Felsefe, çevre, politika, futbol, mutlaka ama mutlaka sinema. Biraz ondan, biraz bundan, canı istedikçe çıkan blog. Hayata dair ama tabii ki bana ait. Evet, isyan!

Pazartesi, Eylül 17, 2007

Perşembe, Eylül 06, 2007

Tiksinç bir yazı

Her şey Sex Pistols yüzünden başladı. Eğer Matlock bas gitar çalmayı bilseydi ve plaklarda onun yerine başkası çalmasaydı ve Sid Vicious Paul Anka’nın My Way’ini çığırmasaydı bunların hiçbirisi olmazdı. Vicious ölmenin sanatını yazmış bir intihar eylemcisiydi. Soyadının anlamı gibi tehlikeli, yine soyadının çağrıştırdığı gibi cıvık kaygan bir şahsiyetti. Punk hareketi hippi hareketinin reddi olarak doğmuştu. Ama hippiler daha güzel insanlardı. Sultanahmet’i de mesken tutmuştu bir zamanlar. Diğer yandan Sultanahmet’i mesken tutan hiç punk bilmiyoruz biz. 1967 yılında gazetelerde “hippiliğe özenen liseli kız bitlenince hippilikten vazgeçti” yahut “hippiler birbiriyle sevişirken tüm ısrarlara karşı koyan ve bekaretini bilek gücüyle koruyan kahraman Judocu Güler” tarzı haberlerle doluydu. Woody Allen’ın Bananas filmindeki gibi hep birşeyler eksik hisseden genç kız da hippi hareketeninin teorisyenlerinden olabilirdi ama onun için hep bir şeyler eksik kalacağı için vazgeçmişti. Zaten totoloji bütün 1 ve 0’ların, bütün 1 veya 0’ların birleşmesinden başka nedir ki? 1 ve 0’lar birleşince ölümsüzlük olur. Plato Şölen adlı eserinde yazmış. Her insan ölümsüz bir yiğitlik şerefine nail olabilmek için elinden gelen heşeyi yaparmış. Bazılar (bedenlerinde bereket taşıyanlar) ölümsüzlüğü üremek, kendi adlarını devam ettirmek sanırlar, bazıları da (canlarında bereket taşıyayanlar) ölümsüzlüğü verdikleri eserlerle, düşünceleriyle edinmeye çalışırlarmış. Siz hangisini tercih edenlerdensiniz bilmiyorum ama size bir tavsiyem var. Rüyalarınızı yazın, bol su için ve hafızanızı güçlü tutmak için önce sağ ayağınızı kaldırın, sol elinizle değin, sonra da sol ayağınızı kaldırın sağ elinizle değin. Bu zihin egzersizleri zihninizi zinde tutar. Kişisel gelişim kitabında okudum, oradan biliyorum. Tüm bunları yazınca birden aklıma eski bir dada şiiri geldi
Çikolata yiyiniz,
Beyninizi yıkayınız,
Dada dada,
Su içiniz.
Meğer bu şiir hafızamızı güçlendirmek için yazılmış. Nereden bilebilirdim. Yıllar sonra kitapçı da dolanırken bir kitap bulmam, onu karıştırmam, sonra yazmam ve yazarken bunu eski bir şiirle birleştirmem gerekiyormuş. Benim hafızamda çöp olmuş kardeşim bu arada. Çöp dedim de Sex Pistols geldi aklıma. Her şey Sex Pistols yüzünden başladı...

Cuma, Ağustos 31, 2007

cuk-gibi-oturan

En güzel cümleler bana hep otobüste, dolmuşta, gece yatağa uyumak için uzandığımda, banyoda mı gelmek zorundadır peki? Birşeyler yazmak için cümleleri kafamda kurarken, hep o en uygun, güzel sözcükleri aklıma yazarken gerekli ilham dolmuşta gelir de elim kağıda yahut klavyeye gittiğimde kaçıverir. Neydi o cuk-gibi-oturan sözcük derim kendime. Bırakırım neler düşündüğümü, o sözcüğün peşine düşerim klavye başındayken.
İnsanın bir iç ses kayıt cihazı olmalı.

Çarşamba, Ağustos 29, 2007

okudukça

"Okudukça yazmaktan uzaklaşabilir mi insan?" diye soruyor Erol, İstanbul'da Bir Merhamet Haftasında. Benim de cevabım evet, çünkü ben de canlı bir kanıtıyım bunun.

Ama neden diye sorasım geliyor? Neyi bekliyorum? Neden olmuyor, elim klavyeye gitmiyor, gidesi gelmiyor.

Yaz sıcakları deyip geçesim geliyor. Umarım öyledir.

Pazar, Ağustos 12, 2007

mizah-i Hegel

Çocuklarla evde yalnız kalan amca, onları eğlendirmek için kılık değiştireceğini söyler. Uzun bir süre bekledikten sonra ne olduğunu merak eden çocuklar alt kata indiklerinde maskeli bir adamın gümüş çatal kaşıkları bir torbaya doldurmakta olduğunu görürler. "Aaa, amca!" diye keyifle haykırırlar. "Yaa, bakın makyajım ne kadar güzel olmuş, değil mi?"der amca, maskesini çıkararak. Hegel mantığına göre mizah budur. Tez: Amca, hırsız kılığına girmiş (çocuklar güler); antitez: Gerçek bir hırsız vardır (okuyucu güler); sentez: aslında gerçekten amcadır (okuyucu aldanmıştır).

Salı, Ağustos 07, 2007

nostradamus

Bu Nostradamus'un ilk patladığı zamanlardı. Gazetelerde, dergilerde hakkında boy boy yazılar çıkıyor, üzerine kitaplar basılıyor, bu geleceği gördüğü iddia edilen şarlatanın yakın gelecekle ilgili kehanetleri her yere yazılıyordu. (Bilirsiniz, medyamız sağolsun, yurtdışı medyasında ne konuşuluyorsa hemen gündemimize taşır. Şimdilerde Secret denilen olgu gibi.)

Çok da umurumdaydı. Benim gündemimde değildi nasıl olsa. Neyse, bir gün Ankara'da Dost kitabevinde kitap bakarken elime Nostradamus'un kitabı, daha doğrusu bu bahsettiğim yakın gelecek kehanetleri (söyledikleri iddia edilenlerden yapılan yorumları) anlatan bir kitap geçti. "Yahu, dedim kendime, şuradan bir olay seçeyim, gerçekten de doğru çıkacak mı bakayım." O dönemlerde ABD'de başkanlık seçimleri vardı ve kehanete göre Bush ikinci defa başkan seçilecekti. Yıl 1992. Neyse seçimler oldu ve Bush tekrar seçilemedi, yerine Clinton geldi. Ben de mutlu bir şekilde, kendimce haklılığımın kanıtıyla (nasıl olsa hepsinin atmasyon (atmasyon da çok atmasyon bir kelime kardeşim) olduğu ortaya çıktığı düşüncesiyle) bu konuyu kendimce kapadım, kafamdan sildim.

Geçenlerde nereden estiyse aklıma geldi. Birden aydım. Bu Bush ikinci defa SEÇİLDİ. Bu sefer yanında bir W su vardı ama tekrar seçildi. İkinci defa (hem George Bush adıyla, hem de iki defa seçimi kazanmasıyla).

Yani Nostradamus'un kehaneti doğruydu. Biraz zaman almıştı ama doğru çıkmıştı.
Peki ben Nostradamus'a inanacak mıyım bundan sonra? Pek tabii ki değil. Ama bir daha kitabı elime geçerse bir kehanetin daha doğruluğunu kontrol edeceğim. (Buraya bir sırıtma efekti lazım.)

Salı, Temmuz 31, 2007

nasıl

b
ugÜn
e kadar
*** söylenecek***
herrrrrşey s
öylendi
,,,,,,,,
bunda
n
s?o?nra
NASILnasılnasılnasılnasılnasılnasıl
söy-
len-
di-
ği
dAhA
anlamlıdır
.

Perşembe, Temmuz 26, 2007

aşırı olan doğrudur

Aşırı olan doğrudur. Bu cümle, bu önerme birden zihnimde belirdiğimde (durup duruken, araba kullanıyordum) hemen ardından onu düşündüm. Bu cümleyi benden önce kaç kişi kurmuştır. Sonra da şunu: bir tek bana ait olan tek bir cümle kurmuş olabilir miyim (örneğin son cümleyi)? (Enis Batur'dan alıntı)

Ya ben sadece kendime ait bir cümle kurmuş olabilir miyim? Tümüyle gramatik, konuştuğum dilin sınırları içersinde. Aslına bakarsanız teorik olarak bir dilde kurulabilecek cümlelerin sayısını sonsuz (sayılabilir sonsuz) kabul edersek (Chomsky'ye selam) herkesin böyle bir cümle kurmuş olması olasıdır. Ama teorik olarak. Günde 200 kelime haznesiyle konuşanların hiç ama hiç zannetmiyorum böylesi bir yetiyi kullanabileceklerini ( bu da benden bir örnek olsun).

Siz de düşünün bakalım sadece kendinize ait bir cümleniz oldu mu?

Perşembe, Haziran 28, 2007

midye dolma ve tarkan

Kızılay'da tüp geçitin çiçekçiler tarafında gece 10 gibi midye tavacı bağırıyor:

-Midye dolmaya gel! Tarkan bile buradan aldı, 5 lira da hesap bıraktı, hayranlarım ödesin dedi.
Nerrrrde bu hayranlar?

Çarşamba, Haziran 27, 2007

şok güzel, şok.

“Şok güzel, şok güzel.”
Baktığı tarafa kafamı çevirdim, çok güzel diye nitelendirdiğinin ne olduğunu anlamaya çalıştım. Arabamız yol boyunca tarlaların yanısıra gidiyordu. Biteviye uzanmış tarların kenarından ilerliyorduk, bazen bir mısır tarlası, bazen buğday tarlası, bazen de pamuk tarlalarının yanından geçiyorduk. Bu sefer İtalyan arkadaşımızı heyecanlandıran ise bir ayçiçek tarlasıydı. Yabancı bir ülkede her gördüğüne "şok güzel” yaftası yapıştırmayı borç olarak gören birisiyle yolculuk ediyorsanız yol boyu pek de nadir duymayacağımız bir nitelemedir bu. Nereye gittiğimizi hatırlamıyordum, arabanın arkasında yolculuk bitsin artık diye içimden geçiriyordum. Ama bitmiyordu. Bir süre sonra dualar yerlerini ilenç cümlelerine bıraktı. Burada ne işimini olduğunu sorgulamaya başladım. Sonuçta yaptığım bu işi başka birisi de kolaylıkla yapabilirdi, benim gibi birisine gerek yok diye düşünüyordum. O yüzden kendimi standby moduna getirmeye, her sıkıldığımda, her yaptığımın zaman kaybı olduğunu düşündüğümde olduğu gibi içime kapanmaya, kendime dönmeye karar verdim. Önümdeki kitaba eğildim. Her kitap okumak bir yapbozu tamamlamaktır diye içimden geçirirken bir anda sıkılgan ruh halimden kurtularak İtalyan arkadaşıma garip gelebilecek bir neşeyle heyecanına katıldım. Durup içlerine dalmak istedim ayçiçeklerinin. Henüz olmamış ya da kavrulmamış olduğu için yumuşak çekirdek parçalarını, içlerini zorlanarak ağzımda döndüre döndüre çıkartıp mideme indirmeyi hayal ettim.
Neydi beni bu bön heyecana dahil eden, bilmiyorum. Belki bir yüz, belki de bu uzun ayrılığın son günü olmasıydı.

Cuma, Haziran 01, 2007

izbandut

Kim anlatmıştı ne zaman anlatmıştı (ya da bir yerlerde mi okumuştum) hatırlamıyorum. Bir arkadaşımın üniversite eğitimi için gittiği ABD’de kaldığı yurt pek mümtaz bir semtte değilmiş. Daha yurttaki 3. gününde odasında TV seyrederken kapıya dışarıdan birileri yüklenmiş, birkaç vuruşta kapıyı kırmışlar. Arkadaşım korkudan ağzı açık bir şekilde oturduğu yerden kalkamadan ne olduğunu anlamaya çalışırken içeri iki tane izbandut gibi zenci girmiş. Zenciler hemen TV’ye yönelmişler ve zencilerden bir tanesi kocaman televizyonu zorlanmadan kapmış ve ikisi beraber hiç gocunmadan rahat bir şekilde dışarı çıkmışlar. Arkadaş ne olduğuna tam idrak edememiş, tir tir titreyip olayın şokunu atlatmaya çalışırken, iki dakika sonra zencilerden bir tanesi geri dönmüş, ve sormuş:
Where is the remote kontrol ? (Uzaktan kumanda nerede?)

Perşembe, Mayıs 31, 2007

Düz Yazı 100 Blog

Yıllar önce Haydar Ergülen’in Express Dergisi’nde yazmaya başladığı bölümün adıydı Düz Yazı Yüz Yazı. Genelde şiir ve metin üzerine yazılan ağır metinlerdi bu bölümdeki yazılar. O dönem haftalık olan çıkan Express dergisinde hep merak etmiştim 100 yazıyı nasıl bitirebileceğini Ergülen’in. 100 yazı 100 hafta demekti. Ne var ki, Express çeşitli sorunlardan aylık hale gelince bitmesinin yılları bulacağını da düşünmedim değil. Ama zaten aylık olana kadar da bayağı bir bölüm yayınlanmıştı. Ergülen bitirdi bu yazıları ve hatta sonradan kitaplaştırdı da.
Dün bu blogdaki yazıların 99’u bulduğunu görünce hemen aklıma gelmişti Express’teki Ergülen’in bölümünün başlığı. Bugün, ne şans ki, Radikal’de Teoman (!), Ahmet Erhan’la yaptığı söyleşiye bu hatırlatmayla başladığında (Teoman, Haydar Ergülen’in bölümünün başlığını yazmamıştı, belki de hatırlayamamıştı) acaba oradan mı hatırladı diyenler olmasın diye söylüyorum bunları.
Bugün benim bu 100. blogum.
Kimsenin tavuğuna kışt demeden.
Teşne olmadan,
hayhuylara girmeden,
metazori olmayan, ama
elimi bloglamanın temiz sularında yıkayan kolaycı bir tavır sergilemeden...
Ne diyorum ben ya?
...
Ne diyorum ben ya?

Neyse saçmalama hakkımı kullanıyorum. 100 blogda bir olur, olmalı da.
Dedim ya kimsenin tavuğuna kışt demiyorum.
Evriibadi,
getap stendap, dontgivapdıfayt.

Çarşamba, Mayıs 30, 2007

yarın ne zamandır?

Orijinali Colonel Bagshot'a ait (Ekşi Sözlük sağolsun) Dj Shadow'un meşhur ettiği müthiş sevdiğim 6 days şarkısında geçer:
"Tomorrow never comes until it is too late"
Şunu düşündüm: Yarın veya ertesi gün zamana ait değildir, zaman bugündür veya geçmiştir, çünkü zaman yaşanmıştır, ya da yaşanmaktadır. Zaman ne olacağını bilemeyeceğimiz bir mefhum değildir, olmamalıdır, yıllar geçerken arkamızda bıraktığımız ne kadar tarih olsa da zaman bu anı da içerdiği için farklıdır. Keza, yarın olduğu zaman bugün halini alır, bugün olduğu zaman zamana aittir, yarın geldiği zaman çok geçtir, çünkü yarın artık bugündür (böyle bi dizi vardı, değil mi?).
(Aslında güftede geçen bu satır, şarkının Arap-İsrail 6 gün savaşına binaen savaş karşıtlığını desteklediğinden farklı düzlemlerde değerlendirilmeli.)

Klibini Kar Wai Wong'un çektiği şarkının YouTube linki bu:
http://www.youtube.com/watch?v=iZKeSNZhm18

Ama şarkının orijinal ve yavaş (belki de daha güzel) versiyonunu da içeren başka bir klip linki de şu:
http://www.youtube.com/watch?v=Y4Kfcbf9I8k

Salı, Mayıs 29, 2007

kapak


İngiliz Penguin yayınevi okurlarının karşısına güzel bir fikirle çıkmış (bkz:). Şimdilik sadece altı yazarın altı klasikleşmiş kitabını içeren bir serinin, i.e., Jane Austin'in Emma, Marcus Aurelius'un Düşünceler, Wirginia Woolf'un Dalgalar, Oscar Wilde'ın Dorian Gray'in Portresi, Grim Kardeşlerin Masallar ve Dostoyevsky'nin Suç ve Ceza'sınının, kapaklarını kendi zevkine göre hazırlamayı okuyucularına bırakmış. Böylelikle okuyucuya kendi yaptığı kapak tasarımını bu ünlü klasiklerin üzerinde görebileceği bir hediye olarak sunabileceğini düşünmüş.
Yukardaki kitap kapağı bir örnek.

Cuma, Mayıs 11, 2007

bir dakikalık

Bir Dakikalık Öyküler, Istvan Örkrny'nin kitabının adı. Kitap, adından anlaşılabileceği üzere kısa öykülerden oluşuyor. Kısa olmasına rağmen üzerinde düşündürten öyküler deyip oldukça basmakalıp bir tanıtım yapabilirdim ama lafı uzatmadan bir kıyak yapıp bir öyküsünü koymaya karar verdim:

Satış temsilcisi Jozsef Pereszlenyi, Wartburg (plaka numarası CO 75-14) marka aracını köşedeki gazete satıcısını önünde parketti.
“Bir tane bugünün Budapest Herald’ı lütfen.”
“Kalmadı.”
“O zaman dünkünü alayım!”
“Dünkü de yok ama yarınki var.”
"İçinde film rehberi var mı?”
“Hepsinde var.”
“Tamam, yarınkini ver öyleyse.”
Gazeteyi alıp arabasına yöneldi. Film rehberini buldu. Bir mühdet sonra methini çok duyduğu bir Çekoslavak filmi (Milos Forman’ın “Bir Sarışının Aşkları”nda karar kıldı. Film, Golgotha yolu üzerindeki Mavi Göl’de oynuyordu, ve bir sonraki matine ise beş buçukta başlıyordu.
Daha zamanı vardı. Ertesi günkü haberlere göz atmaya başladığında, satış temsilcisi Jozsef Pereszlenyi’nin, Wartburg marka aracı ile (plaka numarası CO 75-14) Golgotha yolu üzerindeki Mavi Göl sinemasına bir kaç metre kala hız limitini aşması yüzünden bir kamyonla çarpıştığını ve dikkatsiz şoför Jozsef Pereszleny’nin kazada öldüğü haberi gözüne çarptı.
“Pestilim mi çıkacak? dedi, kendi kendine.
Saatine baktı. Beş buçuk olmuştı bile.
Gazeteyi katlayıp cebine koydu, direksiyonun başına geçti. Golgotha yolu üzerindeki Mavi Göl sinemasına bir kaç metre kala hız limitini aşıp bir kamyonla çarpıştı. Zavallı adam cebinde ertesi günkü gazete ile öldü.

Çarşamba, Mayıs 09, 2007

shining ve yazı

Hikayeyi herkes biliyordur: Yazdığı kitabı bitirebilmek için karısı ve küçük çocuğuyla birlikte kışın kapalı olan, ağaçlarla çevrili dağ başındaki otele kışlık bakıcı olarak kabul edilen, hem iş hem de kitap için gerekli sessiz ortamı kollayan adamımız Jack Torrence bir süre sonra kafayı çizer ve elinde balta karısı ile çocuğunun peşine düşer. Odasına kapandığı saatler boyunca daktiloyla yazdığı kitabı bitirmeye çalıştığını düşündüğümüz Torrence’ın eserine filmin bir sahnesinde ulaşırız. Yaptığı keşifle şaşkınlıktan ağzı düşen karısının olduğu kadar bizim de gözlerimizin önünde sayfalar dolusu tekrar eden tek bir cümle vardır:
“All work and no play makes Jack a dull boy.”
O ana kadar yaratıcılık sıkıntısı çektiği için halet-i ruhiyesi bozulduğunu düşündüğümüz, belki de her yaratıcılık gerektiren işlerle ilgilenlerde empati uyandırabilecek olan Jack Torrence’ın artık geri dönülemez noktasıdır bu.
Gelgelelim bu sayfalar dolusu tek bir cümleyi pek çoğumuz filmde kullanılan, Jack’i o anki durumunu anlatan bir cümle olarak görmüştür. Keza cümle içinde geçen Jack’i de adamımızın kendisi sanmışızdır.
Ne var ki, işin aslı ise böyle değilmiş. Zira, “All work and no play makes Jack a dull boy” İngilizce bir deyimmiş. “Kwai Köprüsündeki Nehir” filminde de geçen bu deyim sürekli olarak yaptığı işe zaman harcayan, ara vermeyen insanların bir süre sonra sıkılacağını, köreleceğini anlatan, bu yüzden de insanların arada sırada dinlenmesinin iyi olacağını belirtmek için kullanılıyormuş. İlginç olan filmin İtalyanca versiyonunda bu tekrar tekrar yazılmış cümle, "Il mattino ha l' oro in bocca" deyimiyle (“Erken kalkan yol alır” anlamına geliyor), Almanca versiyonunda "Was Du heute kannst besorgen, das verschiebe nicht auf Morgen" (“Bugünün işini yarına bırakma”), İspanyolca aslında "No por mucho madrugar amanece más temprano" (Erken kalksan da şafak hemen sökmeyecek), Fransızca versiyonunda da "Un 'Tiens' vaut mieux que deux 'Tu l'auras'" (Eldeki bir kuş, çalıdaki iki taneden yeğdir; Elindekinin kıymetini bil) olarak, Kubrick’in de onayıyla, çevrilmiş.
Bu arada farklı yerlerde de göndermesi var. Örneğin Simpsons’da Homer Simpson’ın “No TV, no beer make Homer go crazy” şeklinde bir cümlesi, bu filme bir gönderi. Zira, Merge bu cümleden sonra eline bir beyzbol sopası geçiriyor.
Buraya kadar ki meramın tek bir amacı vardı aslında.
Bilge Erenus'un Gece adlı kitabının son cümlesidir, daha doğrusu sorusudur: "Bunları yazmakla çıldırmaktan kurtulunur mu?" Shining’e bakınca kurtulunamazmış diyesimiz geliyor. Gelgelim, bu film zaten korku sinemasının bir örneği, hem de çok güzel bir örneği, olarak sinema tarihinde yerini alıyor. Bana kalırsa, insanın yazmakla kurtulunamayacağı bir dünya gerçekten korku dolu olurdu.

Salı, Mayıs 08, 2007

shining: sorunun cevabı

All work and no play makes Jack a dull boy. All work and no play makes Jack a dull boy. All work and no play makes Jack a dull boy. All work and no play makes Jack a dull boy. All work and no play makes Jack a dull boy. All work and no play makes Jack a dull boy. All work and no play makes Jack a dull boy. All work and no play makes Jack a dull boy.
All work and no play makes Jack a dull boy. All work and no play makes Jack a dull boy. All work and no play makes Jack a dull boy. All work and no play makes Jack a dull boy. All work and no play makes Jack a dull boy.

All work and no play makes Jack a dull boy. All work and no play makes Jack a dull boy. All work and no play makes Jack a dull boy. All work and no play makes Jack a dull boy. All work and no play makes Jack a dull boy:
-All work and no play makes Jack a dull boy.
-All work and no play makes Jack a dull boy.
-All work and no play makes Jack a dull boy.

All work and no play makes Jack a dull boy. All work and no play makes Jack a dull boy. All work and no play makes Jack a dull boy. All work and no play makes Jack a dull boy. All work and no play makes Jack a dull boy. "All work and no play makes Jack a dull boy." All work and no play makes Jack a dull boy.
All work and no play makes Jack a dull boy.
All work and no play makes Jack a dull boy. All work and no play makes Jack a dull boy. All work and no play makes Jack a dull boy.
All
work and
no play
makes
Jack
a
dull
boy.
All work and no play makes Jack a dull boy. All work and no play makes Jack a dull boy.

Çarşamba, Mayıs 02, 2007

Gemici Cem

Bir arkadaşımın başından geçen hikayedir:
Arkadaşım, bu aralar albümü de çıkan bir grubun üyesiyle bir gece önce takılmıştır. Kafaların dumanlı olduğu bir sırada grubun üyesi Haşmet, arkadaşımın cep telefonunu kullanarak grubun diğer bir üyesi olan Cem’e mesaj çekmiştir. Yalnız, mesajı grubun üyesi olan Cem’e değil, yanlışlıkla, başka bir Cem’e göndermiştir. Ertesi gün mekandan ayrıldıktan sonra hiç bir şeyden haberi olmayan arkadaşımın telefonu çalar:
-Merhaba, dün akşam bana bir mesaj atmışssınız, ama ben sizin kim olduğunuzu çıkaramadım.
- Mesaj attığımı hatırlamıyorum. Ben Fatih’im, siz kimsiniz?
-Ben Cem.
Cem adını duyunca arkadaşım uzun zamandır görüşmediği kuzeniyle görüştüğünü zanneder.
-Aaa, Cem nasılsın? diye olaya girer, kendinden falan bahseder, hoş beşten sonra konuştuğunun kuzeni Cem olmadığı anlaşılır.
-İyi ama sen hangi Cem’sin?
-Ben Gemici Cem’im.
-Allah Allah, öyle birini tanımıyorum. Sana nasıl bir mesaj gelmiş?
-Seni çok seviyorum. Grubunuzun hastasıyım gibi bir şeyler.
O sırada arkadaşım uyanır, Allah’tan grupta başka bir Cem olduğunu bilmektedir.
-Haa, o mesajı muhtemelen dün gece Haşmet çekmiştir, diğer grup arkadaşı Cem’e.
-Aaa, Haşmet sen misin?
-Yok, ben Fatih dedim ya. Yanlışlıkla sana gelmiş mesaj.
-Haa, o zaman Haşmet’in telefonu var mı sende?
Haşmet’in telefonu verilir ve kurtulunur Gemici Cem’den.

Cuma, Nisan 27, 2007

tanrı'nın 9 milyar adı

“Tanrı’nın 9 Milyar Adı”, Arthur C. Clarke’ın 1953 yılında yayınlanmış o zamanlar oldukça ün kazanmış bir kısa hikayesinin adı. Hikaye Tibet’te geçiyor. Bir Budist manastırında rahipler 300 yıldır tek bir proje üzerinde çalışıyorlardır: Tanrı’nın tek ve gerçek adını bulmak. Bunun için kendilerine ait bir sistem geliştirmişlerdir. Eğer Tanrı’nın yazılabilecek tüm olası kombinasyonlarına ulaşırlarsa, ki bunlardan yaklaşk 9 milyar tane vardır, olasılıklardan bir tanesi Tanrı’nın gerçek adı olacaktır. İnanışlarına göre Tanrı’nın adı dokuz harfi geçmeyecektir ve yine kendi dillerinin özelliğinden aynı harften üç tanesi yan yana gelemeyecektir. İşlerinin zorluğundan ve kendi hızlarına göre 15 bin yılda bitirebilceklerini düşündüklerinden olacak kendilerine tüm olası kombinasyonları yazabilme yeteneğinde olan bir bilgisayar almaya karar veriyorlar. Bu iş için de hem bilgisayarı yüklenmesini, hem de programı yazdırabilmek için iki Amerikalı programcı kiralıyorlar. Başlarda neyin peşinde olduklarını bilmeyen programcılar işlerinin bitmesine yakın gerçeği öğreniyorlar. Tanrı’nın olası tüm 9 milyar ismi yazıldıktktan sonra evrenin sonu gelecektir. Yaptıkları işten korkan Amerikalı’lar, programın işlemini bitirmesine saatler kala Manastırdan kaçmayı başarıyolar. Ayarladıkları uçakla ülkelerine geri dönerken uçakta kurtulmuş olmanın sevinciyle konuşrlarken birden bir tanesi gözünü göğe dikiyor. Diğeri ne olduğunu anlamak için kafasını uzattığında gerçekle karşılaşıyor:
Yukarıda, tüm yıldızlar, teker teker sönüyordur.

Hikaye ne kadar naif değil mi? Şu an yazılabilecek küçük bir algoritmayla 3 dakikada çözülebilecek bir sorun, henüz elli sene öncesinde ne kadar da tahayyüllerin ötesindeymiş. Baudrillard’ın dediği gibi bilgisayarların evrenin sonunu getireceği gerçeğini şimdi daha katı temeller üzerinde yaşıyoruz.
Dünyanın sonu artık 3 dakika ötede.

Cuma, Nisan 13, 2007

hazin'e

Asansörden indikten sonra karşılaştım onlarla. İki küçük kız, ikisi de pembe giymiş, 3-4 yaşlarında, fütursuzca birbiriyle oynuyorlar. İki ''pışt''ım yetti ilgilerini çekmeye. Eğildim, göz hizasına geldim. Hemen anlatmaya başladılar heyacanlı heyacanlı. Kimseye söylemezsem bir sır vereceklermiş. Söylemem dedim. İkisi de aynı anda anlatmaya başladı. Ellerinde bir hazine varmış. Kimseye göstermiyorlarmış, sadece bana göstereceklermiş. Sıkı sıkı ellerinde tutuyorlardı, ısrar ettim, açtı bir tanesi avucunu. Küçük beyaz çakıl taşları. "Ama", dediler, "içlerinden bazıları parlıyor, hazine onlar işte". Ne kadar mutluydular, hazineleri onlara yetiyordu. Ve ne kadar hazin ki bize, hiç bir şey yetmez oldu.