yedikten sonra üstüne makarna veya pizza için yer kalır mı peki? Benim kaldı, afiyetle de yedim. Tavsiye ederim.
Danimarkalıların smørrebrødleri, Almanların sosisleri. Daha önce yazmışım.
Gurme mi olsam ne!

Pazartesi, Mart 17, 2008

disiplin!

farklı ilgi alanları mevzusunu düşünüyorum bir kaç zamandır.
iyi bir şey mi farklı şeylerle ilgilenmek, değil mi?
bir konuda uzmanlaşmak, tüm hayatını o konunun ıcığını, cıcığını mı çıkarmak, akla gelen ilk uzmanlardan olmak mı doğrusu?
pek tabii ki insanın ilgilendiği, zevk aldığı konular olabilir bir konuda uzmanlaşırken. onları hobi olarak yaparken esaslı bir uzmanlık alanı olur. o konuda bir oturuşta birkaç sayfa döşenir.
ya da sürekli olarak bir konudan diğerine atlar, her konuda bilgi sahibi olur, gerektiğinde derinleşebilecek bir altyapısı olur.
ama bu kadar farklı disiplinleri bir araya getirebilecek kapasitesi de olmalı insanın. ya getiremezse, ya tıkandıysa.
atıyorum: gödel'in teoremlerini kullanarak yola çıkıp turing makinalarından geçtikten sonra sola sapıp özgür iradeye bilişimsel bir yaklaşım getiridikten sonra kavşaktan sağa dönüp kyoto protokolü'nün mekanizmaları istasyonunda inip, gilles deluze'ün zaman-imaj teoremini kanıtlayan filmlere başlayan trene atlayıp trip hopun geçirdiği evrimler durağında beynini hoşaf olarak da bulabilir insan. üstelik üniversite eğitimi diye aldıkları bu saydıklarının ucundan kenarından geçmiyorsa.
birikim denen bunların hepsinin hakkını vermektir.
tamam ama ya elde kalan sıfır ise: işte ontolojik bir sorun.
control z, control z hakkımız olsa hayatta.

Cuma, Şubat 29, 2008

dattiri dat dat

Ve söz yerini müziğe bırakır:

Dattiri dat dat dattiri dat dat dattiri dat dat daaat dat!
Dattiri dat dat dattiri dat dat dattiri dat dat daaat dat!

Başparmak ve işaret parmağı birbirine değerek, kollar dirsekten eğik, şarkıyla beraber bir sağa bir sola, bir sağa bir sola salınarak.

Geçen sabah uykumda bunu söylerken uyandım. Güldüm kendime.

Salı, Şubat 19, 2008

bahşiş mevzusu

Herkesin başından eminim bahşişle ilgili bir olay, tartışma, vb. geçmiştir. Öğlen yemeğinde arkadaşımla da konuşmak zorunda kaldık, zira bahşişi ben vermek durumundaydım, bozukluklar bendeydi ve ben de hesabın yüzde 10'ununa yakın bir parayı bahşiş olarak verdim. O ise itiraz etti, şu kadar daha ver diye israr etti. Ben de Türkiye'de yüzde 10'un makul bir miktar olduğunu düşündüğümü söyledim. Ama aklıma da takılmadı değil, yoksa böyle bir oran yok mu? Yolda her bahşiş mevzusu açıldığında aklıma Reservuar Köpekleri'nin girişindeki o müthiş bir diyalogun yaşandığı sahnenin geldiğinden bahsettim. Bir filmde iki sevgilinin restoranda yemek yedikten sonra erkeğin yüklü bir bahşiş bıraktığını, kızın görmediği bir anda da oğlanın bahşişin yarısını geri aldığı bir sahneyi anlattı o da. Ve ben de ilk defa bahşişle tanışmamı:
9-10 yaşlarındayım. Dayımla beraber yemek yedik, hesap ödendi. Masadan kalkmak üzereyiz, gelen para üstünün bir kısmını dayım masada bıraktı. Hiç unutmam kırmızı renkli kağıt bir 20 ETL (Eski Türk Lirası). Dayım arkasını döndü, gitmek üzere. Ben parayı aldım, arkadan bağırdım: "Dayı, paranı unuttun."
Öylece öğrendim bahşiş diye bir mevzunun varlığını.

Cumartesi, Şubat 16, 2008

hayat böyle olsa

Bulent Somay Bir Şeyler Eksik kitabında anlatıyor:
Woody Allen'in Annie Hall filminden bir sahne. Alvy Singer (Woody Allen) sinemada bilet kuyruğunda beklerken öndeki iki adamın (küresel köy kavramını ortaya atan Kanadalı kitle iletişimcisi) Marshall McLuhan hakkında konuştuklarını duyar. İkisi de alenen saçmalamaktadır. Alvy Singer, bir süre sonra dayanamaz ve iki adamın tartışmalarına katılır. "Hayır", der, "öyle değil, McLuhan öyle bir şey söylemiyor". Adamlar aralarındaki tartışmayı keser, ve kendilerine karşı çıkan bu kısa boylu, gözlüklü Yahudiye haddini bildirmeye karar verirler. İçlerinden birisi "sen nereden biliyorsun ki" der. Alvy, yandaki kocaman film posterinin arkasına gider ve McLuhan'ın elinden tutarak getirir. McLuhan, soruyu soran adama döner ve "Özür dilerim, ben Marshall McLuhan'ım ve siz de benim ne dediğim hakkında hiç bir şey bilmiyorsunuz".
Alvy seyircilere döner ve sorar: "Hayat böyle olsun istemez miydiniz?"
Kim istemez ki?

Salı, Şubat 12, 2008

bir soru

kim istemez mutlu olmayı
ama mutsuzluğa da var mısın? (Cemal Süreya)

Pazar, Şubat 10, 2008

tablo dediğin

Max Ernst bir bahçe resmi yapıyor. Tablo bittiğinde, bahçedeki bir ağacın resmini yapmayı unuttuğunu fark ediyor. Derhal ağacı kestiriyor. (Jean Baudrillard, Cool Anılar III-IV)

Pazartesi, Şubat 04, 2008

"ben değilim o"

90'lı yılların ortaları, üniversitede dağcılık yapıyorum. Hoşlandığım birisi var, ama bir türlü açılamıyorum. Nasıl oldu, hatırlamıyorum, bir akşam bir yerlerde buluşuyoruz, dağcılıktan tanıdığım birilerinin evine gidiyoruz. Ev kalabalık. Benim katılmadığı bir etkinlik dönüşü toplanılmış, o zamanlar şimdiki kadar yaygın olmayan bir video kamerayla etkinlikte yapılan çekimler, video kasetten televizyona aktarılıyor, herkes televizyonun başına üşüşmüş, hep beraber görüntüler seyrediliyor. Etkinlikte yapılanlar harala gürele, neşeyle anlatılıyor. Özellikle de katılanlardan birisinin yaptıkları diğerlerinin çok hoşlarına gitmiş: aman şöyle yaptı, aman böyle yaptı, diye durmadan o anlatılıyor. Kamerada çekimleri yapan da o bahsedilen kişi ve aynı zamanda benim de adaşım. Hoşlandığım kız benim etkinliğe katılmadığımı bilmiyor ve her ismim geçtiğinde bana dönüyor ve bana bakıyor. Bana bakarken gözlerinin içinin de güldüğünü, neler yapmışsın sen der gibi olduğunu, beni takdir ettiğini farkediyorum. "Ben değilim o" demek geliyor içimden ama söyleyemiyorum. Yıkamadığım duvarları adaşımın sayesinde yıkabileceğimi düşünüyor, o anki duygunun tadını çıkarmaya karar veriyorum ama içime de bir kuşku düşüyor. Ya kameradaki adaşım çekimlerde görülürse, o insanın ben olmadığım anlaşılırsa diye. Biraz önce yapamadığım itiraf içimi yemeye başlıyor. Çekim görüntülerinin artık bitmesini istiyorum, adaşımın kamerada çekime devam etmesini, ekranda asla görünmemesini istiyorum. Çünkü o gözüktüğü anda hoşlandığım kişi anlayacak bahsedilenin ben olmadığını, büyük bir hayalkırıklığı beni bekliyor olacak.
...
Görüntüler bitmek üzere. Kamera hala adaşımda, kamp toplandıktan sonra dönüş yolunda kamyona otostop çekmişler, kamyon içindeki görüntüleri var. "Bit artık, bit artık" diye içimden dualar ediyorum. Tam bitmek üzereyken adaşım kamerayı yanındakine veriyor, kamera onu çekiyor. Yan tarafımda oturan kızlardan birisi, sanki benim sıkıntımı anlamış ve intikam almak istiyormuşcasına işte o diyor, adaşımın adını söylüyor. Hoşlandığım kız da anlıyor, bahsedilenni ben olmadığını. Beklediğim hayalkırıklığı gerçekleşiyor.
Sonra. Sonra, hayat devam ediyor.

Perşembe, Ocak 24, 2008

önemli olan

Nasrettin Hoca'nın niye başına böyle şeyler gelmemiş ki:

Müfettiş Clouseau resepsiyonda işin halleder ve odasına doğru gitmektedir. Yerde uzanmış bir köpek görür ve resepsiyon görevlisine sorar:
-Köpeğiniz ısırır mı?
-Hayır.
Müfettiş Clouseau köpeği sevmek için eğilir, "hoş köpek" diyerek tam başını okşayacakken köpek hart diye eline ısırır. Clouseau şaşırmış vaziyette resepsiyon görevlisine sorar:
-Hani köpeğiniz ısırmazdı?
-O benim köpeğim değil ki.

O yüzden siz siz olun bilin: önemli olan soru sormak değildir, doğru soruyu sormaktır.

Pazartesi, Aralık 31, 2007

yılın filmleri

Bir yılın daha sonuna geldik sayın seyirciler. Adet olduğu üzere her yıl sonunda geçen yılın bilançosu çıkarılır. Ben de bu sene kendime bir süpriz yapayım dedim ve yılın filmlerini kendime göre çıkardım. Gerçekten de zihin egzersizi oldu diyebilirim (seyrettiğim filmleri hatırlama açısından). Listeyi çıkarırken filmler arasında bir sıralama yapacaktım ama bunun saçma ve gereksiz olduğuna karar verdim. Beceremediğimden değil, bilakis iyi bir film zaten iyidir, diğerleriyle bir sıralamayı gerektirmez diye düşündüğümden. İşte aşağıda bu senenin sıralama-gerektirmeden-iyi-olan-ve-hep-iyi-kalacak-filmleri listesi:

. Kelebek ve Dalgıç Giysisi – Tulian Schnabel (Kesinlikle bir festival süpriziydi)
. Nefes – Kim Ki-duk
. Korkak Robert Ford’un Jasse James Suikasti
. Pan’ın Labirenti – Fantastik bir faşizm eleştirisi
. Başkalarının Hayatı - Florian Henckel von Donnersmarck
. Cassandra’nın Rüyası – Woody Allen’ın eski Woody Allen’la ilişkisi kalmamış ama kesinlikle fena da olmamış)
. Paris’te İki Gün (Woody Allen’ın eski tarzı, Yeni Dalga'ya göz kırpan bir film)
. Zodiac - David Fincher
. Şark Vaatleri - David Cronenberg (Bu kadar eleştirilmeyi ve üzerinde düşünülmeyi hakediyorsa iyidir diye düşündüğüm için)
. Yaşamın Kıyısında – Fatih Akın (Daha iyisini umuyordum bu filmden aslında, zira çok yüzeysel yanları var)


Türkiye Sineması'nda ise senenin iyileri:
. Yumurta - Semip Kapanoğlu
. Takva - Özer Kızıltan (Nesnellik ve Erkan Can)
. Beynelmilel

Animasyon (Zaten başka da seyretmedim:)):
. Ratatouille - Brad Bird & Jan Pinkava)
. Persepolis – Marjane Satrapi & Vincent Parannaud

Bu liste ne yazik ki aşağıdaki filmler seyredilmeden kadük kalacak. Ne yapalım, bir kısmını ancak 2008’de seyredilebileceğiz. Zaten bir kısmı listede gözüküyor. İşte seyretmek istediğim ama gerek gelmediği gerekse festivallerdeizleme fırsatım olmadığı için aklımda kalan filmler listesi:

. 4 Ay, 3 Hafta, 2 Gün – Cristian Mungui
. Paranoid Park - Gus Van Sant
. My Blueberry Nights – Wong Kar Wai
. Across the Universe – Julie Taymor
. No Country For Old Man – Joel & Ethan Coel
. Promise Me This – Emir Kusturica
. Tuya’nın Evliliği – Quanan Wang
. Control - Anton Corbijn
. I'm Not There – Todd Haynes

Yılın Hayalkırıklığı
The Simpsons Movie – Tabi ki, aptal Türkçe düblaj meselesi yüzünden. Bu filmi getiren ve sinemalara dublajlı dağıtan gerizekalı film şirketinin elemanlarına ise yılın lalesi ödülünü veriyorum.

Cumartesi, Aralık 29, 2007

kadraj


Fotoğraf İspanya İç Savaşı sırasında 1936 yılında Robert Capa tarafından çekilmiş, ve ilk olarak Fransız Vu dergisinin 23 Eylül 1936 tarihli sayısında yayınlanmış. O vurulma anının bu fotografa girişi ve gerçekten de ölümsüzleşmesini, yıllar, onyıllar, yüzyıllar geçse de kalabileceğini bilmek, savaşırken ölen bu insanın böyle bir şeyi taamüllerinin çok çok ötesindeydi mutlaka. Bu tarz unutulmaz fotograflar var, ilk aklıma gelen o müthiş denizciyle genç kızın öpüşme sahnesi mesela. Ama bu fotografta canımı sıkan bir şey var: Bilemeyecek olması, o kadar yıl sonra bile üzerinde konuşulduğunu bilemeyecek olması.
Çerçevelemek (cadrer) bir boğa güreşi terimidir. "Kılıçla son öldürücü darbeyi vurmadan önce boğayı hareketsiz bırakmak" anlamına gelir. Fotograf enstantenesi de anı böyle hareketsiz bırakır ve ona son darbeyi vurur. Capa, İspanya İç Savaşı'nda vurulan savaşçıyı tespit ettiği ünlü titrek fotografında, o kurşunun yeme anını, bir insanını ölüme doğru tökezlediği o flu, imkansız, anlamsız anı kimbilir nasıl yakalarken; işte ancak o zaman, çerçeveleme terimi, her şeyin hareket olduğu, her şeyin her an durmaksızın değiştiği bir dünyada, aciliyet ve tehlike yüklü anlamını kazanır (Pascal Bonitzer, Kör alan ve Dekadrajlar).

Çarşamba, Aralık 19, 2007

Şark vaatlerinin suspens’i

Cronenberg’in Şark Vaatleri'ni seyrettim ve önem verdiğim bir kaç sinema dergisinde hakkında bu kadar çok bahsedilmesinden olacak ben de üzerinde düşünmeye başladım. Filmde beni rahatsız eden birşeyler vardı. Yok, hayır şiddet sahnelerinden değildi bu, tam tersine iyi çekilmiş dozunda bir şiddet beni her zaman cezbeder (bkz. Otomatik Portakal). Beni rahatsız eden Hollwoodumsu yapısının barındırdığı, Naomi Watts’ın temsil ettiğiydi. Filmde ebe rolündeki Anna (Naomi Watts) tümüyle masumdu, iyiliğin emsali olarak resmediliyordu. Film bu açıdan çok gelenekselciydi:

Hikaye, Anna’nın doğumunu girdiği ve doğum sırasında bebeğini kaybeden çocuk yaştaki bir kızın günlüğünü bulmasıyla başlar. Naomi Watts günlüğün peşinde gerçekte bir mafya babası olan ama müşfik bir restaurant işletmecisi rolündeki Rus bir işadamı olan Semyon’un kapısını çalar. Günlükten haberdar olmasıyla birlikte Semyon, kendisini ilgilendirebilecek konulara girdiğini düşündüğü günlüğü elde etmeye çalışır. Burada Hitchcokvari nitelendireceğimiz suspense günlüğün bu Rus işadımının eline geçmesi değildir. Zira, günlük fotokopisi çekilmiş bir şekilde işadamına verilir. Kolayca. Ama aslı muhafaza edilmiştir, zira masum, iyilikperver Batı toplumunu temsil ettiğini düşündüğümüz Naomi Watts her zaman kurallara sıkı sıkıya bağlı olduğu için asla tanımadığı insanlara tümüyle kucak açmaz ve içinde polisiye olabilecek şeylerin de varolduğunu düşündüğü için belki de günlüğü saklar. Batı toplumu artık tümüyle açmayacaktır kapılarını yabancılara, onlara güvenemeyeceğini öğrenmiştir. Burada filmin kötü iyi adamı devreye girecektir: Aslında İngiliz gizli servisiyle ortak olarak çalışan Rus gizli servisinin (bu da bir maskedir, Doğulular asla kendilerini tümüyle açmazlar, hep maskelerin ardında yaşarlar) bir elemanı olan Semyon’un şoförü ve sadık uşağı Nikolai. Nikolai’ın Naomi Watts’a ilişkisi bir Sovyet markası olan motosikletle başlar. Motosiklet bozulduğunda ise yardımcı olacak kişi yine Nikolai’dır. Dövmeleriyle, daha sonradan mukafatlandırılarak aldığı yüzbaşı rütbesiyle yükselirken, aslında bu yüklsemesinin altında yatan, Semyon’un eşcinsel eğilimleri söylentileri dolaşan oğlu Krill’in hayatının babası tarafından kurtarılmak istenmesindendir. Nikolai, VoriV’Zakone’ye kabul edelirken tüm kimliğinden, herşeyinden vazgeçmek ve bir hiç olduğunu kabul etmek zorundadır. Üzerine yollanan başka bir mafya kolunun elemanlarını hamamda zorlanarak da olsa (ve filmin en şiddet dolu sahnelerini ve Nikola’in cinsel organlarını barındıran sahnelerin) öldürdükten sonra asıl amaç olan ve Nikolai’ın gözümüzde temize çıkmasını ve Naomi Watts’ın yanında yer almasını sağlayacağı bebeğin kurtarılması gerekir. Suspense buradadır. Krill, Hollywoodvari bir şekilde bebekten bir türlü kurtulamazken arkadan kurtarıcılarımız yetişir. Tabii ki son anda. Krill bebeği teslim ederken kendisinin arık bir mafya babası olacağı müjdesini alır. Ama artık roller değişmiştir. Kukla bir mafya babasından başka bir şey olamayacaktır. Zira, eşcinseldir, zayıftır. Klişeler burada bitmez. Filmin sonunda iyilik timsali Naomi Watts’ın bebeği evlatlık edindiğini görürüz, evinin bahçesinde mutlu bir şekilde. Bebek kurtulmuş, temsil ettiği masumiyet ve iyilkperverlik kazanmıştır. Happy end. Aile kurtulmuştur, moral değerler sapasağlamdır, Anna kirlenmeden, pis işlere burnunu sokmadan kurtulmuş, kurtulurken de bir bebeğin hayatını kurtarmıştır. Araya da parça olarak biz seyircilerin ilgisini çekecek dövmeler, BMW taklidi motosikletler, Rus mafya kültürü ve vaatler atılmıştır. Üzüntü ve muz kabuğu.