''Şimdi artık...''
Eli ağzında dikkatle dinleyenler,
kollarını bağlamış dinliyor gibi yapanlar,
''seni koklar yalnızlığım..''
önündeki laptopa bakıp konuşanla bağlantısını tümüyle kesenler,
pür dikkat dinleyip konuşanın her söylediğini kafasıyla onaylayanlar,
''seni arar, seni sorar...''
şalıyla oynayıp yanındaki elleri bağlıya birşeyler söyleyenler,
aldığı notları gözden geçirip konuşandan sonra söyleyeceklerini ezber edenler,
herşeyden habersiz, güya sakladığı cep telefonundan mesajlarını kontrol edenler,
Avrupa'nın dört bir tarafındaki ünivesitelerden arzı endam eden Felemenk veya Valon Belçikalı, Katalan, Fransız, Norveçli, Alman, İranlı, İskoç, Kırgız, Hırvat, İtalyan... öğrenciler
ve sıkıldığı için bloguna yazı yazanlar..
''sevdaaaaaaaa çiçeği...''
Salı, Ağustos 24, 2010
Cumartesi, Ağustos 14, 2010
Ljubljana'da Cucurrucucu Paloma
Bir şehirde yaşam zevkini veren, şehri renklendiren en önemli ayrıntılardan bir tanesidir sokak çalgıcıları. Kah Brezilayalı kadınların yerel giysiler içinde samba gösterilerinde, kah tüm dünyayı farklı kılıklarla dolaştıklarına inandığım şu Güney Amerikalı And dağları müzikleri yapan çakma İnti İllimani'ciler (Hem Amerika'nın kuzey ucunda hem de Avrupa'nın herhangi bir yerinde, 1 Mayıs gösterilerinde bile gördükten sonra, İstanbul'da da karşılaştıktan sonra buna yüreğimle inanıyorum) kah ise Ankara'da Tunalı Hilmi üzerinde yükselen bir saksofon sesinde o şehiri şehir yapan bir bitmez tükenmez bir güzellik saklıdır. Ljubljana sokaklarında başıbozuk bir şekilde dolaşırken uzaktan gelen Cucurrucucu Paloma'nın sesi ise beni ta uzaktan çekti. İlk notalarından tanıdım şarkıyı, yanımdaki Katalan arkadaştan da önce. Yerel Meksikalı kıyafetlerinde yaptıkları işe önem veriyordu grup. Ljubljana sokaklarını dolduran o güzel notalar şehir dolaşan herkesi kendine çekince insan sadece zevk alabilirdi. Zira beklenmedik bir anda karşınıza çıkan ve sizden de bir karşılık beklemeyen bir durumdan sadece mutlu olabilir insan. Ve kendini gülerken yakalar...
Pazartesi, Temmuz 26, 2010
Peygamber

Un Prophète (2009), Jacques Audiard'ın Cannes Film Festivali'nde geçen yıl en iyi film ödülünü alanson filmi. İki saatten uzun olmasına rağmen neredeyse gözümü kırpmadan seyrettim ve La Haine'den sonraki göçmenler üzerine, göçmenler üzerinden yapılmış en iyi film diyebilirim. Bu yılın eni yi filmlerinden birisi.
İsmi nedense bana yıllar öncesinde okuduğum Tahsin Yücel'in Peygamber adlı romanını hatırlattığı için zihnimi kitapla bağ kurmaya zorluyor. Ama nafile, aralarında bir bağlantı bulmak neredeyse imkansız. Şu satırları yazarken zihnim de pes etti bir bağ kurma konusunda..
Şansın, yırtmanın, kaderin filmi değil bu film.
Hayatta ne istediğini bilmeyen, başkalarıyla göz teması bile kuramayan ama bir şekilde hapise düştükten sonra önce bir katile, sonra ise bir mafya babasına dönüşen yetimhanede büyümüş Arap kökenli bir çocuğu bilindik kalıplarla anlatan bir film de değil.
Müthiş oyunculukların (özellikle Malik rolünde başrolde izlediğimiz Tahar Rahim'in), şaşırtıcı bir senaryonun, başarılı kurgunun, stylistic kamera kullanımının, farklı açıların filmi.
Türkiye'de gösterime girmemesi büyük şansızlık. Şanslı olanlar zaten festivallerde seyretmişlerdi. Yer bulamadığım için zamanında seyredemedim ama kopya-mopya seyretmeye sonunda muvaffak oldum. İyi ki...
Cuma, Temmuz 23, 2010
görünen görünmeyen

Paul Auster'in hiç kuşkusuz çok zevk aldığım romanları olmuştur. Özellikle kendi dilinden okuduğumda belirgin bir tat bıraktığını, Proust'un Madley çikolataları gibi, hatırlıyorum. Ama sanki bir yerden sonra hep aynı kitabı okuduğumu düşünmeye başladım. Yaratıcı yazarlık denen tarzın yarattığı sıkıntıları romanlarında daha fazla duyumsuyorum. Özellikle son romanı Görünmeyen böylesi bir sıkıntıya karşılık geliyor bende. Zorlama diyeceğim bir yanı barındırıyor. Tamam, fikir güzel, kendi içine dönen üstkurgusal denebilecek bir fabulayı da içeriyor. Ama belki ilk romanı olabilecek sığlıkta dönüp duruyor, hep aynı yerde takılıp kalan bir şarkıya dönüşüyor.
Aynı derde başka bir açıdan, kitaptaki anlatısal hatalardan, yaklaşan bir yazı okudum bugün Varlık'ta. Haluk Sunat'ın yazısı bana Auster'de neyi sevmediğimi hatırlattı. Sürekli geçişler yapıyor Auster: Bir insanın hayatını bir kaç satırla anlatıyor, olayları özetliyor, tüm olanı biteni seyircinin hiç bir boşluk doldurmasına izin vermeden aktarıyor. Tam bir roman Tanrısı; bir deus ex machina gibi her şeyi bir anda çözümlüyor. Okuyucu okuyor sadece. Buna izin veriyor.
Bana kalırsa Auster'in tarzı sinemaya, ana akım anlatı sinemasına çok yakışıyor. Hep Hollywood için yazıyor sanki. Biraz zorlasam kodlarını çıkartabileceğim bir anlatı tarzına sahip ve bu beni rahatsız ediyor.
Etiketler:
görünmeyen,
Paul Auster,
yaratıcı yazarlık
Perşembe, Temmuz 08, 2010
pink flamingos

Herhalde seyrettiğim en ilginç filmlerden birisidir bu film. Uzun yıllar önce Seattle'de, 25. yılı nedeniyle (demek ki 1997 yılında) tekrar gösterime girmesi sayesinde seyretmiş, tadı da damağımda kalmıştı. Ben döndükten sonra Türkiye'de de film festivallerinde bir şekilde gösterildi bu acayip kelimesinin hakkını veren film. Aklımda kalan onlarca sahne var bu kadar yılın üstüne. Sanatsallıkları değil sahneleri unutulmaz kılan; rahatsız ediciliği, ama bir o kadar da eğlenceli oluşu. Resimde gördüğümüz Divine'ın çekinmeden oynadığı sahneler (örneğin köpek pisliğini ciddi ciddi yiyişi, ne demek istediğim anlaşılır sanırım) onu da kült kategorisine çoktan yerleştirmiştir. Uzun yıllar sonra nette gördüğüm bir resim sayesinde aklıma düştü. Tekrar bulmalı bir yerlerden.
Filmin soundtracki de 1997 yılında yayınlanmıştı ve en unutulmaz şarkılardan bir tanesi Link Wray and His Ray Men'in The Swag'iydi. Üşenmeden buldum. İşte linki:
http://listen.grooveshark.com/#/artist/Link+Wray+and+The+Wraymen/1326539
Perşembe, Mayıs 13, 2010
nahide'nin türküsü
Korkularımızı ne kadar diplere atarsak atalım, bir yerden fırlayacaklarını da biliriz. İster bir görüntü, ister bir hikaye, isterse yeniden yaşanmışlık tekrar getirir bize. Tarih de buna benziyor. Geçmişi ne kadar gömmeye çalışırsak çalışalım yine de bir şekilde gün yüzüne çıkıyor gerçekler, çıkacaklar. Berke Baş'ın Nahide'nin Türküsü adlı belgeseli de bu minvalde bir film. Ordu'nun unutulmuş Ermenilerine, kendi (üvey) babaannesi üzerinden bakıyor Baş. Zorunlu tehcir sırasında kaybolan veya yine zorunluluktan bir yerlere bırakılan küçük çocukların, bebeklerin, Türk ailelerin yanında büyüdüklerinde yaşadıklarını kendi babaannesinin, ismini ve kökenini hiç bir zaman saklamayan Nahide Kaptan'ın izinden sürüyor. Zamanında (1909-1915 arası) bir Ermeninin belediye başkanlığı yapacak kadar çok olduğu Ordu'da şimdilerde arada bulasın dedirtecek kadar az kalan tek tük kalanların peşisıra yürüyor. Yıkılmış kiliseleri, dinlerini değişitirmiş pek çokları arasında kardeşlerini, zaten öldürülmüş olan anne-babalarını bulamayacaklarını bilenleri, bulsalar bile saklı kimliklerinin gün yüzüne çıkacağı korkusuyla reddeden kardeşleri anlatıyor.
Bir zamanlar bu topraklarda beraber yaşayanların şimdi kaybolmuş renklerini gösteriyor bize bu film. Mermerlere inat.
Bir zamanlar bu topraklarda beraber yaşayanların şimdi kaybolmuş renklerini gösteriyor bize bu film. Mermerlere inat.
Pazartesi, Nisan 19, 2010
vavien, kosmos, bal haftası
İnsan neyle yaşar? 11. İstanbul Bianeli'nin sorusuydu bu.. Soruyu daha basitleştirelim: İnsan ne ister? Eh, sinemayı seviyorsanız, "güzel bir film ister" diye kestirip atabilirim. Türkiye sinemasının gurur abideleri olan geçen senenin (Bal ve Kosmos'un gösterime yeni girmesini bir yana koyarsak) en iyi üç filmini; viz. Vavien'i, Kosmos'u ve Bal'ı arka arkaya üç gün içersinde seyretmek herhalde tüm bir seneyi üç güne indirgemek olarak düşündürtebilir. Ama bana kalırsa bu bol üdüllü filmleri (ki Vavien daha bugün İstanbul Film Festivali'nde en iyi film ödülü aldı) seyretmek bu haftayı geçirdiğim en yoğun ve imge dolu haftalardan birisi haline getiriyor benim için. Önce sinemalarda seyretme fırsatını kaçırdığım Vavien'in DVD'sini, ertesi gün Kosmos'u ve sonra da Bal'ı güzel insanlarla seyrettim. Eh filmleri hazmedecek, imgelerin kafamda tekrar tekrar geri dönüp zihnimin bir köşesinde kah rüyalarımda, kah gerçek hayatta birden fırlayabilecek, ya da gördüğüm bir fotoğrafta, resimde veya filmde çağrışımlarla (hadi çekinmeden diyelim: punctumuyla) tekrar zihnimde dolanmaya başlatacak kadar zamanım olmadı. Tekrar seyretmezsem de olmayacak ama şikeyetçi olduğumu da söyleyemem. Zira, filmleri tekrar seyretmek için bir neden yaratıyor bende bu durum.
Cumartesi, Mart 06, 2010
lipdub
Lipdub (dudak düblajı), genelde bir şarkının tek bir çekimde sözlerinin söyleniyor gibi yapılarak (dubbing) bir grup insanını katkısıyla yapılan çekim için kullanılan bir terim. Genelde okul öğrencilerinin ve işyeri çalışanlarının biraraya gelerek şarkıyı hep beraber sırayla vs. söylemesi aynı zamanda ilginç fikirlerin de ortaya çıkmasını sağlıyor.
Çok hoşuma giden bir örnek, iş saati sonrası NY'li bir grubun çalışması. Herhalde şarkıyı böylesi bir klip olmasaydı bu kadar çok dinleyemezdim:
http://vimeo.com/173714
Sinemada ise libdub gibi örneklerin beslendiği, filmin tek çekimde (montajsız, kurgusuz, kesmesiz?) teyatral bir havada çekildiği Sokurov'un Russian Ark (2002) gibi bir kült filmi örneği var. Tüm filmin tek bir çekimde çekildiği böylesi başka örnekler var mı bilmiyorum ama farklı filmlerin bu tarzda çekilmiş sahneleri olduğunu biliyorum.
Çok hoşuma giden bir örnek, iş saati sonrası NY'li bir grubun çalışması. Herhalde şarkıyı böylesi bir klip olmasaydı bu kadar çok dinleyemezdim:
http://vimeo.com/173714
Sinemada ise libdub gibi örneklerin beslendiği, filmin tek çekimde (montajsız, kurgusuz, kesmesiz?) teyatral bir havada çekildiği Sokurov'un Russian Ark (2002) gibi bir kült filmi örneği var. Tüm filmin tek bir çekimde çekildiği böylesi başka örnekler var mı bilmiyorum ama farklı filmlerin bu tarzda çekilmiş sahneleri olduğunu biliyorum.
Perşembe, Şubat 11, 2010
son 10 yılın en iyi filmleri
British Film Instıtute'ün çıkarttığı Sight and Sound dergisi son 10 yılın en iyi filmlerini yayınlamış. Eh, listelere pek güvenmemek gerekir ama akademik saygınlığı olanlara, Sight and Sound gibi, gelince iş değişiyor. Fimler arasında seyrettiklerim var, adının çok duysam da seyretme fırsatım olmadıklarım da, hiç duymadıklarım da. Ama herhalde bu filmlerin en azından bir kısmını seyretmiş olmadan 2000'lerde film seyrettim demek mümkün olmayacak.
Adaptation. Spike Jonze, 2002
Battle in Heaven Carlos Reygadas, 2005
The Beat That My Heart Skipped Jacques Audiard, 2005
The Bourne Ultimatum Paul Greengrass, 2007
Colossal Youth Pedro Costa, 2006
The Death of Mr Lazarescu Cristi Puiu, 2005
Eloge de l’amour Jean-Luc Godard, 2001
The Five Obstructions Jørgen Leth, Lars von Trier, 2003
The Gleaners and I Agnès Varda, 2000
Hidden (Caché) Michael Haneke, 2004
Inland Empire David Lynch, 2006
In the Mood For Love Wong Kar-Wai, 2000
Memories of Murder Bong Joon-ho, 2003
La niña santa (The Holy Girl) Lucrecia Martel, 2004
A One and a Two… (Yi Yi) Edward Yang, 2000
Platform Jia Zhangke, 2000
Russian Ark Aleksandr Sokurov, 2002
The Son Jean-Pierre & Luc Dardenne, 2002
Spirited Away Miyazaki Hayao, 2001
Talk to Her Pedro Almodóvar, 2002
10 Abbas Kiarostami, 2002
There Will Be Blood Paul Thomas Anderson, 2007
35 Shots of Rum Claire Denis, 2008
Touching the Void Kevin Macdonald, 2003
Tropical Malady Apichatpong Weerasethakul, 2004
United Red Army Wakamatsu Koji, 200
Uzak (Distant) Nuri Bilge Ceylan, 2003
Waiting for Happiness Abderrahmane Sissako, 2002
Werckmeister Harmonies Béla Tarr, Agnes Hranitzky, 2000
Workingman’s Death Michael Glawogger, 2005
Adaptation. Spike Jonze, 2002
Battle in Heaven Carlos Reygadas, 2005
The Beat That My Heart Skipped Jacques Audiard, 2005
The Bourne Ultimatum Paul Greengrass, 2007
Colossal Youth Pedro Costa, 2006
The Death of Mr Lazarescu Cristi Puiu, 2005
Eloge de l’amour Jean-Luc Godard, 2001
The Five Obstructions Jørgen Leth, Lars von Trier, 2003
The Gleaners and I Agnès Varda, 2000
Hidden (Caché) Michael Haneke, 2004
Inland Empire David Lynch, 2006
In the Mood For Love Wong Kar-Wai, 2000
Memories of Murder Bong Joon-ho, 2003
La niña santa (The Holy Girl) Lucrecia Martel, 2004
A One and a Two… (Yi Yi) Edward Yang, 2000
Platform Jia Zhangke, 2000
Russian Ark Aleksandr Sokurov, 2002
The Son Jean-Pierre & Luc Dardenne, 2002
Spirited Away Miyazaki Hayao, 2001
Talk to Her Pedro Almodóvar, 2002
10 Abbas Kiarostami, 2002
There Will Be Blood Paul Thomas Anderson, 2007
35 Shots of Rum Claire Denis, 2008
Touching the Void Kevin Macdonald, 2003
Tropical Malady Apichatpong Weerasethakul, 2004
United Red Army Wakamatsu Koji, 200
Uzak (Distant) Nuri Bilge Ceylan, 2003
Waiting for Happiness Abderrahmane Sissako, 2002
Werckmeister Harmonies Béla Tarr, Agnes Hranitzky, 2000
Workingman’s Death Michael Glawogger, 2005
Perşembe, Şubat 04, 2010
Çarşamba, Ocak 20, 2010
Nim oyunu
Alain Renais'nin unutulmaz filmi Last Year in Marienbad (1961)'de oynanan bir oyun olarak ün kazandı Nim. Aslında kuralları çok basit bir oyun: Belirli bir şekilde düzenlenmiş bir seri kağıttan (puldan, kibrit çöpünden, puldan vs.) aynı sıradan olmak şartıyla istediğiniz kadar alabiliyorsunuz. En son kağıdı çeken kaybediyor (Sona kalan dona kalır misali). Biraz daha açıklayıcı olmak gerekirse filmde oynanan şekliyle (zira farklı düzenekler mümkün) ilk sırada yedi, ikinci sırada beş, üçüncü sırada üç ve son sırada bir tane kart var.
*******
*****
***
*
Aynı sıradan olmak kaydıyla istediğiniz kadar çekince (laletteyn bazen bir, bazen ise beş mesela) sonuncuyu rakibe bırakınca kazanıyorsunuz. Bu kadar basit.
M, "kaybedebileceği ama asla kaybetmediği" bu oyunu filmde X'e karşı defalarca (aslında üç defa) oynuyor ve her defasında kazanıyor. Doğal olarak filmde oyunu seyredenler başlıyor mızmınlamaya, bir hile olduğundan dem vurmaya:
Evet, bir hile, daha doğrusu her zaman kazanmanızı sağlayan bir algoritma mevcut. Internette arayınca nasıl olduğunu anlatan bir sürü siteye bakılabilir. Ama kendiniz keşfetmek isterseniz kazanacak stratejiyi işte imkan:
http://www.math.uri.edu/~bkaskosz/flashmo/marien.html
*******
*****
***
*
Aynı sıradan olmak kaydıyla istediğiniz kadar çekince (laletteyn bazen bir, bazen ise beş mesela) sonuncuyu rakibe bırakınca kazanıyorsunuz. Bu kadar basit.
M, "kaybedebileceği ama asla kaybetmediği" bu oyunu filmde X'e karşı defalarca (aslında üç defa) oynuyor ve her defasında kazanıyor. Doğal olarak filmde oyunu seyredenler başlıyor mızmınlamaya, bir hile olduğundan dem vurmaya:
Oyuna başlayan kazanır...
Her defasında çift kağıt almalısın...
Çift olmayan en küçük tamsayı..
Yok, hayır, logaritmik bir seri bu...
Her defasında farklı bir sıradan kağıt çekmelisin...
Üçe bölünebilir....
Yedi kere yedi kırk dokuz...
Evet, bir hile, daha doğrusu her zaman kazanmanızı sağlayan bir algoritma mevcut. Internette arayınca nasıl olduğunu anlatan bir sürü siteye bakılabilir. Ama kendiniz keşfetmek isterseniz kazanacak stratejiyi işte imkan:
http://www.math.uri.edu/~bkaskosz/flashmo/marien.html
Perşembe, Ocak 07, 2010
arkadaş ve proust
Tekrar okuyunca eski bir şiiri, ki bir zamanlar ezbere bilirdiniz, hodbehot canlanır patavatsız düşünceler. Proust olursunuz, çocukken yediğiniz bir bardak ıhlamura batırılan madlen kekinin kokusu sizi anılarınıza götürmesine izin verirsiniz.
Nafiledir, geçmiştir:
alnını
dağ ateşiyle ısıtan
yüzünü
kanla yıkayan dostum
senin
uyurken dudağında gülümseyen bordo gül
benim kalbimi harmanlayan isyan olsun
şimdi dingin gövdende
uğultuyla büyüyen sessizlik
birgün benim elimde
patlamaya sabırsız mavzer olsun
başını omzuma yasla
göğsümde taşıyayım seni
gövdem gövdene can olsun
...
şimdi senin uzanıp yattığın otlarda
yarın yeni bir yeşillik büyüyecek
Nafiledir, geçmiştir:
alnını
dağ ateşiyle ısıtan
yüzünü
kanla yıkayan dostum
senin
uyurken dudağında gülümseyen bordo gül
benim kalbimi harmanlayan isyan olsun
şimdi dingin gövdende
uğultuyla büyüyen sessizlik
birgün benim elimde
patlamaya sabırsız mavzer olsun
başını omzuma yasla
göğsümde taşıyayım seni
gövdem gövdene can olsun
...
şimdi senin uzanıp yattığın otlarda
yarın yeni bir yeşillik büyüyecek
Pazar, Ocak 03, 2010
karakoncolozların hikayesi
Yeşim Ustaoğlu'nun Bulutları Beklerken (2005) filminde Ayşe/Eleni'nin küçük Mehmet'e anlattığı karakoncolozların hikayesidir:
Cevap, alnın ortası veya başın arkasında değil.
Eh, Mehmet'in bile bulduğu üzere parmağında.
Eskiden karakoncolozlar vardı. Beddualıydık. Karakoncolozlar inlerinden kalkıp geceleri herkesin kulağına üflemeye başladılar. Karakoncolozlardan kaçan köylüler o dağ senin bu dağ benim yürüdüler. Ama bir türlü karakoncolozların bedduasından kurtulamadılar. İçlerinde küçük bir kız çocuğu da vardı. Kızın bütün ailesini karakoncolozlar dağlarda yitirmişti. Kızcağız karlarda yapayalnız kaldığı bir gün bir peri kızı geldi. Ona ısınması için bir ışık verdi. Ben yokken kaybolmaman için sana bir göz daha veririm. Bir daha hiç kaybolmazsın. Ama bana yeni gözün için en doğru yeri göstermen lazım. Sence kayıp kız neresinde gözü olsun istemiş?
Cevap, alnın ortası veya başın arkasında değil.
Eh, Mehmet'in bile bulduğu üzere parmağında.
Pazartesi, Aralık 14, 2009
(yeniden) çal sam!
Play it again Sam!
O çok ünlü Casablanca (1942) filminin film kadar ünlü şarkısı As Time Goes By"ı Sam'e söyletmek için önce Ingrid Bergman (Ilsa)'ın, daha sonra ise Humprey Bogart (Rick)'ın bu repliği kullandığı kalmıştır hatırımızda. Ama sıkı durun: Filmde böyle bir replik mevcut değildir. Daha doğrusu filmin hiç bir sahnesinde ne Ilsa, ne de Rick piyanist şantör arkadaşımız Sam'e "Play it Again Sam" demektedir. Böyle bir yanılgının varlığını nette dolaşırken öğrendim (Linki de şu: http://opinionator.blogs.nytimes.com/2008/04/10/play-it-again-sam-re-enactments-part-two/).
Filmde Ilsa ile Sam arasındaki geçen diyalog şöyledir:
Ilsa Lund: Play it once, Sam. For old times' sake.
Sam: [lying] I don't know what you mean, Miss Elsa.
Ilsa Lund: Play it, Sam. Play "As Time Goes By."
Sam: [lying] Oh, I can't remember it, Miss Elsa. I'm a little rusty on it.
Rick ile Sam arasındaki diyalogda geçenler ise şöyledir:
Rick: You played it for her, you can play it for me!
Sam: [lying] Well, I don't think I can remember...
Rick: If she can stand it, I can! Play it!
İyi ama neden filmde, hem de iki yerde "Play it again Sam" diye bir replik yokken böyle hatırlarız? Bu hatayı kişisel olandan çıkarıp toplumsal hale getiren nedir? Muhtemelen bu yanlış hatırlama Woody Allen'in Play it Again Sam (1972) filminden hediyedir bize. Başka bir görüşe (verdiğim linkteki görüşe) göre ise burada bir tekrarlamanın, tekrar sahnelemenin olması bize gerçekte namevcut bir "again" cümlesinin repliğe eklenmesine neden olmuştur.
Bilişsel bilimler zihnin ve zekasını çalışan bir program. Bilişsel film kuramı ise izleyici ile sinema arasında doğrudan bir ilişki kurarak çıkarımlarımızın, filmsel anlatının anlaşılmasının, algısal yapımızın, yorumlarımızın, filmin izleyicide oluşturduğu duyguların, imgelemlerin, nasıl oluştuğu üzerinde durur. Özelden genele giderek ve filmsel fenomenlere bakarak filmin belirli özelliklerinin anlaşılması için en iyi yolun, ya da elimizdeki en iyi kuramın uygulanması gerektiğini savunur. Bu açıdan aslında kuramdan öte bir yaklaşım getirir. Evet, bazı açılardan psikoanaliz, bazı yorumlarda semiyotik, bazı yaklaşımlarıyla post-yapısalcılık filmsel fenomenleri bilişsel film kuramından daha iyi açıklayabilir. Ama örneğin filmsel anlatının seyircide nasıl anlamlandırıldığı, nasıl kurulduğu, yorumlandığı, çıkarım yapıldığı ve film izleme süreçlerinde duygularımızın nasıl oluştuğu gibi konularda elimizdeki en iyi kuram bilişel film kuramı olabilir.
Tüm bunlara baktığımızda hafızamızın nasıl oluştuğu, şekillendiği kadar bizi nasıl yanılttığıyla da ilgilenir bilişsel kuram. Seyircinin filmsel anlatıyı oluştururken yanlış hatırlamasının da filmin yapılandırılmasıyla ilgilidir. Ama bu yanlış hatırlamanın hasbelkader toplumsal bir fenomen haline gelmesinin nasıl açıklanabileceği üzerinde düşünmek gerekir sanırım.
O çok ünlü Casablanca (1942) filminin film kadar ünlü şarkısı As Time Goes By"ı Sam'e söyletmek için önce Ingrid Bergman (Ilsa)'ın, daha sonra ise Humprey Bogart (Rick)'ın bu repliği kullandığı kalmıştır hatırımızda. Ama sıkı durun: Filmde böyle bir replik mevcut değildir. Daha doğrusu filmin hiç bir sahnesinde ne Ilsa, ne de Rick piyanist şantör arkadaşımız Sam'e "Play it Again Sam" demektedir. Böyle bir yanılgının varlığını nette dolaşırken öğrendim (Linki de şu: http://opinionator.blogs.nytimes.com/2008/04/10/play-it-again-sam-re-enactments-part-two/).
Filmde Ilsa ile Sam arasındaki geçen diyalog şöyledir:
Ilsa Lund: Play it once, Sam. For old times' sake.
Sam: [lying] I don't know what you mean, Miss Elsa.
Ilsa Lund: Play it, Sam. Play "As Time Goes By."
Sam: [lying] Oh, I can't remember it, Miss Elsa. I'm a little rusty on it.
Rick ile Sam arasındaki diyalogda geçenler ise şöyledir:
Rick: You played it for her, you can play it for me!
Sam: [lying] Well, I don't think I can remember...
Rick: If she can stand it, I can! Play it!
İyi ama neden filmde, hem de iki yerde "Play it again Sam" diye bir replik yokken böyle hatırlarız? Bu hatayı kişisel olandan çıkarıp toplumsal hale getiren nedir? Muhtemelen bu yanlış hatırlama Woody Allen'in Play it Again Sam (1972) filminden hediyedir bize. Başka bir görüşe (verdiğim linkteki görüşe) göre ise burada bir tekrarlamanın, tekrar sahnelemenin olması bize gerçekte namevcut bir "again" cümlesinin repliğe eklenmesine neden olmuştur.
Bilişsel bilimler zihnin ve zekasını çalışan bir program. Bilişsel film kuramı ise izleyici ile sinema arasında doğrudan bir ilişki kurarak çıkarımlarımızın, filmsel anlatının anlaşılmasının, algısal yapımızın, yorumlarımızın, filmin izleyicide oluşturduğu duyguların, imgelemlerin, nasıl oluştuğu üzerinde durur. Özelden genele giderek ve filmsel fenomenlere bakarak filmin belirli özelliklerinin anlaşılması için en iyi yolun, ya da elimizdeki en iyi kuramın uygulanması gerektiğini savunur. Bu açıdan aslında kuramdan öte bir yaklaşım getirir. Evet, bazı açılardan psikoanaliz, bazı yorumlarda semiyotik, bazı yaklaşımlarıyla post-yapısalcılık filmsel fenomenleri bilişsel film kuramından daha iyi açıklayabilir. Ama örneğin filmsel anlatının seyircide nasıl anlamlandırıldığı, nasıl kurulduğu, yorumlandığı, çıkarım yapıldığı ve film izleme süreçlerinde duygularımızın nasıl oluştuğu gibi konularda elimizdeki en iyi kuram bilişel film kuramı olabilir.
Tüm bunlara baktığımızda hafızamızın nasıl oluştuğu, şekillendiği kadar bizi nasıl yanılttığıyla da ilgilenir bilişsel kuram. Seyircinin filmsel anlatıyı oluştururken yanlış hatırlamasının da filmin yapılandırılmasıyla ilgilidir. Ama bu yanlış hatırlamanın hasbelkader toplumsal bir fenomen haline gelmesinin nasıl açıklanabileceği üzerinde düşünmek gerekir sanırım.
Cumartesi, Aralık 12, 2009
zihni karışır
kırılmak için bükül.
düz olmak için eğril.
dolmak için boşal.
parçalan ki yenilen.
az şeye sahip olanlar
çoğa kavuşabilirler.
çok şeyi olanların zihni karışır.
tao te ching
düz olmak için eğril.
dolmak için boşal.
parçalan ki yenilen.
az şeye sahip olanlar
çoğa kavuşabilirler.
çok şeyi olanların zihni karışır.
tao te ching
Salı, Aralık 01, 2009
Pazar, Kasım 15, 2009
yaşasın kötülük
Altın Portakal'dan ödülle dönen filmlerden ikisi gösterimde bu aralar. Hem Zeki Demirkubuz'un Kıskanmak'ı, hem de İnan Temelkuran'ın Bornova Bornova'sı yükselen Türkiye sinemasının başarılı örneklerinden birisi olarak nitelendirilebilir. Bu iki filmin kronotopisi (zaman-mekan) farklılık gösterse de konu itibarıyla kötülük konusuna eğildiklerini söyleyebilirim. Nedensiz kötülük değil bahsettiğim. Nuri Bilge Ceylan'ın Mayıs Sıkıntısı filmindeki küçük çocuğun kaplumbağayı ters çevirip ölmesine neden olması gibi nedensiz değil bu kötülük çeşidi. Gerçi küçük çocuk yaptığı hareketi rüyalarında kabuslar görerek vicadanında mahkum ediyordu. Mevzu bahis filmlerde ise belirli nedenler var kötülükler için. Kıskanmak'ta küçük kız kardeşin (Seniha'nın) abisine karşı duyduğu hınç, Bornova Bornova'da bir kızı elde edebilme amacı bu kötülüklerin nedeni.
Detaylı baktığımda ise Bornova Bornova'nın Kıskanmak'tan daha başarılı bir film olarak görüyorum. Zira, Kıskanmak alışık olmadığımız bir biçimde Demirkubuz'un dönem filmi ve bir kitap uyarlaması. Ortada bir kitap olunca doğal olarak bu kitap seyircinin beklentilerin sınadığı bir nirengi noktası olarak ortaya çıkıyor. Yönetmen kitaba ne kadar bağlı kalmış, kitapta neleri atlamış, kitaba neler eklemiş gibi soruların ortalıkta dolaşmasının önünde durabilecek bir imkan yok haliyle. Velhasıl klasik Demirkubuz filmlerindeki taşra sıkıntısını da bu filmde gördüğümüzü söyleyebiliriz ama kız kardeşin abiye, annnenin oğula olan kıskançlık duygularının verilebildiğini söyleyebilmemiz pek mümkün değil. Evet, düz bir film haline getiriyor bu duyguların, ruhsal çözümlemelerin filmdeki eksikliği.
Bornova Bornova ise semtdaşlığı, zamanın ruhunu, arkadaşlık ilişkilerini, okul kırmaları, genç kız-erkek çatışmalarını, kuşatılmışlığı, aitsiz geleceği, düz lise-Anadolu Lisesi ayrımı üzerinden, sıkıntılı ama başarılı uzun diyaloglarla ve gerçeklikle veriyor. Filmdeki cinayet sahnesinin başarıyla kotarılmışlığını ve kötülüğün zaferini seyrederken, 12 Eylül'ün yarattığı kırılganlığı sezebileceğimiz pek çok alt metinsel okuma da mümkün hale geliyor. Hülasa, kötülüğün toplum üzerindeki bastırılmışlık zincirini kopararak açığa çıkması, gelecekte daha pek çok yerli filmin bu konu üzerine eğileceğini gösteriyor zannımca.
Detaylı baktığımda ise Bornova Bornova'nın Kıskanmak'tan daha başarılı bir film olarak görüyorum. Zira, Kıskanmak alışık olmadığımız bir biçimde Demirkubuz'un dönem filmi ve bir kitap uyarlaması. Ortada bir kitap olunca doğal olarak bu kitap seyircinin beklentilerin sınadığı bir nirengi noktası olarak ortaya çıkıyor. Yönetmen kitaba ne kadar bağlı kalmış, kitapta neleri atlamış, kitaba neler eklemiş gibi soruların ortalıkta dolaşmasının önünde durabilecek bir imkan yok haliyle. Velhasıl klasik Demirkubuz filmlerindeki taşra sıkıntısını da bu filmde gördüğümüzü söyleyebiliriz ama kız kardeşin abiye, annnenin oğula olan kıskançlık duygularının verilebildiğini söyleyebilmemiz pek mümkün değil. Evet, düz bir film haline getiriyor bu duyguların, ruhsal çözümlemelerin filmdeki eksikliği.
Bornova Bornova ise semtdaşlığı, zamanın ruhunu, arkadaşlık ilişkilerini, okul kırmaları, genç kız-erkek çatışmalarını, kuşatılmışlığı, aitsiz geleceği, düz lise-Anadolu Lisesi ayrımı üzerinden, sıkıntılı ama başarılı uzun diyaloglarla ve gerçeklikle veriyor. Filmdeki cinayet sahnesinin başarıyla kotarılmışlığını ve kötülüğün zaferini seyrederken, 12 Eylül'ün yarattığı kırılganlığı sezebileceğimiz pek çok alt metinsel okuma da mümkün hale geliyor. Hülasa, kötülüğün toplum üzerindeki bastırılmışlık zincirini kopararak açığa çıkması, gelecekte daha pek çok yerli filmin bu konu üzerine eğileceğini gösteriyor zannımca.
Cumartesi, Kasım 14, 2009
sınav zamanları, futbol geceleri
İlkokul, ortaokul, lise. Ertesi gün veya yakın bir tarihte sınav olduğunda nasıl stresle geçerdi gün(ler). Özellikle pazartesi günkü sınavlardan nefret ederdim. Pazar günü öğleden başlardım çalışmaya. Saatler geçer, konular hatmedilir, akşam saatleri gelir, stres artar, gün biterdi. En sevdiğim pazar sinemasını seyretmeye bile isteğim olmazdı. 12'de başlardı pazar sineması, en geç 2'de biterdi. Bunu bile kendime zul görürdüm. Hatırlarım hala. Cazcı Biraderleri bile kaçrımıştım Orta 3'te. TRT'nin tek kanal olduğu ve başka eğlencenin bulunmadığı zamanlar. Kızarım kendime, ne gereği vardı, örneğin din dersine bile çalışmaya, bu kadar ciddiye almaya herşeyi. Zaman kaybı gibi geliyor bunlar bana şimdi.
O zamanlar şimdiki gibi pazar geceleri o gün oynanan maçlardan özetler gösterilirdi. Tek kanal olduğu için araya geyikler girmez, program uzamaz, zavallı Anadolu takımlarının maçlarına da sıra gelirdi. O güne pazar gecesi rutini haline gelen haftalık banyo olayı da girerdi. Bir reklam arasına veya öncesine maçların sığdırılan. Maçları seyretmek, golleri görmek en büyük keyif o zamanlar. Zira ertesi gün futbol konuşulacak arkadaşlarla. Skor tartışılacak, kızdırılacak takımları kaybetmiş arkadaşlar.
O zamanlar şimdiki gibi pazar geceleri o gün oynanan maçlardan özetler gösterilirdi. Tek kanal olduğu için araya geyikler girmez, program uzamaz, zavallı Anadolu takımlarının maçlarına da sıra gelirdi. O güne pazar gecesi rutini haline gelen haftalık banyo olayı da girerdi. Bir reklam arasına veya öncesine maçların sığdırılan. Maçları seyretmek, golleri görmek en büyük keyif o zamanlar. Zira ertesi gün futbol konuşulacak arkadaşlarla. Skor tartışılacak, kızdırılacak takımları kaybetmiş arkadaşlar.
Cuma, Kasım 13, 2009
misafir teyzeler
Misafir teyzeler değil midir evde miskin miskin otururken keyif kaçıran. Eğer büyük bir toplanışsa, kadınların günü gibi, daha sabahtan annenin hazırlanmaya başlamasından, sadece sabah değil, bir kaç gün öncesinden final sınavına girecek öğrenci gibi ortalığı veyveleye vermesinden, gündelikçi kadının bir gün önce eve çağrılıp genel temizliğin yapılmasından, misafir odasına girişin yeni bir emre kadar ertlenmesinden, kek, pasta, poğaça yapım işine alalacele girişilmesinden, babaya talimatlar yağdırıp neyi nereden alması gerektiğinin dikte ettirilmesinden anlaşılmaz mı? Eh evin ahalisine de o gün alışık olmadık biçimde öğleden sonra çay keyfi yapmaya ve yeni fırından çıkmış fındıklı kek yemek, değişik meze tabaklarını tatmak kalır.
"Hoş geldiniz T. teyze?"
Zil çalar çalmaz ev kiyafetleri hızlı bir şekilde çıkartılır, dışarı kıyafetlerinden en yakında ve cansız olanı seçilir, misafir teyze anneyle hoş-beşe başlamışken, kapıda karşılanma işine geç kalındıysa içerde selamlaşılır ve en fazla beş dakikalık bir "nasılsınız-iyi misiniz-ben de iyiyim-işte n'oolsun okul devam ediyor, sınavlar var-tabii çalışmaz olur muyum?-E.amca nasıl?-çok sevindim" muabbetinden sonra kaçmak için bir fırsat aranır, ki en iyisi mutfaktan bir şey almak için ayağa kalkmak ve mutfak dönüşünde misafir odası yerine koridora çark etmektir. Giderken de kapıda bulunmak bir görevdir.
"Güle güle, yine bekleriz, E. amcaya, T. abiye çok selamlar."
"Hoş geldiniz T. teyze?"
Zil çalar çalmaz ev kiyafetleri hızlı bir şekilde çıkartılır, dışarı kıyafetlerinden en yakında ve cansız olanı seçilir, misafir teyze anneyle hoş-beşe başlamışken, kapıda karşılanma işine geç kalındıysa içerde selamlaşılır ve en fazla beş dakikalık bir "nasılsınız-iyi misiniz-ben de iyiyim-işte n'oolsun okul devam ediyor, sınavlar var-tabii çalışmaz olur muyum?-E.amca nasıl?-çok sevindim" muabbetinden sonra kaçmak için bir fırsat aranır, ki en iyisi mutfaktan bir şey almak için ayağa kalkmak ve mutfak dönüşünde misafir odası yerine koridora çark etmektir. Giderken de kapıda bulunmak bir görevdir.
"Güle güle, yine bekleriz, E. amcaya, T. abiye çok selamlar."
alışverişte
"Tatmak ister misiniz?"
Ürün tanıtım standındaki genç kız bana doğru bakarak sormuştu. Bir eliyle sucuk parçalarını gösteriyor, diğer eliyle de tuttuğu maşayla sucukları döndürüyordu.
İsterdim aslında ama biraz önce önünüzden geçerken hapşıran ve hapşırırken elini yüzüne tutmaktan veya koluna doğru hamle yapmaktan aciz müşterinizi görünce vazgeçtim. Ama siz nereden bileceksiniz ki benim mükroplardan kaçındığımı.
"Siz de almazsanız işimiz hiç bitmeyecek."
Bu bir taktik miydi, herkese söyledikleri bir yakarış, yalvarış tarzı mıydı bilmiyorum. Bana bu yakınlığı nereden gösterdiyodu anlamamıştım. Tamam, ben de zamanında reklam dağıtmıştım ve işimin bitmesi için elimdeki reklamların tümünü en kısa sürede verilen adreslere dağıtmam gerekmişti. O yüzden yolda, sokakta elinde reklam kağıtları, birden önüme doğru uzanan kolları hiç bir zaman pas geçmez, behemal alırdım. Erotik dükkanlar, üniversite sınav setleri, kurslar. Bazılarına şöyle bir göz gezdirir, bazılarını bir gözüm bana bröşürü verende, -ayıp olmasın babında- okumadan elimde buruşturur, ilk çöp kovasına atıverirdim. Tüm bunları düşünürken gözlerim sucuk standında nasıl kaçacağımı düşünüyordum.
"Tamam, alayım o zaman, alışveriş yaparken yerim."
Elime bir kürdanla tutuşturdukları sucuk parçasına şöyle bir göz attım. Üniversite öğrencisi olduğum zamanlarda böyle imkanları kaçırmazdım. Zaten koku hodbehot beni çeker, hemen sıraya geçerdim. Sıra olurdu tabi o zamanlar. Ama ya artık insanların doymuşluğundan, ya da yükselen sağlıklı yaşama - ve dışarda bir şey yerken dikkatli davranma- trendinden artık bu tarz tanıtım olaylarına pek ilgi gösterilmediği barizdi.
Elimdeki sucuk parçasını ağzıma atar gibi yaparken oradan uzaklaştım. Bu parçadan nasıl kurtulacaktım. Bir süre dolandıktan sonra, eh etrafta çöp kutusu da yoktu atacak, yumurta reyonundan gelirken bir fikir geldi. Sucuğu onluk yumurta setinin üstüne kürdanıyla astım. Reklamın iyisi kötüsü olmaz, alın işte size sucuklu yumurta reklamı.
Elimdeki sıkıntıdan kurtulduktan sonra alışverişe geri döndüm. Bir süre sonra sucuk tanıtımı standının yakınından geçerken genç kızın önündeki yaşlı çifte söylediklerini duydum:
"Siz de almazsanız işimiz hiç bitmeyecek."
Ürün tanıtım standındaki genç kız bana doğru bakarak sormuştu. Bir eliyle sucuk parçalarını gösteriyor, diğer eliyle de tuttuğu maşayla sucukları döndürüyordu.
İsterdim aslında ama biraz önce önünüzden geçerken hapşıran ve hapşırırken elini yüzüne tutmaktan veya koluna doğru hamle yapmaktan aciz müşterinizi görünce vazgeçtim. Ama siz nereden bileceksiniz ki benim mükroplardan kaçındığımı.
"Siz de almazsanız işimiz hiç bitmeyecek."
Bu bir taktik miydi, herkese söyledikleri bir yakarış, yalvarış tarzı mıydı bilmiyorum. Bana bu yakınlığı nereden gösterdiyodu anlamamıştım. Tamam, ben de zamanında reklam dağıtmıştım ve işimin bitmesi için elimdeki reklamların tümünü en kısa sürede verilen adreslere dağıtmam gerekmişti. O yüzden yolda, sokakta elinde reklam kağıtları, birden önüme doğru uzanan kolları hiç bir zaman pas geçmez, behemal alırdım. Erotik dükkanlar, üniversite sınav setleri, kurslar. Bazılarına şöyle bir göz gezdirir, bazılarını bir gözüm bana bröşürü verende, -ayıp olmasın babında- okumadan elimde buruşturur, ilk çöp kovasına atıverirdim. Tüm bunları düşünürken gözlerim sucuk standında nasıl kaçacağımı düşünüyordum.
"Tamam, alayım o zaman, alışveriş yaparken yerim."
Elime bir kürdanla tutuşturdukları sucuk parçasına şöyle bir göz attım. Üniversite öğrencisi olduğum zamanlarda böyle imkanları kaçırmazdım. Zaten koku hodbehot beni çeker, hemen sıraya geçerdim. Sıra olurdu tabi o zamanlar. Ama ya artık insanların doymuşluğundan, ya da yükselen sağlıklı yaşama - ve dışarda bir şey yerken dikkatli davranma- trendinden artık bu tarz tanıtım olaylarına pek ilgi gösterilmediği barizdi.
Elimdeki sucuk parçasını ağzıma atar gibi yaparken oradan uzaklaştım. Bu parçadan nasıl kurtulacaktım. Bir süre dolandıktan sonra, eh etrafta çöp kutusu da yoktu atacak, yumurta reyonundan gelirken bir fikir geldi. Sucuğu onluk yumurta setinin üstüne kürdanıyla astım. Reklamın iyisi kötüsü olmaz, alın işte size sucuklu yumurta reklamı.
Elimdeki sıkıntıdan kurtulduktan sonra alışverişe geri döndüm. Bir süre sonra sucuk tanıtımı standının yakınından geçerken genç kızın önündeki yaşlı çifte söylediklerini duydum:
"Siz de almazsanız işimiz hiç bitmeyecek."
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)










