Astronotu öldürmek ya da topu havaya dikmek. Futbol argosunda gerçekten yaratıcı deyimler var. Örneğin:
agd olmak: kotu bir calim yiyerek dengesini kaybetmek.
bacağını eline vermek: rakibini ikili mücadelede kotu sakatlamak.
çift yumurta sarısı olmak: iki sarı karttan kırmızı kart görmek.
çokoprens almaya göndermek: etkili bir çalımla rakibini geçmek.
çuval: çok gol yiyen kaleci.
dansa kaldırmak: futbolcunun rakip oyuncuyu top sürmek ya da koşmak konusunda engellemek için sarılması.
dilenci çükü gibi girmek: çok zorlanarak gol atmak.
di büdü şakire dudu: dört büyükler için anadolu takımları taraftarlarınca alay yollu olarak kullanılır.
el şeyde beklemek: hiç koşmadan kendisine pas verilmesini bekleyen beleşçi forvetler için söylenir.
eşeği götünden yemlemek: kötü pas vermek.
kızı kaçırıp babasına iade etmek: penaltı kaçırmak.
Tam liste:
http://www.pisburun.net/betikyurdu/argo/index.htm
Cuma, Mart 31, 2006
hatim şut!
Hatim Şut. Finito. It's over. Bitti.
(Salman Rushdie'nin "Harun ile Öyküler Denizi" kitabının kahramanlarından birisi. Hatim Şut'un ne demek olduğu kitapta yazıyordu ama Rushdi'nin bu kelimenin orijinali olarak ne kullandığını merak ettim ve biraz araştırmayla Khattam Shud olduğunu buldum. Ha, ne işine yaradı diyeceksiniz. Sadece merakımı gidermiş oldum. Ama kelime zaten Fars kökenli, bunun İngilizce yazılış şekli bu. Zaten Hatim kelimesi TDK sözlüğünde de son anlamında geçiyor.)
Tez bitti, tez bitmedi belki ama sonunda bitti.
İyi biten herşey iyidir.
Hatim Şut.
(Salman Rushdie'nin "Harun ile Öyküler Denizi" kitabının kahramanlarından birisi. Hatim Şut'un ne demek olduğu kitapta yazıyordu ama Rushdi'nin bu kelimenin orijinali olarak ne kullandığını merak ettim ve biraz araştırmayla Khattam Shud olduğunu buldum. Ha, ne işine yaradı diyeceksiniz. Sadece merakımı gidermiş oldum. Ama kelime zaten Fars kökenli, bunun İngilizce yazılış şekli bu. Zaten Hatim kelimesi TDK sözlüğünde de son anlamında geçiyor.)
Tez bitti, tez bitmedi belki ama sonunda bitti.
İyi biten herşey iyidir.
Hatim Şut.
yeşil gol
Goller bu sefer küresel ısınmaya karşı atılıyor. Kitlesel spor etkinliklerinin genelde göz ardı edilen çevresel etkileri Almanya'da düzenlenecek olan 2006 FIFA Dünya Kupası'nda en aza indirgenmeye çalışılacak. Yaklaşık 3.2 Milyon seyircinin, 15000 gazeteci ve 12000 gönüllü ordusuyla birlikte 64 kupa maçını izlemek için Almanya'ya gelmesiyle birlikte oluşacak su, atık, enerji ve ulaşım kaynaklı çevresel sorunların ötesine geçebilmek amacıyla kurulan yeşil gol inisiyatifi, dünya kupası sırasında oluşacak yaklaşık 100 bin tonluk sera gazı salınımın etkisini de azaltmayı hedefliyor. Birleşmiş Milletler Çevre Programı(UNEP)'nın Kupa organizasyon komitesi ile 2005 Eylül'ünde yaptığı anlaşma, Haziran ayında başlayacak turnuvanın bu tarihe kadar yapılmış en çevre dostu etkinlik olabilmesi için gerekli önlemlerin alınmasını da içeriyor.
Bunun için atıkların gerek stad içinde ve gerek dışında daha verimli ve çevreci bir şekilde yeniden değerlendirilerek daha az atık üretilmesinin ve ortaya çıkacak atıkların en hızlı şekilde yok edilmesinin sağlanması, sera gazları salınımının artmasının en önemli nedeni olan artacak ulaşım talebinin toplu taşıma araçlarıyla minimize edilmesini, stadların aydınlatılmasından, havalandırılması ve ısıtılmasına kadar gerekli kaynakların daha teknolojik ve temiz enerji kullanımıyla sağlanması, yenilenebilir enerji kaynaklarının kullanımı ve kullanılan temiz suyun gereksiz tüketimin en az indirgemek için gerekli önlemlerin alınmasını içeriyor.
Pek tabii ki bunların hepsinin yapılması sonucunda bile sera gazı salınımlarında artış engellenemiyecek. Bu yüzden de yeşil gol 'ün hedeflerinden birisi olarak Kyoto sözleşmesinin Temiz kalkınma Mekanızması dahilinde Hindistan'ın Tamil Nadu bölgesinde tsunamiden zarar görmüş köylülere yenilenebilir enerji kaynaklarını kullanacakları bir şekilde köylerinin yeniden inşasına yardım etmek olacak. Bunun için Alman Futbol Federsayonu projede kullanılmak üzere 500000 Euro ayırmış durumda.
Bunun için atıkların gerek stad içinde ve gerek dışında daha verimli ve çevreci bir şekilde yeniden değerlendirilerek daha az atık üretilmesinin ve ortaya çıkacak atıkların en hızlı şekilde yok edilmesinin sağlanması, sera gazları salınımının artmasının en önemli nedeni olan artacak ulaşım talebinin toplu taşıma araçlarıyla minimize edilmesini, stadların aydınlatılmasından, havalandırılması ve ısıtılmasına kadar gerekli kaynakların daha teknolojik ve temiz enerji kullanımıyla sağlanması, yenilenebilir enerji kaynaklarının kullanımı ve kullanılan temiz suyun gereksiz tüketimin en az indirgemek için gerekli önlemlerin alınmasını içeriyor.
Pek tabii ki bunların hepsinin yapılması sonucunda bile sera gazı salınımlarında artış engellenemiyecek. Bu yüzden de yeşil gol 'ün hedeflerinden birisi olarak Kyoto sözleşmesinin Temiz kalkınma Mekanızması dahilinde Hindistan'ın Tamil Nadu bölgesinde tsunamiden zarar görmüş köylülere yenilenebilir enerji kaynaklarını kullanacakları bir şekilde köylerinin yeniden inşasına yardım etmek olacak. Bunun için Alman Futbol Federsayonu projede kullanılmak üzere 500000 Euro ayırmış durumda.
Cuma, Mart 24, 2006
bulanık
Yaz tatillerinde hiç bir şey yapmadan geçen günler. Elinde nereden bulduğunu bilmediğin sütçocuğu yüzbaşı Tommiks, direnişçi Teksas veya sihirbaz Mandrake. Sıcağin tepede olduğu ve biraz da zorunluluktan evde geçen saatlerde aynı sayının defalarca okunması, yatağın üzerindeki uyuşukluk, lojmanın koridorunda kardeşle beraber yaratılan oyunlar, çorapların bir araya getrilmesiyle yapılan toplar, sonu mutlaka kavgayla biten maçlar. Akşam saatiyle sokağa iniş, özgürlük saatleri. Günlerin geçişine çakılan selam, mutlaka deniz kenardında yapılan tatil ve okulun başlayışı. Arada sırada çıkartılan ekstra aktiviteler, spor salonunda boyumuz uzasın diye gönderildiğimiz basketbol kursları. Tüm yaz tatilinin belki de boşa harcanışı. Olması gerektiği gibi geçti sanırım.
Çarşamba, Mart 22, 2006
Perşembe, Mart 09, 2006
özgür iradeye deneysel bir yaklaşım
Özgür irade ve bilinçlilk konusuna nörofizyolojik bir yaklaşım olarak Libet'in bir makalesini okudum. Libet, özgür iradeye bağlı (ihtiyari, kendi isteğiyle gerçekleşen) hareketlerin hareketin başlamasından yaklaşık 550 milisaniye öncesinde özel bir elektriksel değişim ( "readiness potential (RP)" hazır olma potanisyeli) ile öncelendiğini gösteriyor. İnsan deneklerin harekete geçme niyetleri RP başladıktan 350-400 milisaniye, hareketin tam gerçekleşemesinden ise 200 milisaniye öncesinde farkında oldukları da gösteriliyor. Libet'e göre irade sürece bilinçsiz olarak başlamasına rağmen; bilinçlilik, hareketi veto etme veya etmeme, yani harekete olur verme konusundaki kontrolde açığa çikiyor.
Burada ilginç nokta şu: Bir hareketi yaptiğimız anda onu seçmiş bulunuyoruz. Yani hareketi yaptığıımız an zaman olarak sıfır anı ise, hareketi yapmayı seçme anımız zaman çizgisi içerisinde eksi bir noktada duruyor. Yani zaman içerisinde geriye doğru bir yönelim var. Tüm bunları ise şöyle okumak mümkün: Bir hareketi yapmayı seçiyorsak, öncesinde o hareketi seçmeyi seçmemiz gerekiyor. Hareket, hareketin yapıldığı anda değil, daha öncesinde yapılmış oluyor. Ve hareketin 200 milisaniye öncesine kadar da bu hareketi yapıp yapmayacağımız belli değil. Hareketi yapmak için hazır olma durumu 550 milisaniye öncesinde başlıyor ama geçen 350 milisaniye içerisinde hareketi yapmayı onaylayıp onaylamıyacağımız belli değil. Ne olursa olsun, hareketi başlatma işi belli bir özneye (agent) bağlı değil, ki bu da özne nedensellemeye karşı geliştirilebilir bir argüman olsa da, hareketi onaylama mekanızması bir öznenin eli altında. Keza bu nokta da bilinçli bir sürecin başlama noktası. Kısacası özne nedenselleme hala sapasağlam duruyor.
Burada ilginç nokta şu: Bir hareketi yaptiğimız anda onu seçmiş bulunuyoruz. Yani hareketi yaptığıımız an zaman olarak sıfır anı ise, hareketi yapmayı seçme anımız zaman çizgisi içerisinde eksi bir noktada duruyor. Yani zaman içerisinde geriye doğru bir yönelim var. Tüm bunları ise şöyle okumak mümkün: Bir hareketi yapmayı seçiyorsak, öncesinde o hareketi seçmeyi seçmemiz gerekiyor. Hareket, hareketin yapıldığı anda değil, daha öncesinde yapılmış oluyor. Ve hareketin 200 milisaniye öncesine kadar da bu hareketi yapıp yapmayacağımız belli değil. Hareketi yapmak için hazır olma durumu 550 milisaniye öncesinde başlıyor ama geçen 350 milisaniye içerisinde hareketi yapmayı onaylayıp onaylamıyacağımız belli değil. Ne olursa olsun, hareketi başlatma işi belli bir özneye (agent) bağlı değil, ki bu da özne nedensellemeye karşı geliştirilebilir bir argüman olsa da, hareketi onaylama mekanızması bir öznenin eli altında. Keza bu nokta da bilinçli bir sürecin başlama noktası. Kısacası özne nedenselleme hala sapasağlam duruyor.
Cuma, Mart 03, 2006
çeviri mevzuu

Çevirmenlik zor zanaat. Kendi yaptığım amatör çevirilerden de bildiğim kadarıyla gerçekten de uğraşı gerektiren, bunun yanında çevridiğiniz dile hakimiyetinizi sınayan, çevirirken de öğrendiren bir iş. Dil biliyorum diyen herkesin bile üstesinden kolay kolay gelemeyeceği bir zorluklar bütünü. Çevirmenin çevirirken, çevirdiği kitabı yeniden yazdığını düşünmüşümdür. Pek tabii ki bir şiir kadar olmasa da, keza şiirdeki özgürlüğü bulmanız her zaman olası değildir, roman çevirmek de başlı başına yeni bir yazmadır. Bu da çevirmene istediği özgürlüğü verir. Peki bu özgürlük yazarın kendi çevirdiği kitabı da sansürlemesi hakkını da doğurur mu? Pek tabii ki değil. Eğer kitap hoşunuza gitmiyorsa çevirmezsiniz olur biter, yok kitap da hoşunuza gitmeyen paragraf(lar), satırlar varsa da herşeyden önce okura saygınızdan dolayı da sansür mekanızmanızı harekete geçiremezsiniz. Kitabınızda 1453 yılı "gülyabanilerin" geliş yılı geçiyor diye bu cümleyi Türklüğe hakaret gibi bir mefhum içerisine koyarak sansürlemeniz de doğru değildir, olamaz. Gerçekten de bu çeviri olayını "Çılgın Türkler çeviri işinde" gibi içinde Çılgın Türklerin olduğu Cin Ali serisine de sokmanızı mümkün hale getirir.
Bir de (tekrar olacak ama) Perec'in Disparation (Kayboluş) romanıyla ilgili, daha doğrusu çevirisiyle, olarak yeni tartışmalara var. Hani şu "e" harfinin hiç kullanılmadığı kitap. Gerçi kitabın yazarı gereken cevabı vermiş. Örneğin kitapta 5. bölüm neden atlanmış (ve çeviri de 6. bölüm olmuş) da, yok kitaba olmayan bölümler (26 bölüm yerine 29 bölüm) eklenmiş ve çevirmen de orjinal kitapta olmayan şeyler yazmış şeklinde. Çevrimenin lafı gediğine sokarak verdği cevapta, orjinal kitapta 5.bölümün olmamasının nedeni (bir düşünün bakalım) "e" harfinin alfabede 5. harf olması, ve bu harf Türkçe'de 6. harf olduğu için, ve evet doğru tahmin, Türk alfabesi 29 harften oluştuğu için çevrimenin kendi tercihi doğrultusunda yeni bölümler eklenmiş olmasından kaynaklanıyor. Bu tercih sorunsalı İspanyolca çeviride "e" harfi yerine "a" harfinin kullanılmasına da vesile olmuş yine aynı cevapta öğrendiğimiz üzere.
Bu polemik devam eder gibime geliyor..
Pazar, Şubat 19, 2006
Run, Forrest run!

Eeee, sizin için sorun yok. Kapatıyorsunuz pencereyi, başka bir sayfaya geçiyorsunuz. Sıkılıyorsunuz, olmadı, kapatıyorsunuz bilgisayarı. Gece oluyor uykunuz geliyor, yatıyorsunuz. Uyanıyorsunuz, işinize gidiyorsunuz. Peki ya yukardaki garibimi kim düşünüyor bakalım? Siz bu pencereyi kapatsanız, hayatınız bir şekilde devam etse de o koşmaya devam edecek. Sürekli, durmadan. Nereye koştuğunu bilmeden, niye koştuğunu bilmeden, bu soruyu bile kendine soramadan orada kalacak. Aklıma mitolojide Tanrı Zeus'un gazabına uğradığı için sürekli olarak bir dağın tepesine taş taşımak zorunda kalan ve her seferinde tam taşı yukarı çıkracakken kayıp tekrar başlamak zorunda kalan bir Tanrı (şu an adını hatırlamaıyorum) geldi. Sonsuz döngü denir bilişimde buna.
Zavallı adam...
Cuma, Şubat 10, 2006
Çevre üzerine
Aklımı son günlerde kurcalayan olaylardan birisi de çevreci tavır. Çevrecilik sürekli olarak bardağın boş tarafını mı göstermektir diye soruyorum kendime. Geçenlerde ABD Başkanı Bush'un yaptığı ve petrol yerine biyoetanole geçilmesi için çalışmalar yapıldığna dair açıklama sonunda düşünmeye başladım. Yani adamların her türlü önerisi yanlış mıdır? Eğer petrol yerine tamamıyla biyoetanolden oluşan arabalara binseydik dünya daha iyi bir durumda mı olurdu? Küresel ısınmanın etkisi azalmkla kalmayıp, petrol için yeni savaşlar çıkmaz mıydı? Sonuçta kapitalizm oldukça esnek bir sistem. "Eğer sorunu biz yaratıyorsak çözümü de biz buluruz" mantığıyla her durumdan kar üstüne kar elde etmesini bilen bir sistem. Bush'un açıklamalaında önemli bir nokta da zaten küresel ısınmaya karşılık teknolojiden istifade edileceğine dair bir güvenceydi. Beni de rahatsız eden de bu nokta. Diyelim ki biyoetanolle atmosfere gönderieln karbondiyoksit salınımı yüzde yetmislere varan bir azaltıma gidiyor. Peki, ama bu trend devam ederse, ulaşım sektorundeki talep patlamasıyla birlikte biyoetanol kullanımının da etkisi sıfıra inmeyecek mi? Yani biz kirletelim, kirletirken para kazanalım, sonra da kirlettiğimizi temizlerken de para kazanalım denim olmayacak mı? Biyoetanolle çalışan arabalar şu an Brezilya'da aktif durumda ve konvansiyel araba sayısını satış sayısını geçen sene geçti. Peki bu arabaları imal eden kim? Ford, Saab, vb büyük otomobil devleri. Sonuçta büyük şirketler ülkelerin kendi durumlarına uyum sağlayarak ceplerini doldurma işlerini iyi yapıyorlar. Ama bence bu mide bulandırıcı. Artı, bir de çevreci karşıtı olan ve iklim değişimiyle ilgilenen bilim adamlarının veya Birleşmiş Milletler İklimlerarası Çerçeve Sözleşmesinin değil Dünya Ticaret Örgütünün reçetelerinin geleceğimiz için daha iyi olacağinı savunan, küresel iklim değişikliğiyle harcanacak paranın gelişen ülkelerin su, temizlik ve gıda gibi sorunlarını çözmeye harcanması gerektiğini söyleyen, aslında petrolun kirli bir yakıt olmadığını savunan, petrol stoğunun azalmadığını,tam tersine daha minimum 500 yıl daha petrolu kullanabileceğimizi savunan kendilerine bilim adamı diyen insanlar da var. Hepsinin ortak noktası ise istatistik bilimin kullanmaları. Bir süre sonra grafiklere, tablolara boğulduğunuz bu açıklamalarda aslında çevrecilerin ne kadar da yanlış düşündüğü, bardağın dolu olduğu kanıtlanmaya çalışılıyor. Öteki tarafta da aynı şeyler oluyor. Çevreciler de aynı yöntemlerle aslında herşeyin köyüye gittiğini, modellemelerle, tablolarla, geçmiş yılların verileriyle açıklıyor. Sonra da hangisine inanacağınızı anlayamadığınız bır durum çıkıyor. Aslında çevreci karşitlığının (örneğin Lomborg'un) haklı olduğu bir nokta var. Tüm bunların nedeni aslında politik duruş. Nasıl bir dünya da yaşamak istediğinize dair bir soru. Eğer insana saygılı, çevreyle uyumlu bir dünya istiyorsanız seçiminiz farklı oluyor. Ya da tüm çözümü kirletenlerin kar etmesine dayalı bir yapılanamya bırakıyorsanız seçiminiz öteki türlü oluyor. Kısacası, dünyaya nasıl baktığınız neye inanmanızı gerektiğini size fısıldıyor. O yüzden çevrecilerin sürekli olarak bir şeylerden rahatsız olmaları bu seçimlerden kaynaklanıyor. Neyse biraz dağittım konuyu ama şeytanın avukatlığı da biraz gerkiyordu. Ama şunu da untmamak gerekiyor. Çevreciler olmasa madalyonun ters yüzünü gösterecek kalmıyacak gibi. Örneğin bu etanol nasıl üretilecek? Artan ulaşım yakıtı olarak tüm dünyaya yetebilece mi?Biyoetanolün üetimi eğer mısırdan, şerker kamışından, şerekr pancarından yapılıyorsa, elimizde tarla kalacak mı? Ya da madem gelişen ülkelere yapılacak yardım, küresel ısınmadan döğacak zarar yerine daha mantılı bir çözümse daha önce aklınız neredeydi?
Çarşamba, Şubat 08, 2006
Resim ve Tasvir (I)

Resim, New Yorker dergisinden. Dergide yayınlanan bir film eleştirisiyle ilgili olarak yayınlanmış. Yazıyı okumadım, dolayısıyla film hakkında bir bilgim yok. Sadece resimi gördüm ve o an aklıma bir fikir geldi. Acaba, ben bu resime bakarak bir tahminde bulunabilir miydim filmin konusu hakkında. Sadece resime bakarak herhangi bir yorum okumayarak film hakkında neler çıkarsayabilirdim? Ve bunlar gerçekten filmle ilgili olabilir miydi?
Bilinmesi gereken herşeyden önce bu resim filmin afişi değil. Üzerinde ne filmin oyuncular ne de adı var, ama yeni çekilmiş bir film olduğu da derginin son sayısında yer alıyor olmasından kaynaklanıyor. Başrolde Tommy Lee Jones var. En karakteristik özelliği yüz çigileri olan bir oyuncu kendisi. Yüzünde ona belirli bir karizma sağlayan ve güldüğünde daha da derinleşen bir çizgisi olan ve yaşlandıkça sanki bu çigilerin sayısı artan bir oyuncu. Oynadığı filmleri düşündükçe hep aklıma ilk önce Men in Black filmi geliyor. Siyah takım elbisesiyle uzaylı avlayan bir kahraman. Ama bu son filmi muhtemelen bir Western. Kovboy şapkası ve uzamış, yer yer beyazlaşmış sakalıyla bir kovboy bu sefer. Gözlerinde tek görülen ise umutsuzluk, yenilgi. Büyük bir menununiyetsizlik ifadesi olarak gerilmiş yüz ve dudaklar. Film Amerika'nn çöllerinde geçen bir hikayesi olan güncel bir filmde olabilir aslında. Zamanın pek öneminin olmadığı bir film de olabilir kısacası. Arkadaki çıplak vadi, bulutsuz gök, filmin en azından bir kısmının çölde geçtiği düşüncesini pekiştiriyor. Ama Western düşüncesisini artıran ise kanunsuzluk: arkada elleri kelepçeli yalvarır gözlerle bakan saçsız veya çok kısa kesilmiş saçları olan kişi. Görünütüden kim olduğunu çıkartmak, hangi oyuncu olduğunu anlamak çok zor. Ama üzerine giydiği elbise hem sıcaktan hem de geceleyin inen soğuktan onu koruyacak tek parça bir elbise. Genelde beyaz olduğunu düşünmüşümdür çölde giyinen elbiselerin. Bu da sanırım saçları ortadan ayrılmış, çekikimsi kara gözleri, kalın kaşları, mutlaka ama mutlaka bıyıkları ve kirli sakalıyla Meksika'lılalırın filmlerde çizilmiş prototip gözrüntülerinden kalmış olmalı. Ama karşımızdaki ne bir Meksika'lı ne de beyaz giynimiş. O zaman bunun iki beyaz arasında geçen daha çok bir intikam veya kaçırma filmi olduğu düşüncesini uyandırıyor. Ellleri bağlı ve çölde ölümünü bekleyen, artık bilinmez hangi hata sonucu yakalanmış ve tutsak edilmiş birisinin hikayesi. İyi ama Tommy Lee Jones bu kadar umutsuzsa, arkadaki neden yalvarmaktadır? Belki de Tommy görevinin yapmak istemeyen bir katildir. Zorlukla görevini yerine getirip getirmeme kararı vermektedir. En arkada ise konuyla hiç bir ilgi bulunmayan bir eşekimsi at. Çölü geçmek için bir zaruret. İlgisizce otlanıyor. Aynen benim gibi.
Cumartesi, Şubat 04, 2006
Dizi Manyağı
Televizyonda Las Vegas'ı seyrettikten sonra oda ma doğru yürürken yavaş yavaş dizi manyağı olmaya başladığımı düşünmeye başladım. Evet, gerçekten de, biraz da yapacak işleri olmayan ev hanımları gibi, özellikle CNBC-edeki dizilerin sıkı bir takipçisi oldum. Bir çırpıda saydım kendime seyrettiğim dizileri: Las Vegas, Scrubs, Gilmore Girls, South Park, Simsons, One and a Half Man, Arrested Development, bir aralar Cine 5 te yayınlanan Sopranos (Müjde! Tekrar CNBC-e'de başlayacakmış yayınına Mart ayında), Danimarka'da kaçırmadığım Spin City. Bunlardan bazılarını ise (Gilmore Girls ve Scrubs) ise özel olarak kaçırmamaya çalışıyprum, plan ve programımı (örneği yemek saatimi) ona göre yapıyorum. Bunun nedenleri hakkında çok düşünmedim aslında. Sadece hoşuma gisiyor, zekice kurgulanmış senaryo ve espriler bana zevk veriyor. Özellikle biryerlere gönderme yapanları. Özellikle bu tarz esprileri kaçırmadığmda acaip mutlu oluyorum.
Ama neden bunları seyrediyorum da, örneğin, OC'yi, Rome'u veya Buffy'yi sevmiyorum. Bilmiyorum.
Ama neden bunları seyrediyorum da, örneğin, OC'yi, Rome'u veya Buffy'yi sevmiyorum. Bilmiyorum.
Cuma, Şubat 03, 2006
Selülozik etanol de nereden çıktı?
demeyin, biraz dinleyin.
Evet, böyle arada sırada çevreyle ilgili yazılara bakınıyorum, ilginç olanlarını kendime ayırıyorum. Bugünkü konumuz da bu:
Kyoto Sözleşmesi'ni imzalamadığı içiin uluslararası toplumdan oldukça tepki gören ve en son Montreal'deki konferansta da küresel ısınma konusundaki duyarsızlığı ve yalnızlığı tescillenen Bush hükümeti çevre konusunda yeni açılımlar peşinde. 2 Şubat tarihinde W. Bush'un Tenneesse'de yaptığı ve çevresel bir konuyu içerdiği için pek de ses getirmeyen konuşmasında W. Bush Ortadoğu petrollerine bağımlılığı yüzde 75 oranında azaltmak için alternatif yakıtlar konusunda adımlar atmaya karar verildiğini açıkladı. Teklif, tarımsal ve odun artıklarından, taneli ekinlerden ve hızlı büyüyen ağaçlar ve otlar gibi selüloz malzemelerden elde edilen selülozik etanolun araba yakıtı olarak kullanımının 6 yıl içerisinde sağlanmasını öneriyor. Hükümet etanol ve diğer temiz enerji türlerine sağlanan federal fonları yüzde 22 artırmaya söz verirken, gerçekte önerilen miktarlar göz boyamaktan öteye pek de geçemedi. Dostlar alışverişte görsün mantığıyla, federal bütçeye göre oldukça düşük kalan bir düzeyde, selülözik etanol için 59 Milyon dolarlık artış (neredeyse Avrupa'da transfer edilen bir futbolunun maliyeti kadar, yaklaşık 900,000 YTL) ve temiz kömür teknolojileri için 54 Milyon dolarlık (yaklaşık 850000 YTL) ekstranının henüz Clinton dönemindeki değerlere bile ulaşamadığını söylemek gerekiyor. Bush hükümetinin bu teklifine Amerikalı çevreci grupları iyimser yaklaşmayı tercih ettiler.
Amma ve lakin Ortadoğu petrollerinden yüzde 75 lik bir azaltım ise tüm petrol tüketimi içerisinde sadece yüzde 15e karşılık geliyor. ABD'de 1990 seviyelerine binaen sera etkisi yaratan gaz miktarındaki artış 2003 yılında yüzde 13 olarak belirlenmiş durumda. Aynı şekilde, Bush idaresi döneminde petrol tüketimi daha önceki dönemlerdekine oranla yüzde 53 ten yüzde 60 a çıkmış durumda. Kısacası "petrol bağımlılığı" had safhada. Tüm dünyadaki 500 milyon arabanın 220 milyonun ABD'de olduğunu düşünürsek, ve mısırın fermantasyonu ile elde edilen biyoetanol ile çalışan araba oranı ise sadece yüzde 2 olduğunu bilirsek bir şeylerin yapılmasının gereklililği anlaşılır.
Araba yakıtı olarak bile biyoetanole geçiş ABD için yüzde 15 daha az sera gazı salınımı demek. Enerji Departmanı 2025 e kadar en azından petrolun yüzde 25inin biyoyakıt ile değiştirmek istiyor.
Ama gül bahçesi de değil bu konu. Örneğin bu işi 20 senedir yapmaya çalışan Brezilya'da ancak geçen sene benzin ve şeker kamışından elde edilen etanolla çalışan araba sayısı geleneksel araba sayısını geçmiş durumda.
Tüm bunlar yeterli mi peki? Biyoetanol veya biyoyakıtlar ne kadar bizi kurtatır? Her ne kadar çevre dostu arabalar önemli birer adım olsalar da, 15 yıl içerisinde tehlikeli ve geri dönülemez addedilen kirlenmenin önüne geçemeyecek. Sorunun köküne inmeden yapılacak çalışmaların hiç birisi küresel ısınmanın gerçek sorununua eğilmiş olamayacak. Ağaçlara bakmaktan ormanı göremiyen zihniyetler için sera gazı salınımlarının azaltılması sorunu, atmosfere gönderilen karbon diyoksitle sınırlı olduğu için karbon diyoksit salınım yapmayan ama hiç de çevre dostu olmayan nükleer enerjinin kullanımında patlama yapılmasına neden olacak. Veya olayı sadece ve sadece arabada kullanılacak yakıtın cinsini değiştirerek dünyanın geleceğinin kurtaracağını zannedenler de yanılacak. "Ekolojik arabalar arabalarınızı şimdikinden iki kat daha fazla sürmeniz anlamına gelmez diyor" University College London Bartlett'in yaptığı bir çalışmada Banister. Çevre konusunda duyarlılık artmadıkça ve yaşam tarzlarında değişiklik yaratılmadıkça şu enerjiyi kullanmışsın veya bu enerjiyi kullanmışşsın farketmez. Kapitalizm ve yaşanabilir bir çevre iki zıt kavramdır ve birarada bulunamaz ne de olsa.
Evet, böyle arada sırada çevreyle ilgili yazılara bakınıyorum, ilginç olanlarını kendime ayırıyorum. Bugünkü konumuz da bu:
Kyoto Sözleşmesi'ni imzalamadığı içiin uluslararası toplumdan oldukça tepki gören ve en son Montreal'deki konferansta da küresel ısınma konusundaki duyarsızlığı ve yalnızlığı tescillenen Bush hükümeti çevre konusunda yeni açılımlar peşinde. 2 Şubat tarihinde W. Bush'un Tenneesse'de yaptığı ve çevresel bir konuyu içerdiği için pek de ses getirmeyen konuşmasında W. Bush Ortadoğu petrollerine bağımlılığı yüzde 75 oranında azaltmak için alternatif yakıtlar konusunda adımlar atmaya karar verildiğini açıkladı. Teklif, tarımsal ve odun artıklarından, taneli ekinlerden ve hızlı büyüyen ağaçlar ve otlar gibi selüloz malzemelerden elde edilen selülozik etanolun araba yakıtı olarak kullanımının 6 yıl içerisinde sağlanmasını öneriyor. Hükümet etanol ve diğer temiz enerji türlerine sağlanan federal fonları yüzde 22 artırmaya söz verirken, gerçekte önerilen miktarlar göz boyamaktan öteye pek de geçemedi. Dostlar alışverişte görsün mantığıyla, federal bütçeye göre oldukça düşük kalan bir düzeyde, selülözik etanol için 59 Milyon dolarlık artış (neredeyse Avrupa'da transfer edilen bir futbolunun maliyeti kadar, yaklaşık 900,000 YTL) ve temiz kömür teknolojileri için 54 Milyon dolarlık (yaklaşık 850000 YTL) ekstranının henüz Clinton dönemindeki değerlere bile ulaşamadığını söylemek gerekiyor. Bush hükümetinin bu teklifine Amerikalı çevreci grupları iyimser yaklaşmayı tercih ettiler.
Amma ve lakin Ortadoğu petrollerinden yüzde 75 lik bir azaltım ise tüm petrol tüketimi içerisinde sadece yüzde 15e karşılık geliyor. ABD'de 1990 seviyelerine binaen sera etkisi yaratan gaz miktarındaki artış 2003 yılında yüzde 13 olarak belirlenmiş durumda. Aynı şekilde, Bush idaresi döneminde petrol tüketimi daha önceki dönemlerdekine oranla yüzde 53 ten yüzde 60 a çıkmış durumda. Kısacası "petrol bağımlılığı" had safhada. Tüm dünyadaki 500 milyon arabanın 220 milyonun ABD'de olduğunu düşünürsek, ve mısırın fermantasyonu ile elde edilen biyoetanol ile çalışan araba oranı ise sadece yüzde 2 olduğunu bilirsek bir şeylerin yapılmasının gereklililği anlaşılır.
Araba yakıtı olarak bile biyoetanole geçiş ABD için yüzde 15 daha az sera gazı salınımı demek. Enerji Departmanı 2025 e kadar en azından petrolun yüzde 25inin biyoyakıt ile değiştirmek istiyor.
Ama gül bahçesi de değil bu konu. Örneğin bu işi 20 senedir yapmaya çalışan Brezilya'da ancak geçen sene benzin ve şeker kamışından elde edilen etanolla çalışan araba sayısı geleneksel araba sayısını geçmiş durumda.
Tüm bunlar yeterli mi peki? Biyoetanol veya biyoyakıtlar ne kadar bizi kurtatır? Her ne kadar çevre dostu arabalar önemli birer adım olsalar da, 15 yıl içerisinde tehlikeli ve geri dönülemez addedilen kirlenmenin önüne geçemeyecek. Sorunun köküne inmeden yapılacak çalışmaların hiç birisi küresel ısınmanın gerçek sorununua eğilmiş olamayacak. Ağaçlara bakmaktan ormanı göremiyen zihniyetler için sera gazı salınımlarının azaltılması sorunu, atmosfere gönderilen karbon diyoksitle sınırlı olduğu için karbon diyoksit salınım yapmayan ama hiç de çevre dostu olmayan nükleer enerjinin kullanımında patlama yapılmasına neden olacak. Veya olayı sadece ve sadece arabada kullanılacak yakıtın cinsini değiştirerek dünyanın geleceğinin kurtaracağını zannedenler de yanılacak. "Ekolojik arabalar arabalarınızı şimdikinden iki kat daha fazla sürmeniz anlamına gelmez diyor" University College London Bartlett'in yaptığı bir çalışmada Banister. Çevre konusunda duyarlılık artmadıkça ve yaşam tarzlarında değişiklik yaratılmadıkça şu enerjiyi kullanmışsın veya bu enerjiyi kullanmışşsın farketmez. Kapitalizm ve yaşanabilir bir çevre iki zıt kavramdır ve birarada bulunamaz ne de olsa.
St.Pauli..
Sankt Pauli'nin Almanya kupasinda (bizim federasyon kupasi gibi) 1. lig ekibi Werder Bremen'i elemesiyle tekrar hatırladık. Bilindiği üzere Hamburg'un (Amsterdam'in Red Light District'i gibi) kerhane ve barlarıyla ünlü semti olan ve adını sanırım Türkiye'de yaşamış bir aziz olan St. Paul'dan alan takım 3. lige kadar düşmüştü. 2000 li yıllarda birinci lige çıktığını ve aynı yıl tekrar düştüğünü (aslında 1977 2002 arası 7 kez çıkıp, 5 kez düşmüşler) hatırlıyorum, kahverengi beyaz renklere sahip takımın o çok ünlü kurukafa resimli pankartlarıyla punk ve anarşist taraftar grubunu da keza. Roskilde Rock festivalinde açtıkları standlarıyla sattıkları ürünleriyle ve endüstriyel futbola karşı benim hep Gençlerbirliği'yle hissettiğim, Don Kişot'vari bir savaşa girişini de çok seviyorum. Biraz da aynı şeyi Danimarka'da zenginlerin kolaj ve yapay toplama takımı FC Kobenhavn'la yaptıkları maçta Enternasyonali söyleyen bir taraftar grubuna sahip takım olan FC Frem'de hissediyorum. Ve bu takımların hemen hemen hiçbirinde olmayan bir seyirci ortalamasıyla seviniyorum St. Pauli için. Takımın 10 bin kişilik kombine biletlerinin 45 dakikada tükenmesiyle haz alıyorum. Almanya'da 3. lig takımının kupada yarı final oynamasıyla (Türkiye'de dönen çarklar içerisinde neredeyse imkansız olan bir durum) mutlu oluyorum. Sanırım futbolu bu yüzden seviyorum.
Salı, Ocak 31, 2006
Kralice Loana
Kraliçe Loana'nin Gizemli Alevi, Eco'nun son romanı. Oldukça akıcı bir uslubu var. Biraz Proustvari "Geçmiş Zamanın İzinde" hatıralar, kitaplar, sanat eserleri, kentin ve kırsalın girdabı.
Kitap 60 yaşlarında kitap kolleksiyonucusu Giambattista "Yambo" Bodoni'nin geçirdiği kaza sonrası hafizasını kaybetmesiyle başlıyor. Ama kaybedilen hafiza sadece anlamsal hafıza olarak nitelendirilebilecek duygusal olayları kapsıyor. Yani, Yambo okuduğu kitapları satırlarına kadar hatırlıyor, şiirler onun ağzında belki de tekrar hayat buluyor, dizeleri kendi yazmişcasına içsellendirebiliyor. Müthis bir birikimi var ama aslında herşey bir kağıttan hafıza gibi. Çünkü, Yambo, kendi geçmişine dair hiç bir şeyi hatırlamıyor. Yaptığı şeyleri biraz da alışkanlıkla üzerinde düşünmediği zamanlarda kolaylıkla yerine getiryor ama ne kızlarının adını hatırlıyor, ne yüzlerini, ne de kaç tane olduklarını. Bütün hatıralar silinmiş kısacası. O yüzdendir ki dişini kaza sonrası ilk fırçaladağında sanki ilk defa yapıyormuşcasına zevk alıyor, ilk defa tadıyor çünkü diş macununu, unuttuğu tadı yeniden öğrenmesi gerekiyor.
Bütün bunları yazma nedenim şu: Eminim Eco, bu kitabı yazmadan önce bu amnezyik durum hakkında öğrenebilmek için oldukça zaman harcamıştır. İnsanlara ilginç gelebilecek bu bu hafıza kaybı sorununun kitabına yedirebilmek için uğraşmistır (ve oldukça başarılı olmuştur pek tabii ki). En azından kitabı için gerekli olacak geri dönüşleri ona sağlamıştır. Aklıma Momento filmi geliyor, kısa dönem hafıza kaybı olan birisiyle ilgili müthiş konulu ve kurgulu bir film.
Sanırım bu tarz bilişsel sorunlar daha pek çok yazarı ve yönetmeni etkiliyecek. Sonuçta insan beyni bir okyanus, bilinebilen özellikleri bilinmeyenlerin yanında denizde kum tanesi kalıyor.
Kitap 60 yaşlarında kitap kolleksiyonucusu Giambattista "Yambo" Bodoni'nin geçirdiği kaza sonrası hafizasını kaybetmesiyle başlıyor. Ama kaybedilen hafiza sadece anlamsal hafıza olarak nitelendirilebilecek duygusal olayları kapsıyor. Yani, Yambo okuduğu kitapları satırlarına kadar hatırlıyor, şiirler onun ağzında belki de tekrar hayat buluyor, dizeleri kendi yazmişcasına içsellendirebiliyor. Müthis bir birikimi var ama aslında herşey bir kağıttan hafıza gibi. Çünkü, Yambo, kendi geçmişine dair hiç bir şeyi hatırlamıyor. Yaptığı şeyleri biraz da alışkanlıkla üzerinde düşünmediği zamanlarda kolaylıkla yerine getiryor ama ne kızlarının adını hatırlıyor, ne yüzlerini, ne de kaç tane olduklarını. Bütün hatıralar silinmiş kısacası. O yüzdendir ki dişini kaza sonrası ilk fırçaladağında sanki ilk defa yapıyormuşcasına zevk alıyor, ilk defa tadıyor çünkü diş macununu, unuttuğu tadı yeniden öğrenmesi gerekiyor.
Bütün bunları yazma nedenim şu: Eminim Eco, bu kitabı yazmadan önce bu amnezyik durum hakkında öğrenebilmek için oldukça zaman harcamıştır. İnsanlara ilginç gelebilecek bu bu hafıza kaybı sorununun kitabına yedirebilmek için uğraşmistır (ve oldukça başarılı olmuştur pek tabii ki). En azından kitabı için gerekli olacak geri dönüşleri ona sağlamıştır. Aklıma Momento filmi geliyor, kısa dönem hafıza kaybı olan birisiyle ilgili müthiş konulu ve kurgulu bir film.
Sanırım bu tarz bilişsel sorunlar daha pek çok yazarı ve yönetmeni etkiliyecek. Sonuçta insan beyni bir okyanus, bilinebilen özellikleri bilinmeyenlerin yanında denizde kum tanesi kalıyor.
Cumartesi, Ocak 21, 2006
şüpheci çevreci
Kitabın adı Skeptical Environmentalist. Bjorn Lomborg tarafından yazılmış bir kitap. Yeni keşfettiğimden değil (bir kaç yazısını ve tabiiki karşı yazıları okumuşluğum var) ama tezleri nedeniyle ilginç ve her daim gündemde. Öncelikle kimdir bu Lomborg? Lomborg bir istatistikçi, Danimarka'da Aarhus Üniversitesinde öğretim görevlisi. 2004 yılında Time dergisi tarafından dünyanın en etkili yüz kişisinden biris olarak seçiliyor. Yine 2002 yılında Business Week dergisi onu Avrupa'nın 50 yıldızından birisi olarak ilan edilmiş. Tüm bunların nedeni ise çevreci- karşıtlığı. Kısacası Lomborg çevrecilerin doğru söylemediğini, dünyanın çevresel konularda daha kötüye gitmediğini, doğal kaynakların yok olmadığını, nüfus patlamasının bir balon olduğunu, biyolojik çeşitliğinin azaldığını fakat bu azalmanın abartıldığını, kirlenmenin söylendiği kadar olmadığını, küresel ısınmanın bir mit olduğunu, ve karbon emisyonlarının azaltılmasıyla ekonomik olarak hesaplanan maliyetin 5 milyar dolar olduğunu, ama küresel ısınmanın en iyi tahminlerle sadece ortalama 2-3 derece olacağını, karbon salınımını azaltmaya harcanacak paranın gelişmekte olan ülkelerde insanlara ve onların sağlık, su gibi sorunlarına harcanması gerektiğini cünkü Kyoto sözleşmesinin küresel ısınmaya etkisinin çok az olacağını ve 2100 yılındaki sıcaklıktaki ortalama 2.1 derece yükselemenin sözleşenin yükümlülüklerinin yerine getirilmesiyle sadece 1.9 olarak ortaya çıkacağını, kısacası 2094 yılındaki sıcaklık yükselmesinin 2100 yılına ertelenmiş olacağını, Kyoto sözleşmesinin dünyanın 6 yılını çaldığını istatistik bilgilerle gösteriyor. Kısacası Lomborg'un düşünceleri petrol şirketleri tarafından, özellikle Amerkan sağını tüm katmanları tarafından oldukça seviliyor ve destekleniyor. Sonuçta ekonomik büyümenin her şey olduğu dünyamızda çevresel tepkilerin pek para etmediği ortada. Ve bunun "kanıtları" da ortaya çıktığında mal bulmuş Mağribi gibi atlamak oldukça kolay.
To be continued..
To be continued..
simülakr
İkonlara tapanlar, Tanrı'yı övmek adına onu betimlediklerini ileri süren usta insanlardı, ama gerçekte Tanrı'yı simgeleriyle bir simülakra dönüştürürken aynı zamanda onun varlığı sorusunu ortadan kaldırıyorlardı. Her imge, Tanrı'nın varlığı sorusunu sormayı engellemek için bir bahaneydi. Gerçekte Tanrı, her imgenin ardında görünürlüğünü yitiriyordu. Ölmemişti, görünürlüğünü yitirmişti yani artık böyle bir soru sorulmuyordu. Tanrı'nın varlığını ya da yokluğuna dair sorulan soru simülasyon aracılığıyla çözülmüştü.(Baudrillard'dan)
Simülakr orijinali, gerçeği, ilk örneği olmayan; kendisi zaten kopya olan birşeyin kopyasını anlatan bir terim. Simüle edilen veya edilebilen her şey orijinalliğini kaybeder. Her görüntü bir simülasyondur, ergo simülasyonun simülasyonu simülakrdır. O yüzdendir resim yıkıcılığı.
Neyse konumuz resim yıkıcılığı değil zaten. (Bu terim aklıma Bilge Karasu'nun bir hikayesinden kalmış olmalı. Nasıl ki İslam resime karsi çeşitli nedenlerle bir tavır geliştirdiyse, yasaklmaya çalıştıysa, Hristiyanlık ta aynı şekilde ilk zamanlarında resime karşı bir tutum almıştı. Hatırladığım kadarıyla hikayede Istanbul'daki resim yok etme olaylarından bahsediyordu.) Neyse, Baudrillard'ın simülakr ile bahsettiği dünya aslında Matrix filminde de anlatılan bir simülasyon mu gerçek mi dünyası. Baudrillard'ın gerçekten ilginç tezleri var. Hepsi de anlaşılır değil bana kalırsa. Sanırım postmodern dile yatkınlıkla da ilgisi var bu düşüncenin. Ama bazen bazı şeyleri gerçekten anladığınızı hissedersiniz. Bu bir andır, geçicidir genellikle, o kısacık anda her şey aslında çok mantıklıdır, çözülmüştür. Sanki iki nöron fiberı birbirini stimüle etmiş ve eksik parça tamamlanmıştır. (Bütün büyolojik mekanizmalar büyle yürü zaten.) Baudrillard'da onu hissediyorum, ama anladığım şey biranda uçup gidiveriyor sanki:) Sanırım bu bir bilinçlenme (consciousnes) anı. Bilinç dediğimiz "şey"in de aynen bu anlarda ortaya çıktığını, sürdülebilir olduğu şekilde insanlarda yereleşebileceği gibi bir fikir ileri sürülebilir. Ya makinalar? Burada aklıma "Pi" filmi geliyor, David Arnoffsky'nin. (Gerçi tüm Matrix filmi de bu temel üzerine kurulmuştur.) Kabala felsefesinin kullanarak Tevrat'taki matematiksel kodları çözmeye çalışan ve bu sonuçları borsada kullanan birisini hikayesiydi bu film. Filmin ana noktasında bilgisayar kendi bilincinin farkına varıyor ve iflas ediyordu. Biraz zihin felsefesi veya bilişsel bilimler bilen birisi için oldukça spekülatif olsa da bilincin nasıl simüle edilebileceği, veya edilirse bilgisayarların veya herhangi bir finite state automatanın (Turing makinaları örneğin) bu işte ne kadar başarılı olabilecekleri sorusu cevaplanması zor bir soru değildir. Denersiniz, modellersiniz, compute edersiniz. Tamam. Ama bilincin vüku bulduğu anı yakalayamazsınız.(En azından şu an için) Aynı şey özgür irade için geçerli midir peki? Özgür irade de sonuçta bilinçle aynı kalıba sokulup simüle edilse bile hiçbir zaman tam anlamıyla hesaplanamaz. Peki o zaman simgeleştirelim ve simülakra dönüştürelim. Büylece sorun kalmaz. (mı?)
Cuma, Ocak 20, 2006
no nukes
Yine bir ağır mevzu ile karşınızdayız sayın seyirciler. Konumuz nükleer enerji, nükleer silahlar ve ilişkileri. Kendimle yaptığım mülakaat aşağıda huzurlarınıza sunuluyor. (B: Ben, YB: Yine Ben)
B:Küresel ısınma denince aklımıza ne geliyor?
YB:Sera etkisi yaratan gazlar (CFCler ve en önemlileri olan Karbondioksit).
B:Peki bu gazların salınımını engellemek için birşeyler yapılıyor mu?
YB: Evet, yapılıyor, 150 küsür ülkenin imzaladığı ve gelişmiş ülkeler için de çeşitli yaptırımları olan bir sözleşeme bulunuyor: Kyoto Sözleşmesi. Bu sözleşmeyle 2010 yılına kadarki ilk dönem içerisinde gelişmiş ülkeler (doğrusunu söylemek gerekirse Annex 1 ülkeleri) 1990 yılı salınımlarına binaen ortlama yüzde beşlik bir indirime gitmeleri gerekiyor. Amma ve lakin bu sözleşmeyi imzalamayan ve karbon (doğrusu karbon dioksit ama kısaca karbon denegelmiş) salınımınlarının yaklaşık yüzde ben deyim 22 siz deyin 25ini atmosfere salan ABD (daha doğrusu Bush hükümeti) sözleşmenin uygulanmasına ekonomik zarara uğraycağı iddiasıyla taş koyuyor.
B: Ama ABD olmazsa bu sözleşme uygulanmıyor mu?
YB: Uygulanıyor, hatta en son Montréal'de Kyoto'dan sonraki en geniş katılımlı hükümetlerarası ve sivil toplum örgütlerinin katıldığı bir toplanti yapıldı ve Kyoto'nun yürütülmesi konusunda çeşitli önlemler alındı. Örneğin sözleşemeye ABD'den eyaletler düzeyde katılım sağlandı. ABD ve Avustralya toplantı süresince hiç destek bulamadılar.
B: İyi ama Sözleşme nasıl yürütülecek?
YB: (So far so good deyimim buraya cuk diye otururdu) (İç çekerek) Hmm, işte zurnanın zırt dedği yer de burası çünkü sorunlar da burada başlıyor zaten. Sözleşme mekanızmaları vasıtasıyla karbon salınımın azaltılmasını hedeflerken çevreden çok ekonomik kıstasları düşünüyor. Ve burada pragmatik davranarak gerek ülkeler arası karbon ticaretini gerek de nükleer enerjinin kullanımının artırılmasını destekliyor. Zira nükleer enerji fosil yakıtlara göre daha "twmiz" bir enerji türü.
B: (Buraya kadar okumaya dayanabilen okuyucularımız var ise) Nükleer enerjinin kullanımının artırılmasının sonuçları neler olabilir?
YB: Nükleer enerji veya nükleer santrallarin tehlikelerine girmeyeceğim. Zira artık yazmaktan sıkılmaya başladım. Kardeşim senin bitirmen gereken tezin yok mu? Nedir bu çevre, Kyoto, nükleer enerji ya. Aç tezinle ilgili bişeyler yaz, iki satır karala. Uff ya. Sen adam olman, walla. Neyse, ne diyordum. Nükleer enerjiye sahip kaç ülke var. ABD, Rusya (SSCB'den kalma), İngiltere, Çin, Hindistan ve Pakistan. İsrail'in de nükleer güce sahip olduğu sanılıyor. Şimdi sorun şu: Bu ülkeler nükleer güce sahip ve o yüzden barışcıl amaçlı nükleer kullanımını da kendi ellerinde olmasının istiyorlar. O yüzden üçüncü ilkelerin bu enerjiye sahip olup da başka aşamalara geçmelerini istemiyorlar. O yüzden sen nükleeri kullan ama biz sana teknolojiyi transfer edelim diyorlar. Artı bu konuyu da barışcıl amaçlarıyla sunar gibi yapıyorlar. Bu yıl ki Nobel Barış ödülünü Uluslararası Atom Enerjisi Kurumu başkanını almasınının da nedeni bu.
B: Hmm, evet, seni komplocu seni. Bu Uluslararası Atom Enerjisi Kurumu başkanı sabetayist olmasın.
YB: La get, canın sıkıldı herhalde.
B:Küresel ısınma denince aklımıza ne geliyor?
YB:Sera etkisi yaratan gazlar (CFCler ve en önemlileri olan Karbondioksit).
B:Peki bu gazların salınımını engellemek için birşeyler yapılıyor mu?
YB: Evet, yapılıyor, 150 küsür ülkenin imzaladığı ve gelişmiş ülkeler için de çeşitli yaptırımları olan bir sözleşeme bulunuyor: Kyoto Sözleşmesi. Bu sözleşmeyle 2010 yılına kadarki ilk dönem içerisinde gelişmiş ülkeler (doğrusunu söylemek gerekirse Annex 1 ülkeleri) 1990 yılı salınımlarına binaen ortlama yüzde beşlik bir indirime gitmeleri gerekiyor. Amma ve lakin bu sözleşmeyi imzalamayan ve karbon (doğrusu karbon dioksit ama kısaca karbon denegelmiş) salınımınlarının yaklaşık yüzde ben deyim 22 siz deyin 25ini atmosfere salan ABD (daha doğrusu Bush hükümeti) sözleşmenin uygulanmasına ekonomik zarara uğraycağı iddiasıyla taş koyuyor.
B: Ama ABD olmazsa bu sözleşme uygulanmıyor mu?
YB: Uygulanıyor, hatta en son Montréal'de Kyoto'dan sonraki en geniş katılımlı hükümetlerarası ve sivil toplum örgütlerinin katıldığı bir toplanti yapıldı ve Kyoto'nun yürütülmesi konusunda çeşitli önlemler alındı. Örneğin sözleşemeye ABD'den eyaletler düzeyde katılım sağlandı. ABD ve Avustralya toplantı süresince hiç destek bulamadılar.
B: İyi ama Sözleşme nasıl yürütülecek?
YB: (So far so good deyimim buraya cuk diye otururdu) (İç çekerek) Hmm, işte zurnanın zırt dedği yer de burası çünkü sorunlar da burada başlıyor zaten. Sözleşme mekanızmaları vasıtasıyla karbon salınımın azaltılmasını hedeflerken çevreden çok ekonomik kıstasları düşünüyor. Ve burada pragmatik davranarak gerek ülkeler arası karbon ticaretini gerek de nükleer enerjinin kullanımının artırılmasını destekliyor. Zira nükleer enerji fosil yakıtlara göre daha "twmiz" bir enerji türü.
B: (Buraya kadar okumaya dayanabilen okuyucularımız var ise) Nükleer enerjinin kullanımının artırılmasının sonuçları neler olabilir?
YB: Nükleer enerji veya nükleer santrallarin tehlikelerine girmeyeceğim. Zira artık yazmaktan sıkılmaya başladım. Kardeşim senin bitirmen gereken tezin yok mu? Nedir bu çevre, Kyoto, nükleer enerji ya. Aç tezinle ilgili bişeyler yaz, iki satır karala. Uff ya. Sen adam olman, walla. Neyse, ne diyordum. Nükleer enerjiye sahip kaç ülke var. ABD, Rusya (SSCB'den kalma), İngiltere, Çin, Hindistan ve Pakistan. İsrail'in de nükleer güce sahip olduğu sanılıyor. Şimdi sorun şu: Bu ülkeler nükleer güce sahip ve o yüzden barışcıl amaçlı nükleer kullanımını da kendi ellerinde olmasının istiyorlar. O yüzden üçüncü ilkelerin bu enerjiye sahip olup da başka aşamalara geçmelerini istemiyorlar. O yüzden sen nükleeri kullan ama biz sana teknolojiyi transfer edelim diyorlar. Artı bu konuyu da barışcıl amaçlarıyla sunar gibi yapıyorlar. Bu yıl ki Nobel Barış ödülünü Uluslararası Atom Enerjisi Kurumu başkanını almasınının da nedeni bu.
B: Hmm, evet, seni komplocu seni. Bu Uluslararası Atom Enerjisi Kurumu başkanı sabetayist olmasın.
YB: La get, canın sıkıldı herhalde.
Pazartesi, Ocak 16, 2006
Döğme sözcük

Edebiyat ve sanatta yaratıcı fikirlerin nezdimde her zaman büyük değeri var. Farklı olan bana her zaman ilginç gelmiştir. Yeter ki metalşmasın ve piyasayaya düşmesin. Yaratıcı fikre bir örnek Shelley Jackson'un beden üzerinde döğmelerle oluşturduğu edebiyat metni. Fikir şu: Kendi bedenleri üzerinde 2095 sözcüklük "Skin" (Deri) adlı öykünün her sözcüğünün bir döğmesi yer alacak insanlar aranıyor. Gönüllüler Jackson'un kendisine gönderdiği sözcüğü bedenleri üzerinde istedikleri yere döğme olarak yaptiriyorlar. Böylece ortaya yaşayan bir metin çikiyor, sadece katılımcıların bildiği ve katılanlar öldükçe (belki de) öykünün değiştiği bir metin.
Muhtemelen bu esere katılmak için geç kaldik ama benim aklımı başka bir şey kurculuıyor. Eğer bedenime bir sözcük döğmelettirsem hangi sözcüğü seçerim. Biraz düşündükten sonra buldum. Tabbi ki söylemiyecem ama şimdiki sorun şu: Hangi fontu kullanmalıyım?
http://www.ineradicablestain.com/skin.html
Perşembe, Ocak 12, 2006
Maradona es mi dios
Boca Juniors. Arjantin'de Buenos Aires sehrinin Boca semtinin takımı. Rakip River Plates'in tam tersine halkın takımı olarak bilinirler. Arjantin'deki futbol karşılaşmalarının 3 dakikalık bile görüntülerinden ne kadar çılgın oldukları konusnda biraz fikir vermişerdir. Atılan her gol sonrasi kale arkasındaki tellere doğru hücüm eden ve tüm kale arkasını ön tarafta 3-5 sıra halinde getiren görüntüler aklımdadır. Zengin takımı River Plates'e los millionarios diye burun kıvırırlar. Stadları la bombonera'nın yakınlarında taraftarlarının isteği üzerine mezarlık yaptıracak kadar sevilirler. Her altyapı seçmelerinden önce "birgun hepiniz Maradona olabilirsiniz ama bir Che asla" pankartı asan taraftar grubuna sahiptirler. Ve herşeyden önemlisi stadlarının kapısında şu yazar:
Boca es mi religion,
Maradona es mi dios,
La Bombonera es mi iglesia.
(Dinim Boca, Tanrım Maradona, Mabedim Bombenera)
Daha ne diim.
Boca es mi religion,
Maradona es mi dios,
La Bombonera es mi iglesia.
(Dinim Boca, Tanrım Maradona, Mabedim Bombenera)
Daha ne diim.
Çarşamba, Ocak 04, 2006
o gülüş

Yani kızacam bu Amsterdam Üniversitesi'ndeki amcamlara, başka işiniz gücünüz yok mu diye, ama ne kızamıyorum. Adamların kafaları sürekli güzel, ne diyiim. Bob Marley'e de sormuşlar, Zimbabwe'daki isyancılar başarıya ulaşacak mı diye. O da cevap vermiş:" Çok iyi cins ot içiyorlari zafere ulaşmamaları mümkün değil." (Zimbabwe, Bob Marley ilişkisi, nereden çıktı, azzz sonra!)
Internet sitelerinden 15 Aralık tarihli bir haberden:
Leonardo da Vinci'nin ünlü Mona Lisa'sının gülümsemesi "çözümlendi". Bilim adamları, gülücüğün yüzde 83 oranında mutluluk, yüzde 9 küçümseme içerdiği sonucuna vardı.
Amsterdam Üniversitesi uzmanları, 500 yıldır sırrını koruyan Mona Lisa'yı duyguları, analiz edebilen bir bilgisayar yazılımıyla inceledi.
New Scientist dergisinin haberine göre, yazılımda kullanılan algoritma, Mona Lisa'nın yüzündeki ifadede yüzde 6 korku, yüzde 2 de öfke tespit etti.
Yazılım; dudak kıvrımı, göz kenarındaki kırışıklıklar gibi ana yüz hatlarını insandaki temel 6 duyguyla harmanlayarak sonuç üretiyor.
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)
