Felsefe, çevre, politika, futbol, mutlaka ama mutlaka sinema. Biraz ondan, biraz bundan, canı istedikçe çıkan blog. Hayata dair ama tabii ki bana ait. Evet, isyan!

Cuma, Temmuz 14, 2006

Kyoto Sözleşmesi ve Türkiye (A)*

(A)*: Dikkat! Akademik özellikler barındırır. (Kısacası, ilgisi olmayanları bayabilir.)

"Türkiye, BM İklim Değişikliği Çerçeve Sözleşmesi kapsamında ve sürdürülebilir kalkınma ilkesi doğrultusunda, bir yandan kalkınma hedeflerini gerçekleştirirken, diğer yandan iklim değişikliğinin olumsuz etkilerinin azaltılmasına yönelik olarak yürütülen bu küresel ortak eylemde yerini almak için sözleşmeye 24 mayıs 2004 tarihi itibariyle 189. taraf olarak katılmıştır. "

Türkiye, Kyoto Sözleşmesi'ni imzalamamış olmasına rağmen Sözleşmeye taraf ülkelerden birisi. Sözleşmeye taraf olması ise Sözleşmenin yükümlülüklerini yerine getirme anlamına gelmiyor. Hatta Sözlşemeyle ilgili eleştirileri de bertaraf etmek konusunda yardımcı oluyor, küresel ısınma sorunlarını halının altına süpürülmesine hem içte hem de göz boyayarak yapılmasını sağlıyor.

"Türkiye’nin küresel ısınmaya sebep olan karbondioksit (CO2)emisyonu üretme bakımından kişi başına düşen sorumluluğu diğer OECD ve Avrupa Birliği ülkelerine göre daha azdır." "Türkiye kalabalık nüfusuna rağmen ekonomisinin küçük olması nedeni ile, karbondioksit emisyonları açısından, hem toplam, hem de kişi başına yıllık değerlerleriyle, OECD ülkeleri arasında arka sıralarda yer almaktadır Türkiye'nin kişi başına elektrik tüketimi de aynı şekilde, OECD ülkeleri arasında sonuncu gelmektedir. Türkiye’de enerji üretim ve tüketimi hızlı bir artış göstermekle birlikte, henüz yeterli düzeye ulaşılamamıştır. Ayrıca, kişi başına toplam birincil enerji arzı açısından, 1,07 TEP/kişi olan Türkiye değerinin dünya ve OECD değerlerinin altında olduğu görülmektedir."

İşine geldiği zaman dünyanın en büyük 20. ekonomisiyiz diye övünüp iş salımların azaltımı konusuna gelince ama bizim ekonomimiz küçük, salımlarımız diğer ülkelere göre düşük demek bir çeşit ikiyüzlülüğe işaret etmez mi? "Bizim küresel ısınma konusunda suçumuz yok, dünyanın iklim değişikliği konusunda geldiği durumda sorumluluk size ait, siz nasıl gelişirken, endüstiriyelleşirken hiç bir kurala bağlı kalmadan olarak bu gazların salınımını yaptıysanız, biz de sizin geçtiğiniz yollardan geçerken aynı şeyleri yapacağız. Ne zaman ki sizin gelişmişlik seviyenize geliriz, o zaman oturup konuşuruz. O zamana kadar bizim de kirletme hakkımız var" mantığına karşı ne söylenebilir ki? İyi de biz de aynı gezegende yaşamıyor muyuz? Bizim de dünyalı olarka sorumuluk almamız gerekmez mi? Sadece bizim değil, ekonomileri bizden daha hızlı büyüyen Çin'in ve Hindistan'ın da bu sürece dahil edilmesi gerekmez mi? soruları geliyor aklıma.

"Türkiye’de elektrik enerjisi talebi, ağırlıklı olarak termik ve hidrolik kaynaklardan karşılanmaktadır. Jeotermal ve rüzgar enerjisi gibi yenilenebilir enerji kaynaklarının payı ise henüz hayli düşüktür. Termik üretimde, enerji kaynakları arasında linyit önemli bir yer tutmaktadır. "

Bir de buna nükleer enerjiyi eklemek gerekecek ileriki dönemler için. Nükleer enerjiyi kullanım bizi nükleer ülke sınıfına getirmeyecek ki. Sadece atom santraline sahip bir ülke olacağız. Çünkü, nükleer teknoloji kullanımı tamamıyla dışa bağımlılığa bereberinde getirecek. Türkiye'de potansiyeli fazla biyoyakıtların kullanımı, en azından yerel düzeyde enerji ihtiyacını sağlanmasında dışa bağımlılığı azaltabilecekken, aynı şekilde rüzgar enerji potansiyeli tamamıyla gözardı edilirken olcak bunlar.

"Türkiye tüm bu gerçekler ışığında, uluslararası anlaşmalara uymakla birlikte her şeyden önce ekonomik büyümesini sektörel kalkınma politikalarında çevre boyutunun gözetildiği sürdürülebilir kalkınma anlayışı çerçevesinde gerçekleştirmek zorundadır." (İklim Değişikliği Çerçeve Sözleşmesi Ve Türkiye Raporu'ndan)

Yani nasıl bir sürdülebilir bir kalkınma anlayışıdır ki bu işin içinde gelecek kuşakların küresel ısınma sorununu göz ardı etmekte beis görmüyor?

Salı, Temmuz 11, 2006

Resim ve Tasvir (3)


Bir zamanlar bir Danimarka krali varmış. Bu kral merdiven çıkmaktan hiç hazzetmezmiş. Bir gün başmühendisini çağırmış yanına ve "Bana öyle bir kule yap ki merdiven çıkmak zorunda kalmayayım" demiş. Mühendis, düşünmüş taşınmış ve asansörü bulmuş, demiyeceğim çünkü henüz 17. yüzyıldayız o zamalar, nerede o asansör teknoloijisi. Neyse, mühendisimiz asansörü bulmak yerine kolay yolu seçmiş ve içerisinde kralının hafif eğimle yolda yürür gibi çıkabileceği bir kule yapmış. Kral da çok mutlu olmuş.
- İyi ama kral, merdivenlerin çıkmasının zor ama inmesinin kolay olduğunu bilmiyor muymuş?
-Üfff, kral işte, tembel adam, ne olacak.

Salı, Temmuz 04, 2006

Resim ve Tasvir (2)



Resime baktığımda kafamda bu merdivenlerden kimin ineceği sorusu vardı. Nedendir bilmem, cırtlak kırmızı elbisesi, kırmızı şapkası, topuklu ayakkabıları ve pürüzsüz cildiyle, Hollywood filmlerinden fırlamış bir aktris beklediğimi düşündüm. Sonra aklıma bir duvar saati geldi, her tik-takıyla atılan bir adımın topuklu ayakkabıdan çıkan sesinin tuğla duvarda çınlamasını istediğim. Her saniyede yavaş yavaş aşağı indiğini bildiğimiz bir kadın. Ama ne yazık ki ne zaman karsımıza çıkacağını bilmediğimiz birisi.

Cumartesi, Temmuz 01, 2006

2. şahıs hikayeleri (2): nibbana

Tayland'lı arkadaşınla konuşurken Budizm hakkında bilgi almaya çalışırsın. Genelgeçer veya kulaktan duyma bilgilerinle "şu nedir, bu nedir" şeklinde sorular sorarsın, o da elinden geldiğince sana bilgi verir. Sıra nirvanaya gelir. "Nedir şu nirvana mevzuu, mirim" dersin? "Nasıl ulaşılır, harbiden de uçuyor musunuz" diye geyik modu yüksek sorular sorarsın. O ise elini gitar gibi yapar ve cevap verir, "Haa, Nirvana, müzik grubu. Severim" der.
Sonradan öğrwenirsin, senin Nirvana diye bildiğinin aslı Nibbana'dır. Karmanın aslı Kamma olduğu gibi..

Perşembe, Haziran 29, 2006

umarsızca

Beden egitimi öğretmenin bir gün yine sınıfına okulun bahçesinde yürüyüş yaptırmaktadır. Sen artık sıkılmışsındır otoritenin seni sınamasından. Eller havada, başlar dik, bir adım, hep beraber, rap, rap, rap. Kendince bir tavır geliştirirsin, en umursamaz halinle, kollar inik, baş öne bakar vaziyette, yürümüş olmak için yürürsün. Birden beden eğitimi öğretmenin kolundan tutar seni, sıranın en sonuna atar. Ne olduğunu anlamamişsındır. Biraz sonra sınıfın en şişko, işe yaramaz çocuklarından birisi daha yanına gelir. Bir süre daha yürürsünüz, sıranın en arkasında bu sefer ama hala umarsızca. Neyse ki, zaman geçer ve öğretmenin yürüyüşü durdurur. Eliyle senin bulunduğun yeri işaret ederek "buradan öncesi okulun bando takımında olacak" der.
Başından kaynar sular dökülür. Bilmiyorsundur bunun okuluun bando takımı seçmeleri olduğunu. O renkli formayı giyip, "çabalama kaptan, çabalama kaptan, çabalama çabalama" ritmiyle, elinde o yandan bağlanmış bateriyle geçiş yapmanın ve derslerden kaytarmanın zevkinden mahrum kalmışsındır.
Hayatın boyunca da o günkü umarsızlığına bir küfür sallarsın. Neyi nerede yapman gerektiğini öğrenmen konusunda tecrübe edinirsin. Çocuksundur, asker gibi, başında sert bir öğretmen eşliğinde yürümek istemezsin, ama o renkli bando takımı yok mu? İşte sadece o zaman; elinde borazan, sırtında bateri, müzik eşliğinde, eğlenerek yürürüm dersin.

Çarşamba, Haziran 21, 2006

ne zaman "biliriz"?



Bildiğimizi veya öğrendiğimiz an nedir?
Hangi ana kadar edindiğimiz bilgi (knowledge) sadece bilgidir (information)?
Bilmediğimizin ne kadar farkındayız?
Bilmek, bilmemek ve belirsizlik arasındaki geçişleri ne belirler? Bilmekle diğerleri (bilmemek ve belirsizlik) arasında geçiş var mıdır? Olmamamlı mıdır?
Geçiş dönemi, gerçekten de belirsizlik dönemi midir? Ya da geçiş dönemi basbayaği bilememek midir?
Bütün hayatı boyunca bu belirsizlikte (geçiş döneminde) yaşamak gerçekten de rahatsız bir durum değil midir?

Pazar, Haziran 04, 2006

lekesiz aklın sonsuz günışığı

Charlie Kaufman'ın mükemmel senaryosuyla Mixhel Gondry'nin çektiği film en sonunda TR'de de gösterime girince kaçırmamak gerektiğini düşündüm. Sonuçta film iki yıllık bir gecikmeyle gösterime girdi burada; seyredenler VCD'sini, olmadı DVD'sini buldu ve seyretti. Benim gibilere ise adını duyduğumuz bir efsane gibi bu güzel ve uzun adlı filmi kerhen de olsa yaşamın bir yerinde, kah tezgahta, kah DVD'cide, kah bir arkadaşın evinde VCD'sini görünce alıp seyretmek kalmıştı. Altyazı dergisinin eski sayılarının birisinde de TR'de gösterime girememiş filmlerin listesinde ilk sırada görünce adını zihnimize de kazımıştık. İşte böyle duyguların eseriydi bu filme gidişim.
Jim Carrey'in adını görüpte gülmekten kopacaklarını düşünüpte filme gelen zavallıları düşününce hoşuma da gitmiyor değildi. Salonda filmin başında her lafa gülme eğiliminde olanlar bir süre sonra dumura uğrarken, filme kalabalık gelen yaşlı başörtülü teyze guruhu ise antraktan sonra kaçtı. Eeee, ne de olsa birazcık da olsa zeka gerekmiyor değil, bu kadar zekice kurgulanmış flash-back ve flash-forwardları kapabilmek için. Kurgu, evet, süperdi. Memonto gibi ustaca kotarılmiş, dahiyane denebilecek bir anlayış. Hikayede ilginç ve Kaufmanvari olunca bundan iyisi Şam'da kayısı diyesimiz geldi.
Kurgu konusunda söylemek istediğim bir şeyler var aslında: son yıllarda oldukça moda bu. Tarantino'yla başlayan (benim sinema hayatım için söylüyorum) kurgunun başının sonunun birbirine girmesi olayı (ve baş kahramanın filmin orta yerinde ölüvermesi gibi) Pulp Fiction'daki sıradışılık, sonrasinda Irreversible, Memento gibi filmlere kayıvedi. Momento örneğin tamamıyla sondan başa düz bir hatta giden bir filmdi (onu ilginç kılan da buydu), hafıza sorunsalına da eğiliyordu ama Eternal Sunshine ise tam anlamıyla çorba diyebileceğimiz bir yapıda. Dikkatle seyrettiriyor, üzerinde düşündürtüyor ve sizi en can alıcı konuyla vuruyor. Hatıralar, geçmiş ve bittabi aşk.
Kusursuz olmayan, olmayacak, sonucu belli olsa dahi sonuna kadar gidilecek, o anın yaşanacağı aşk. Zihinde sadece onunla yer etmeyen, bilakis onunla yaşananalarla yer eden, örneğin seyredilen bir filmin onunla seyredilmiş olmasından dolayı hafızaya kazınmış olmasından müstarip, o an zihinden silinirken o anla birlikte silinen bir filmin meşekkatli varlığına selam eden bir duygu olsa gerek aşk.
Bilişsel bilimlerden az biraz anlayan bir insan herhalde filmdeki hafıza konusuyla kafa yormalıdiye düşünüyorum. Hafızanın Lacuna şirketinin elemanlarının bilgisayarlarında yaptığı gibi belirli öğelerinin tek tek silinmesnin sağlanması biraz boşa kürek çekmek gibi geliyor bana. Çünkü beyin, evet oldukça, modüler olsa da, hafizanın bir şekilde compute edilebilir hale getirilmesi, beynin neuroscience alanındaki diğer çalışmalarının (örneğin rüya) çözülmesi anlamına geliyor. Eğer spesifik konulardaki hafızayı silen bir yazılım programı geliştirirseniz, beynin yapısını da çözersiniz derim ben.

Perşembe, Mayıs 25, 2006

cok yazmak veya yaz(a)mamak

Bloga başlarken ki amacım aslında yazmak, çok yazmak ve bir şekilde de yazabilmeyi de öğrenmekti. Amma ve lakin insanın yazacak durumumun olmamasi gibi bir durumu hiç düşünmemiştim. Bilgisayarın başında olmanın ne kadar da önemli bir lüx olduğunu bilememiştim. Şu an öğrendim aslında ama bunu değiştirebilecek durumda değilim ne yazıkki. En azından bu durum bir süre daha böyle devam edecek gibi görünüyor. "Ey siz blog cemaatinin üyeleri, en azından yazabilecek kadar zamanınız varsa, bunun kıymetini bilin" gibi geyik bir mevzuya da girmek istemiyorum ama bununla birlikte özlüyorum bloglamayı.
Ben yokken yine gündem değişmiş, neler olmuş neler. Cin Ali serisinin çılgınları yine birilirini vurmuş, Eurovision'da Lordi birinci olmuş (Bilmiyorum Athena'ya Eurovision'da ne işi var diye laf atanların bayağı bayağı bir metal parçasının birinci seçilmesine ne gibi yorumda bulunduklarını. Keza 2004 yılındaki yarışmada Athena'nın ska parçası bomba gibiydi, arkadaşların evinde yarışmayı seyrederken hem kafamın hem de şarkının güzelliğinden bir bardak şarabı o süper koltuğun üzerine boca etmiştim. İşin kötüsü bu o geceki üçüncü sakarlığımdı ve artık utandığımdan mı sarhoşuğumdan mı söyleYEmedim, ama ev sahibi cocuk durumun farkındaydı, o da benim durumuma bakarak la havle mi çekti ya da nerden çattık buna mı dedi bilmiyorum. Velhasıl kelam kafa bir çocuktu ve sorun yapmadı. Sonuçta güzel güzel eğleniyorduk, ama bazıları (bunu ben kendime söylüyorum) ağzıyla içmiyordu. Ama ben içimde hep bunu taşıdım, ben o koltuğa o şarabı döktüm ve doktüğümü söylemedim, ama bir sorun niye? Valla çok utanmıştım, bir kez daha bir sakarlık yaptığımı göstermek istememiştim. Ağlamak istiyorum ben niye bu kadar sakarım diye yaa...), başka başka, hmm, dolar euro artmış, Nuri Bilge Ceylan maaile Cannes'da döktürüyormuş, eksi sozlüğe erişim (güya- sadece www.eksisozluk.com- çünkü diğer adresleri sourtimes.org gibi, duruyor) engellenmiş...
Neyse ki gundem olmaktansa gundemi az bucuk sonradan da takip etmek idare eder:
Eksi sozlük le ilgili banner:
http://www.netlarus.com/eksisozluk/

Çarşamba, Nisan 19, 2006

Atık mevzusu

"Kim yapıyor vatan toprağını ve suyunu kirletmek ahlaksızlığını? "
http://www.hurriyet.com.tr/gundem/4276996.asp?gid=0 deki haberden sonra yapılmış bir yorum ilgimi çekti.
"biz türküz bizim halkımıza bişey olmaz. o koca koca varilleri oraya gömen hangi firmaya ait olduğuna söyliyemicek kadar kadar güclü bi siyasi iradeye sahibiz. yasaşın biz türküz
yaşasın biz müslümanız."
Pek çok şey, anlatıyor aslında yukardaki sözler.
Hürriyet gazetesinin arşivinden bu konuyla ilgili linkler:
http://www.hurriyet.com.tr/sondakika/4259760.asp?sd=2
http://www.hurriyet.com.tr/yazarlar/4259153.asp?yazarid=93
http://www.hurriyet.com.tr/gundem/4278458.asp?m=1&gid=69
http://www.hurriyet.com.tr/gundem/4276989.asp?gid=0
http://www.hurriyet.com.tr/gundem/4276994.asp?gid=0
http://www.hurriyet.com.tr/gundem/4276995.asp?gid=0
http://www.hurriyet.com.tr/gundem/4276996.asp?gid=0
http://hurarsiv.hurriyet.com.tr/goster/haber.aspx?id=4252266&tarih=2006-04-13
http://www.hurriyet.com.tr/sondakika/4220985.asp?sd=2
http://www.hurriyet.com.tr/gundem/4263919.asp
http://www.hurriyet.com.tr/gundem/4268571.asp
http://www.hurriyet.com.tr/gundem/4266264.asp?gid=0
http://www.hurriyet.com.tr/gundem/4255732.asp?gid=69
http://www.hurriyet.com.tr/gundem/4255194.asp
http://www.hurriyet.com.tr/ekonomi/4267102.asp?gid=0

Cuma, Mart 31, 2006

astronotu öldürmek

Astronotu öldürmek ya da topu havaya dikmek. Futbol argosunda gerçekten yaratıcı deyimler var. Örneğin:
agd olmak: kotu bir calim yiyerek dengesini kaybetmek.
bacağını eline vermek: rakibini ikili mücadelede kotu sakatlamak.
çift yumurta sarısı olmak: iki sarı karttan kırmızı kart görmek.
çokoprens almaya göndermek: etkili bir çalımla rakibini geçmek.
çuval: çok gol yiyen kaleci.
dansa kaldırmak: futbolcunun rakip oyuncuyu top sürmek ya da koşmak konusunda engellemek için sarılması.
dilenci çükü gibi girmek: çok zorlanarak gol atmak.
di büdü şakire dudu: dört büyükler için anadolu takımları taraftarlarınca alay yollu olarak kullanılır.
el şeyde beklemek: hiç koşmadan kendisine pas verilmesini bekleyen beleşçi forvetler için söylenir.
eşeği götünden yemlemek: kötü pas vermek.
kızı kaçırıp babasına iade etmek: penaltı kaçırmak.
Tam liste:
http://www.pisburun.net/betikyurdu/argo/index.htm

hatim şut!

Hatim Şut. Finito. It's over. Bitti.
(Salman Rushdie'nin "Harun ile Öyküler Denizi" kitabının kahramanlarından birisi. Hatim Şut'un ne demek olduğu kitapta yazıyordu ama Rushdi'nin bu kelimenin orijinali olarak ne kullandığını merak ettim ve biraz araştırmayla Khattam Shud olduğunu buldum. Ha, ne işine yaradı diyeceksiniz. Sadece merakımı gidermiş oldum. Ama kelime zaten Fars kökenli, bunun İngilizce yazılış şekli bu. Zaten Hatim kelimesi TDK sözlüğünde de son anlamında geçiyor.)
Tez bitti, tez bitmedi belki ama sonunda bitti.
İyi biten herşey iyidir.
Hatim Şut.

yeşil gol

Goller bu sefer küresel ısınmaya karşı atılıyor. Kitlesel spor etkinliklerinin genelde göz ardı edilen çevresel etkileri Almanya'da düzenlenecek olan 2006 FIFA Dünya Kupası'nda en aza indirgenmeye çalışılacak. Yaklaşık 3.2 Milyon seyircinin, 15000 gazeteci ve 12000 gönüllü ordusuyla birlikte 64 kupa maçını izlemek için Almanya'ya gelmesiyle birlikte oluşacak su, atık, enerji ve ulaşım kaynaklı çevresel sorunların ötesine geçebilmek amacıyla kurulan yeşil gol inisiyatifi, dünya kupası sırasında oluşacak yaklaşık 100 bin tonluk sera gazı salınımın etkisini de azaltmayı hedefliyor. Birleşmiş Milletler Çevre Programı(UNEP)'nın Kupa organizasyon komitesi ile 2005 Eylül'ünde yaptığı anlaşma, Haziran ayında başlayacak turnuvanın bu tarihe kadar yapılmış en çevre dostu etkinlik olabilmesi için gerekli önlemlerin alınmasını da içeriyor.
Bunun için atıkların gerek stad içinde ve gerek dışında daha verimli ve çevreci bir şekilde yeniden değerlendirilerek daha az atık üretilmesinin ve ortaya çıkacak atıkların en hızlı şekilde yok edilmesinin sağlanması, sera gazları salınımının artmasının en önemli nedeni olan artacak ulaşım talebinin toplu taşıma araçlarıyla minimize edilmesini, stadların aydınlatılmasından, havalandırılması ve ısıtılmasına kadar gerekli kaynakların daha teknolojik ve temiz enerji kullanımıyla sağlanması, yenilenebilir enerji kaynaklarının kullanımı ve kullanılan temiz suyun gereksiz tüketimin en az indirgemek için gerekli önlemlerin alınmasını içeriyor.
Pek tabii ki bunların hepsinin yapılması sonucunda bile sera gazı salınımlarında artış engellenemiyecek. Bu yüzden de yeşil gol 'ün hedeflerinden birisi olarak Kyoto sözleşmesinin Temiz kalkınma Mekanızması dahilinde Hindistan'ın Tamil Nadu bölgesinde tsunamiden zarar görmüş köylülere yenilenebilir enerji kaynaklarını kullanacakları bir şekilde köylerinin yeniden inşasına yardım etmek olacak. Bunun için Alman Futbol Federsayonu projede kullanılmak üzere 500000 Euro ayırmış durumda.

Cuma, Mart 24, 2006

bulanık

Yaz tatillerinde hiç bir şey yapmadan geçen günler. Elinde nereden bulduğunu bilmediğin sütçocuğu yüzbaşı Tommiks, direnişçi Teksas veya sihirbaz Mandrake. Sıcağin tepede olduğu ve biraz da zorunluluktan evde geçen saatlerde aynı sayının defalarca okunması, yatağın üzerindeki uyuşukluk, lojmanın koridorunda kardeşle beraber yaratılan oyunlar, çorapların bir araya getrilmesiyle yapılan toplar, sonu mutlaka kavgayla biten maçlar. Akşam saatiyle sokağa iniş, özgürlük saatleri. Günlerin geçişine çakılan selam, mutlaka deniz kenardında yapılan tatil ve okulun başlayışı. Arada sırada çıkartılan ekstra aktiviteler, spor salonunda boyumuz uzasın diye gönderildiğimiz basketbol kursları. Tüm yaz tatilinin belki de boşa harcanışı. Olması gerektiği gibi geçti sanırım.

Çarşamba, Mart 22, 2006

akşam

Tartışmaya son nokta:
"Akşam herkesin kabul ettiği kadar akşamdır". (İsmet özel)

Perşembe, Mart 09, 2006

özgür iradeye deneysel bir yaklaşım

Özgür irade ve bilinçlilk konusuna nörofizyolojik bir yaklaşım olarak Libet'in bir makalesini okudum. Libet, özgür iradeye bağlı (ihtiyari, kendi isteğiyle gerçekleşen) hareketlerin hareketin başlamasından yaklaşık 550 milisaniye öncesinde özel bir elektriksel değişim ( "readiness potential (RP)" hazır olma potanisyeli) ile öncelendiğini gösteriyor. İnsan deneklerin harekete geçme niyetleri RP başladıktan 350-400 milisaniye, hareketin tam gerçekleşemesinden ise 200 milisaniye öncesinde farkında oldukları da gösteriliyor. Libet'e göre irade sürece bilinçsiz olarak başlamasına rağmen; bilinçlilik, hareketi veto etme veya etmeme, yani harekete olur verme konusundaki kontrolde açığa çikiyor.
Burada ilginç nokta şu: Bir hareketi yaptiğimız anda onu seçmiş bulunuyoruz. Yani hareketi yaptığıımız an zaman olarak sıfır anı ise, hareketi yapmayı seçme anımız zaman çizgisi içerisinde eksi bir noktada duruyor. Yani zaman içerisinde geriye doğru bir yönelim var. Tüm bunları ise şöyle okumak mümkün: Bir hareketi yapmayı seçiyorsak, öncesinde o hareketi seçmeyi seçmemiz gerekiyor. Hareket, hareketin yapıldığı anda değil, daha öncesinde yapılmış oluyor. Ve hareketin 200 milisaniye öncesine kadar da bu hareketi yapıp yapmayacağımız belli değil. Hareketi yapmak için hazır olma durumu 550 milisaniye öncesinde başlıyor ama geçen 350 milisaniye içerisinde hareketi yapmayı onaylayıp onaylamıyacağımız belli değil. Ne olursa olsun, hareketi başlatma işi belli bir özneye (agent) bağlı değil, ki bu da özne nedensellemeye karşı geliştirilebilir bir argüman olsa da, hareketi onaylama mekanızması bir öznenin eli altında. Keza bu nokta da bilinçli bir sürecin başlama noktası. Kısacası özne nedenselleme hala sapasağlam duruyor.

Cuma, Mart 03, 2006

çeviri mevzuu


Çevirmenlik zor zanaat. Kendi yaptığım amatör çevirilerden de bildiğim kadarıyla gerçekten de uğraşı gerektiren, bunun yanında çevridiğiniz dile hakimiyetinizi sınayan, çevirirken de öğrendiren bir iş. Dil biliyorum diyen herkesin bile üstesinden kolay kolay gelemeyeceği bir zorluklar bütünü. Çevirmenin çevirirken, çevirdiği kitabı yeniden yazdığını düşünmüşümdür. Pek tabii ki bir şiir kadar olmasa da, keza şiirdeki özgürlüğü bulmanız her zaman olası değildir, roman çevirmek de başlı başına yeni bir yazmadır. Bu da çevirmene istediği özgürlüğü verir. Peki bu özgürlük yazarın kendi çevirdiği kitabı da sansürlemesi hakkını da doğurur mu? Pek tabii ki değil. Eğer kitap hoşunuza gitmiyorsa çevirmezsiniz olur biter, yok kitap da hoşunuza gitmeyen paragraf(lar), satırlar varsa da herşeyden önce okura saygınızdan dolayı da sansür mekanızmanızı harekete geçiremezsiniz. Kitabınızda 1453 yılı "gülyabanilerin" geliş yılı geçiyor diye bu cümleyi Türklüğe hakaret gibi bir mefhum içerisine koyarak sansürlemeniz de doğru değildir, olamaz. Gerçekten de bu çeviri olayını "Çılgın Türkler çeviri işinde" gibi içinde Çılgın Türklerin olduğu Cin Ali serisine de sokmanızı mümkün hale getirir.
Bir de (tekrar olacak ama) Perec'in Disparation (Kayboluş) romanıyla ilgili, daha doğrusu çevirisiyle, olarak yeni tartışmalara var. Hani şu "e" harfinin hiç kullanılmadığı kitap. Gerçi kitabın yazarı gereken cevabı vermiş. Örneğin kitapta 5. bölüm neden atlanmış (ve çeviri de 6. bölüm olmuş) da, yok kitaba olmayan bölümler (26 bölüm yerine 29 bölüm) eklenmiş ve çevirmen de orjinal kitapta olmayan şeyler yazmış şeklinde. Çevrimenin lafı gediğine sokarak verdği cevapta, orjinal kitapta 5.bölümün olmamasının nedeni (bir düşünün bakalım) "e" harfinin alfabede 5. harf olması, ve bu harf Türkçe'de 6. harf olduğu için, ve evet doğru tahmin, Türk alfabesi 29 harften oluştuğu için çevrimenin kendi tercihi doğrultusunda yeni bölümler eklenmiş olmasından kaynaklanıyor. Bu tercih sorunsalı İspanyolca çeviride "e" harfi yerine "a" harfinin kullanılmasına da vesile olmuş yine aynı cevapta öğrendiğimiz üzere.
Bu polemik devam eder gibime geliyor..

Pazar, Şubat 19, 2006

Run, Forrest run!


Eeee, sizin için sorun yok. Kapatıyorsunuz pencereyi, başka bir sayfaya geçiyorsunuz. Sıkılıyorsunuz, olmadı, kapatıyorsunuz bilgisayarı. Gece oluyor uykunuz geliyor, yatıyorsunuz. Uyanıyorsunuz, işinize gidiyorsunuz. Peki ya yukardaki garibimi kim düşünüyor bakalım? Siz bu pencereyi kapatsanız, hayatınız bir şekilde devam etse de o koşmaya devam edecek. Sürekli, durmadan. Nereye koştuğunu bilmeden, niye koştuğunu bilmeden, bu soruyu bile kendine soramadan orada kalacak. Aklıma mitolojide Tanrı Zeus'un gazabına uğradığı için sürekli olarak bir dağın tepesine taş taşımak zorunda kalan ve her seferinde tam taşı yukarı çıkracakken kayıp tekrar başlamak zorunda kalan bir Tanrı (şu an adını hatırlamaıyorum) geldi. Sonsuz döngü denir bilişimde buna.
Zavallı adam...

Cuma, Şubat 10, 2006

Çevre üzerine

Aklımı son günlerde kurcalayan olaylardan birisi de çevreci tavır. Çevrecilik sürekli olarak bardağın boş tarafını mı göstermektir diye soruyorum kendime. Geçenlerde ABD Başkanı Bush'un yaptığı ve petrol yerine biyoetanole geçilmesi için çalışmalar yapıldığna dair açıklama sonunda düşünmeye başladım. Yani adamların her türlü önerisi yanlış mıdır? Eğer petrol yerine tamamıyla biyoetanolden oluşan arabalara binseydik dünya daha iyi bir durumda mı olurdu? Küresel ısınmanın etkisi azalmkla kalmayıp, petrol için yeni savaşlar çıkmaz mıydı? Sonuçta kapitalizm oldukça esnek bir sistem. "Eğer sorunu biz yaratıyorsak çözümü de biz buluruz" mantığıyla her durumdan kar üstüne kar elde etmesini bilen bir sistem. Bush'un açıklamalaında önemli bir nokta da zaten küresel ısınmaya karşılık teknolojiden istifade edileceğine dair bir güvenceydi. Beni de rahatsız eden de bu nokta. Diyelim ki biyoetanolle atmosfere gönderieln karbondiyoksit salınımı yüzde yetmislere varan bir azaltıma gidiyor. Peki, ama bu trend devam ederse, ulaşım sektorundeki talep patlamasıyla birlikte biyoetanol kullanımının da etkisi sıfıra inmeyecek mi? Yani biz kirletelim, kirletirken para kazanalım, sonra da kirlettiğimizi temizlerken de para kazanalım denim olmayacak mı? Biyoetanolle çalışan arabalar şu an Brezilya'da aktif durumda ve konvansiyel araba sayısını satış sayısını geçen sene geçti. Peki bu arabaları imal eden kim? Ford, Saab, vb büyük otomobil devleri. Sonuçta büyük şirketler ülkelerin kendi durumlarına uyum sağlayarak ceplerini doldurma işlerini iyi yapıyorlar. Ama bence bu mide bulandırıcı. Artı, bir de çevreci karşıtı olan ve iklim değişimiyle ilgilenen bilim adamlarının veya Birleşmiş Milletler İklimlerarası Çerçeve Sözleşmesinin değil Dünya Ticaret Örgütünün reçetelerinin geleceğimiz için daha iyi olacağinı savunan, küresel iklim değişikliğiyle harcanacak paranın gelişen ülkelerin su, temizlik ve gıda gibi sorunlarını çözmeye harcanması gerektiğini söyleyen, aslında petrolun kirli bir yakıt olmadığını savunan, petrol stoğunun azalmadığını,tam tersine daha minimum 500 yıl daha petrolu kullanabileceğimizi savunan kendilerine bilim adamı diyen insanlar da var. Hepsinin ortak noktası ise istatistik bilimin kullanmaları. Bir süre sonra grafiklere, tablolara boğulduğunuz bu açıklamalarda aslında çevrecilerin ne kadar da yanlış düşündüğü, bardağın dolu olduğu kanıtlanmaya çalışılıyor. Öteki tarafta da aynı şeyler oluyor. Çevreciler de aynı yöntemlerle aslında herşeyin köyüye gittiğini, modellemelerle, tablolarla, geçmiş yılların verileriyle açıklıyor. Sonra da hangisine inanacağınızı anlayamadığınız bır durum çıkıyor. Aslında çevreci karşitlığının (örneğin Lomborg'un) haklı olduğu bir nokta var. Tüm bunların nedeni aslında politik duruş. Nasıl bir dünya da yaşamak istediğinize dair bir soru. Eğer insana saygılı, çevreyle uyumlu bir dünya istiyorsanız seçiminiz farklı oluyor. Ya da tüm çözümü kirletenlerin kar etmesine dayalı bir yapılanamya bırakıyorsanız seçiminiz öteki türlü oluyor. Kısacası, dünyaya nasıl baktığınız neye inanmanızı gerektiğini size fısıldıyor. O yüzden çevrecilerin sürekli olarak bir şeylerden rahatsız olmaları bu seçimlerden kaynaklanıyor. Neyse biraz dağittım konuyu ama şeytanın avukatlığı da biraz gerkiyordu. Ama şunu da untmamak gerekiyor. Çevreciler olmasa madalyonun ters yüzünü gösterecek kalmıyacak gibi. Örneğin bu etanol nasıl üretilecek? Artan ulaşım yakıtı olarak tüm dünyaya yetebilece mi?Biyoetanolün üetimi eğer mısırdan, şerker kamışından, şerekr pancarından yapılıyorsa, elimizde tarla kalacak mı? Ya da madem gelişen ülkelere yapılacak yardım, küresel ısınmadan döğacak zarar yerine daha mantılı bir çözümse daha önce aklınız neredeydi?

Çarşamba, Şubat 08, 2006

Resim ve Tasvir (I)


Resim, New Yorker dergisinden. Dergide yayınlanan bir film eleştirisiyle ilgili olarak yayınlanmış. Yazıyı okumadım, dolayısıyla film hakkında bir bilgim yok. Sadece resimi gördüm ve o an aklıma bir fikir geldi. Acaba, ben bu resime bakarak bir tahminde bulunabilir miydim filmin konusu hakkında. Sadece resime bakarak herhangi bir yorum okumayarak film hakkında neler çıkarsayabilirdim? Ve bunlar gerçekten filmle ilgili olabilir miydi?
Bilinmesi gereken herşeyden önce bu resim filmin afişi değil. Üzerinde ne filmin oyuncular ne de adı var, ama yeni çekilmiş bir film olduğu da derginin son sayısında yer alıyor olmasından kaynaklanıyor. Başrolde Tommy Lee Jones var. En karakteristik özelliği yüz çigileri olan bir oyuncu kendisi. Yüzünde ona belirli bir karizma sağlayan ve güldüğünde daha da derinleşen bir çizgisi olan ve yaşlandıkça sanki bu çigilerin sayısı artan bir oyuncu. Oynadığı filmleri düşündükçe hep aklıma ilk önce Men in Black filmi geliyor. Siyah takım elbisesiyle uzaylı avlayan bir kahraman. Ama bu son filmi muhtemelen bir Western. Kovboy şapkası ve uzamış, yer yer beyazlaşmış sakalıyla bir kovboy bu sefer. Gözlerinde tek görülen ise umutsuzluk, yenilgi. Büyük bir menununiyetsizlik ifadesi olarak gerilmiş yüz ve dudaklar. Film Amerika'nn çöllerinde geçen bir hikayesi olan güncel bir filmde olabilir aslında. Zamanın pek öneminin olmadığı bir film de olabilir kısacası. Arkadaki çıplak vadi, bulutsuz gök, filmin en azından bir kısmının çölde geçtiği düşüncesini pekiştiriyor. Ama Western düşüncesisini artıran ise kanunsuzluk: arkada elleri kelepçeli yalvarır gözlerle bakan saçsız veya çok kısa kesilmiş saçları olan kişi. Görünütüden kim olduğunu çıkartmak, hangi oyuncu olduğunu anlamak çok zor. Ama üzerine giydiği elbise hem sıcaktan hem de geceleyin inen soğuktan onu koruyacak tek parça bir elbise. Genelde beyaz olduğunu düşünmüşümdür çölde giyinen elbiselerin. Bu da sanırım saçları ortadan ayrılmış, çekikimsi kara gözleri, kalın kaşları, mutlaka ama mutlaka bıyıkları ve kirli sakalıyla Meksika'lılalırın filmlerde çizilmiş prototip gözrüntülerinden kalmış olmalı. Ama karşımızdaki ne bir Meksika'lı ne de beyaz giynimiş. O zaman bunun iki beyaz arasında geçen daha çok bir intikam veya kaçırma filmi olduğu düşüncesini uyandırıyor. Ellleri bağlı ve çölde ölümünü bekleyen, artık bilinmez hangi hata sonucu yakalanmış ve tutsak edilmiş birisinin hikayesi. İyi ama Tommy Lee Jones bu kadar umutsuzsa, arkadaki neden yalvarmaktadır? Belki de Tommy görevinin yapmak istemeyen bir katildir. Zorlukla görevini yerine getirip getirmeme kararı vermektedir. En arkada ise konuyla hiç bir ilgi bulunmayan bir eşekimsi at. Çölü geçmek için bir zaruret. İlgisizce otlanıyor. Aynen benim gibi.

Cumartesi, Şubat 04, 2006

Dizi Manyağı

Televizyonda Las Vegas'ı seyrettikten sonra oda ma doğru yürürken yavaş yavaş dizi manyağı olmaya başladığımı düşünmeye başladım. Evet, gerçekten de, biraz da yapacak işleri olmayan ev hanımları gibi, özellikle CNBC-edeki dizilerin sıkı bir takipçisi oldum. Bir çırpıda saydım kendime seyrettiğim dizileri: Las Vegas, Scrubs, Gilmore Girls, South Park, Simsons, One and a Half Man, Arrested Development, bir aralar Cine 5 te yayınlanan Sopranos (Müjde! Tekrar CNBC-e'de başlayacakmış yayınına Mart ayında), Danimarka'da kaçırmadığım Spin City. Bunlardan bazılarını ise (Gilmore Girls ve Scrubs) ise özel olarak kaçırmamaya çalışıyprum, plan ve programımı (örneği yemek saatimi) ona göre yapıyorum. Bunun nedenleri hakkında çok düşünmedim aslında. Sadece hoşuma gisiyor, zekice kurgulanmış senaryo ve espriler bana zevk veriyor. Özellikle biryerlere gönderme yapanları. Özellikle bu tarz esprileri kaçırmadığmda acaip mutlu oluyorum.
Ama neden bunları seyrediyorum da, örneğin, OC'yi, Rome'u veya Buffy'yi sevmiyorum. Bilmiyorum.