Konu.
Tarz.
Sinemada yenigerçekçilik akımı, herşeyden önce Bazin'in deyişiyle"gerçek devrimin deyiş [style] alanından çok konu alanında olduğu, sinemanın bir şey söyleme tarzından çok dünyaya bir şey söylemesinden ortaya çıktığı sonucuna" varılmasıyla yakından ilgilidir. Yani konu, tarzdan önce gelmektedir.
Sinemaya gittiğimizde önce filmin konusunu çözmeye çalışırız. Başka da şansımız yoktur. Zira, ilk defa gördüğümüz bir filmde neler olduğunu, hangi karakterin "iyi", hangisini "kötü", neden filmdeki olayların öznesi durumundalar'ı anlamamız bizim filmden elde edeceğimiz asgari zevkin ilk meyveleridir. Konuyu anlamamız elzemdir. Film seyrederken zihnimizdeki bilişsel süreçler daha çok konuyu çözmeye yönelir. Filmin tarzına, hangi açıdan karakterin gösterildiğine, yaratılan atmosferin psiklojik öğelerine ikincil olarak dikkat ederiz. Aslında ikincil konuları filmi sonraki seyredişlerimizde daha dikkatle anlamaya çalışırız.
İyi ama sinema salonlarında bir filmi seyretmek herşeyden önce "mani" meselesidir. İkinci defa aynı filme sinema salonunda gitmek pahalı kaçar. Filmi indirmek, önceden seyretmek, altyazısız, kötü kopyalarına bakmak aynı duyguyu veremez.
Ben de Gomorra üzerinde yazmak isterdim, ama sadece bir defa seyrettiğim bir film üzerinde yazmam neredeyse ünsanüstü bir çaba istiyor. Açın bakın film eleştirileri yayınlayan dergilere. Hepsi filmin meramını anlatmayı filmi eleştirmek zannediyor. Önce bir yerlerden alıntı, sonra filmden bir kaç sahneyi anlatım, sonra ilk yapılan alıntılara bağlayıp, filmle bağlantılı toplumsal veya bireysel bir mevzu üzerindeki fikirlerin sunulumu. Daha fazlasına gerek yok. Tarz, sinemasal bir çaba, sinema tarihi üzerine bir yerlere yerleştirme, sinema kuramı üzerinden bir yerelre gitme gayreti yok.
Konu önemli ama perdede sanatsal birşeyleri keşfetmeyi özlüyor insan.
Salı, Aralık 16, 2008
Salı, Kasım 11, 2008
mega-loman
Benjamin üzerine kaleme aldığı nefis denemesinde Hannah Arendt şunları belirtir: "1930'lu yıllarda Benjamin'i en iyi tanımlayan özelliği, hep yanında taşıdığı ve yorulmak bilmez bir enerjiyle, günlük hayatın ve okumaların "incileri"yle "mercanlar"ı şeklindeki alıntıları kaydettiği küçük siyah kaplı defterleriydi. Bazen onları yüksek sesle okur, şık ve kıymetli bir koleksiyonun parçalarıymış gibi etrafındakilere gösterirdi". (Susan Sontag, Fotoğraf Üzerine)
Bu alıntıyla tarihe eklenmiş bir varlık olarak yerimi sağlamlaştırıyorum. Susan Sontag'ın kitabında, Hannah Arendt'in Benjamin üzerine yaptığı yorumu kendi blogumda yayınlayarak bu bağlantıyı devam ettirme fırsatını kullanıyorum.
ÖyleveyaBöyle -> Susan Sontag -> Hannah Arendt -> Walter Benjamin
Bu alıntıyla tarihe eklenmiş bir varlık olarak yerimi sağlamlaştırıyorum. Susan Sontag'ın kitabında, Hannah Arendt'in Benjamin üzerine yaptığı yorumu kendi blogumda yayınlayarak bu bağlantıyı devam ettirme fırsatını kullanıyorum.
ÖyleveyaBöyle -> Susan Sontag -> Hannah Arendt -> Walter Benjamin
Cuma, Kasım 07, 2008
Saçma şiir serisi (I)
bunları sabah akşam üç defa okuyorsunuz, tüm dertleriniz bitiveriyor:
kinoklar, konstrüktivistler, aristoteles, dziga vertov, sinegöz, sineyumruk, kinopravda, sinehakikat, madonna delle arpie,
eisenstein, montaj kuramı, piaget, egocentrism, çocuk ve ağız: çığlık,
kelime ve imaj, film biçimi, üçüncü anlam, roland barthes.
leni riefenstahl, visconti, menippea, bakhtin, pethos, ranciére, alka seltzer reklamları!
der lauf der dinge, rube goldberg, pitagora soichi, zeitgeist,
arbus sergisi, telos, ad hoc, mimesis, angelo poretti, leitmotiv...
vachel lindsay, photoplay, münsterberg, arnheim, sanat olarak sinema, ricciotto canuda, prenses ve bezelye tanesi.
kinoklar, konstrüktivistler, aristoteles, dziga vertov, sinegöz, sineyumruk, kinopravda, sinehakikat, madonna delle arpie,
eisenstein, montaj kuramı, piaget, egocentrism, çocuk ve ağız: çığlık,
kelime ve imaj, film biçimi, üçüncü anlam, roland barthes.
leni riefenstahl, visconti, menippea, bakhtin, pethos, ranciére, alka seltzer reklamları!
der lauf der dinge, rube goldberg, pitagora soichi, zeitgeist,
arbus sergisi, telos, ad hoc, mimesis, angelo poretti, leitmotiv...
vachel lindsay, photoplay, münsterberg, arnheim, sanat olarak sinema, ricciotto canuda, prenses ve bezelye tanesi.
Pazartesi, Ekim 13, 2008
foucoult'nun çin ansiklopedisi
Ve sonra bir gün Foucoult Şeylerin Düzeni kitabında Borges'in bir hikayesinde bahsi geçen Çin Ansiklopedisi'ndeki bir taksonomiyi kullanır. Bu ansiklopedide hayvanlar söyle tasvir edilmişlerdir:
a) imparatora ait olanlar, b) mumyalanmış olanlar, c) evciller, d) süt domuzları, e) denizkızları (sirenler), f) düşsel olanlar, g) sokak köpekleri, h) bu sınıflandırmaya dahil edilmiş olanlar, ı) azgınlar, j) sayılması mümkün olmayanlar, k) incecik bir devetüyü fırçayla resmi yapılanlar, k) ve saire, m) az önce su testisini kırmış olanlar, n) uzaktan bakınca sinek gibi görünenler.
Bu taksonomide olağanüstü olan, der Foucoult, başka bir düşünce sisteminin egzotik cazibesi, bizim böyle bir düşünce sisteminden yoksun olmamız ve bunu düşünmemizin katıksız imkansızlığıdır.
a) imparatora ait olanlar, b) mumyalanmış olanlar, c) evciller, d) süt domuzları, e) denizkızları (sirenler), f) düşsel olanlar, g) sokak köpekleri, h) bu sınıflandırmaya dahil edilmiş olanlar, ı) azgınlar, j) sayılması mümkün olmayanlar, k) incecik bir devetüyü fırçayla resmi yapılanlar, k) ve saire, m) az önce su testisini kırmış olanlar, n) uzaktan bakınca sinek gibi görünenler.
Bu taksonomide olağanüstü olan, der Foucoult, başka bir düşünce sisteminin egzotik cazibesi, bizim böyle bir düşünce sisteminden yoksun olmamız ve bunu düşünmemizin katıksız imkansızlığıdır.
Cuma, Eylül 05, 2008
kısa film kolaj
Bir kolajın çekiciliğinde yatan karşınıza ne çıkacağını bilmemenizdir.
Basitlikle kotarılmış herhangi bir video-kolaj, imaj dünyasının dijitalleşmesiyle ortaya çıkarken kısa filmciliğin sonunu yavaş yavaş hazırlamaktadır.
Salı, Eylül 02, 2008
bir soru
Bedenlerimiz neden deride başlar ya da biter? Bir bilgisayar ağında, insanla mekanik parçalar arasında nihai bir ayrım yoktur. Kartezyen akıl/beden, makina/organizma, erkek/kadın, hayat/ölüm ayrımları... siberuzayda anlamsızdır.
Hepimiz meleziz, mozaiğiz, aslan başlı, keçi gövdeli, yılan kuyruklu canavarlarız.
Hepimiz meleziz, mozaiğiz, aslan başlı, keçi gövdeli, yılan kuyruklu canavarlarız.
Perşembe, Ağustos 21, 2008
tractatus
Wovon man nicht sprechen kann, darüber muss man schweigen. (Wittgenstein, Tractatus Logico-Philosphicus)
Salı, Ağustos 19, 2008
Kara Şovalye'nin düşündürdükleri
Yok, film üzerine değil, sadece Kara Şovalye'deki Oyun Teorisi üzerine anlattığım sekans hakkına dün yazdıklarımı okurken(e) aklıma gelenleri yazacağım. Nedense zihnim her filmden çıktıktan sonra filmdeki sahnelerdekileri gerçek hayata çevirip, bu sahnelerin olamamazlığı, gerçekleştirilemezliği, noksanlıkları veya hatalarıyla ilgili teroiler kurar. Bazen ben üzerinde düşündüğümde, bazen kendisi bana haber vermeden düşünür; sonra, tak, dolmuşta parayı uzatırken "tabiii ya" olurum.
Bu feribot sahnesine (takmadım tabii) olan ilgim ise gerçek hayatta böyle bir durumda olabilecekler üzerine. Biliyorsunuz Oyun Teorisi'nin açıklandığı örneğin temeli (daha doğrusu bu teorinin popülerleşmesini sağlayan mahkumların ikilemi benzeri düşünce deneylerinde bahsedilen örnekler, ki zira bu teorem verilen örnekten çok dahaz fazla iddiada bulunmaktadır tahminimce) suçluların birbiriyle iletişime geçemeyecek olması. Yani birbirlerinin ne cevap verdiklerini bilmedikleri için win-win durumunun gerçekleşip gerçekleşmeyeceğini, bencilce davranıp davranmadıklarını bilemeyecek olmaları. Feribottaki durumda da aynı durum geçerli. Birbirlerinden haberleri olmadıkları için insanlar (zira telsizler çalışmıyor) kendi kararlarını vermek zorunda kalıyorlar. Filmin anlatısı (narration) içerisinde pek fazla sorgulamaya zaman bulamadığımızdan da sahnelerin saçmalağını tartışamıyoruz filmi seyrederken. Daha doğrusu farkedemiyoruz. Bu da bilişsel film teorisinin kapsamı içine girebilecek bir mevzu aslında. Her neyse, anlatı dilinden dolayı da filmin dışına (filmin sürekliliği, heyacanı (!)) çıkamadığımzdan dolayı, neredeyse 15 dakikalık bu sürede birbirlerinden haber alamayacak olduklarını kabul ettiğimiz bu insanların nasıl davranacaklarını, neler yaptıklarını seyrediyoruz. Neden? Çünkü birbirlerinden haber alamıyorlar.
İyi ama kardeşim artık cep telefonu var. Çıkar telefonu ara tanıdıklarını. Feribottaki görevliler arasın ya da. Diğer feribottaki görevlilerle ilişkiye geçilsin. Ya da çok mu zor sesini duyurmak hemen yanı başındaki feribota? Niye, zira joker öyle dedi ve biz de filmi bize sunulan çerçeve içinde seyredip beyin mekanizmalarımızı buna uydurmalıyız.
Bu feribot sahnesine (takmadım tabii) olan ilgim ise gerçek hayatta böyle bir durumda olabilecekler üzerine. Biliyorsunuz Oyun Teorisi'nin açıklandığı örneğin temeli (daha doğrusu bu teorinin popülerleşmesini sağlayan mahkumların ikilemi benzeri düşünce deneylerinde bahsedilen örnekler, ki zira bu teorem verilen örnekten çok dahaz fazla iddiada bulunmaktadır tahminimce) suçluların birbiriyle iletişime geçemeyecek olması. Yani birbirlerinin ne cevap verdiklerini bilmedikleri için win-win durumunun gerçekleşip gerçekleşmeyeceğini, bencilce davranıp davranmadıklarını bilemeyecek olmaları. Feribottaki durumda da aynı durum geçerli. Birbirlerinden haberleri olmadıkları için insanlar (zira telsizler çalışmıyor) kendi kararlarını vermek zorunda kalıyorlar. Filmin anlatısı (narration) içerisinde pek fazla sorgulamaya zaman bulamadığımızdan da sahnelerin saçmalağını tartışamıyoruz filmi seyrederken. Daha doğrusu farkedemiyoruz. Bu da bilişsel film teorisinin kapsamı içine girebilecek bir mevzu aslında. Her neyse, anlatı dilinden dolayı da filmin dışına (filmin sürekliliği, heyacanı (!)) çıkamadığımzdan dolayı, neredeyse 15 dakikalık bu sürede birbirlerinden haber alamayacak olduklarını kabul ettiğimiz bu insanların nasıl davranacaklarını, neler yaptıklarını seyrediyoruz. Neden? Çünkü birbirlerinden haber alamıyorlar.
İyi ama kardeşim artık cep telefonu var. Çıkar telefonu ara tanıdıklarını. Feribottaki görevliler arasın ya da. Diğer feribottaki görevlilerle ilişkiye geçilsin. Ya da çok mu zor sesini duyurmak hemen yanı başındaki feribota? Niye, zira joker öyle dedi ve biz de filmi bize sunulan çerçeve içinde seyredip beyin mekanizmalarımızı buna uydurmalıyız.
Pazartesi, Ağustos 18, 2008
Kara Şovalye (Dark Knight)'deki Oyun Teorisi
Düğmeye basmamak filmde insan olarak kalmanın, umutunu sürdürmenin tek yolu olarak gösterilir. Her neyse, birinci feribottakiler oldukça saçma bir klişeyle oylama yapmaya karar verirler. Size o stres altında bile oylama yapmayı akıl ettireceğini düşündürten Amerikan demokrasinin palavralarını dinlerken diğer feribottakiler başka bir klişenin öğeleridirler: Turuncu giysileriyle akıllarımıza kazınmış suçlular. Birinci feribottakiler oylamayı yaparlar (hemen kağıt kalem bulunur tabii) ve sonuç düğmeye basmaktır. Nasıl olsa öteki feribottakiler suçludurlar. Diğer feribotta ise filmin en ilginç sahnelerinden birisi gerçekleşir. Turuncu giysili, katil bakışlı, zenci koca oğlan bir mahkum çıkar ortaya: "Suçu bizim üzerimize atabilirsiniz. Düğmeye bana verin ve ben basabilirim." Herkes koca oğlanın düğmeye basacağını düşünürken. Nanik! O mekanizmayı alır ve feribottan aşağı atar. Artık biliyoruzdur. İyilik kazanacaktır. Zira, diğer feribotta da oylamayı yaptırtan zat eline geçirdiği mekanizmada düğmeye bir türlü basamaz ve mekanizmayı bırakır elinden.
Çarşamba, Ağustos 13, 2008
Perşembe, Ağustos 07, 2008
plajda
Bembeyaz veya koyu bedenlerini güneşe teslim eden, kuruyemiş yiyen, etrafı seyreden, birbiriyle konuşan, gülüşen, öpüşen, şakalaşan, fotoğraf çeken, elindeki deniz gözlüğünü deneyen, arkadaşlarına deniz gözlüğüyle nasıl gözüktüğünü soran, şaklabanlıklar yapan, bazıları şemsiyenin altında, bazıları ise kuma/taşa serdiği deniz havlularının üzerinde uzanan, uzanmaktan sıkıldığında oturan, güneşten korunmak için kremler sürünen, birbirlerine bu kremleri boca eden, havluların üzerinde tavla veya kağıt oyunları oynayan, elinde ayna makyaj yapan hemcinlerini çekiştiren, iri göğüslerini taşımakta zorlandığı için bikinisini üstüne çıkarmakta beis görmeyen, havaya kaldırdığı küçük çocuğunu karpuz gibi bir elinde tutarak denize doğru koşturan, sırtüstü veya yüzüstü yatarak kitap okuyan insan yığının olduğu bir plajda dinlenirken uykuya dalmakla dalmamak arasında gidip geliyordum.
"Su şişesini uzatır mısın?"
Sesin geldiği yöne doğru kafamı çevirdiğimde ayağımın bir ucuna da havlunu kenarına takmış, böylelikle yere serdiğim havlumun içersine biraz daha kum dolmasına neden olmuştum. Doğruldum, kumları silerken su şişesini uzattım. Güneşin altında eski soğukluğundan eser kalmamıştı.
"Senin de soğukluğun bu suya benzer umarım."
Şaşkın bakışlarıyla gözlüğünün kenarından bana baktı. Cevap vermeye tenezzül etmedi. Bir yudum aldı, ağzının içinde döndürdükten sonra yuttu. Plaja doğru döndü. Onun baktığı tarafa baktım. Denizden çıtıktan sonra taşların üzerinde zorlandığı için paytak paytak yürüyen bir çift gördüm. Çiftin çıktığı deniz tarafında ise denizin içinde adım adım ilerleyen ve gayrıihtiyari ellerini de havaya kaldırmış, alaturka oynamaya hazırlanan görüntüsünde başka bir ikili vardı. İkiliden erkek olanı yavaş yavaş yürüyerek denizin içinde kayboldu. Kadın olanı ise biraz daha bekledikten sonra kendini suya attı. Onları izlemekten sıkılmış kendime bir uğraş aramaya karar vermiştim. Böyle güneşin altında yanarak ne kadar daha dayanabilirdim bilmiyordum. Gözüm yine denize kaydı, biraz önceki çifti arıyordum. Saçlarını ıslatmamak için kafası dışarda yüzen, denizden çıktıktan sonra havuda silinen, kulaklıkla müzik dinleyen, nereden bulduğunu bilemedğim kamışlarla kendine çadır yapan, çadırın tentesini havlusuyla yaptığı için taşın üzerine havlusuz yatmak zorunda kalan, yüzüstü yatar durumda muhabbet ederken ayaklarını istemsizce hareket ettiren, deniz oyuncaklarıyla oynayan, yüzme öğrenen/öğreten, plajda keçiboynuzu, midye satanları seyrederek biraz daha oyalandım. Cırcır böceklerinin sesi tüm sahili dolduruyordu. Gitmenin zamanı gelmişti.
"Ben gölgeye gidiyorum" dedim. "Çok sıcak oldu burası." Bana doğru döndü. "Tamam" dedi. Gülümsedi.
Gülümsedim.
"Su şişesini uzatır mısın?"
Sesin geldiği yöne doğru kafamı çevirdiğimde ayağımın bir ucuna da havlunu kenarına takmış, böylelikle yere serdiğim havlumun içersine biraz daha kum dolmasına neden olmuştum. Doğruldum, kumları silerken su şişesini uzattım. Güneşin altında eski soğukluğundan eser kalmamıştı.
"Senin de soğukluğun bu suya benzer umarım."
Şaşkın bakışlarıyla gözlüğünün kenarından bana baktı. Cevap vermeye tenezzül etmedi. Bir yudum aldı, ağzının içinde döndürdükten sonra yuttu. Plaja doğru döndü. Onun baktığı tarafa baktım. Denizden çıtıktan sonra taşların üzerinde zorlandığı için paytak paytak yürüyen bir çift gördüm. Çiftin çıktığı deniz tarafında ise denizin içinde adım adım ilerleyen ve gayrıihtiyari ellerini de havaya kaldırmış, alaturka oynamaya hazırlanan görüntüsünde başka bir ikili vardı. İkiliden erkek olanı yavaş yavaş yürüyerek denizin içinde kayboldu. Kadın olanı ise biraz daha bekledikten sonra kendini suya attı. Onları izlemekten sıkılmış kendime bir uğraş aramaya karar vermiştim. Böyle güneşin altında yanarak ne kadar daha dayanabilirdim bilmiyordum. Gözüm yine denize kaydı, biraz önceki çifti arıyordum. Saçlarını ıslatmamak için kafası dışarda yüzen, denizden çıktıktan sonra havuda silinen, kulaklıkla müzik dinleyen, nereden bulduğunu bilemedğim kamışlarla kendine çadır yapan, çadırın tentesini havlusuyla yaptığı için taşın üzerine havlusuz yatmak zorunda kalan, yüzüstü yatar durumda muhabbet ederken ayaklarını istemsizce hareket ettiren, deniz oyuncaklarıyla oynayan, yüzme öğrenen/öğreten, plajda keçiboynuzu, midye satanları seyrederek biraz daha oyalandım. Cırcır böceklerinin sesi tüm sahili dolduruyordu. Gitmenin zamanı gelmişti.
"Ben gölgeye gidiyorum" dedim. "Çok sıcak oldu burası." Bana doğru döndü. "Tamam" dedi. Gülümsedi.
Gülümsedim.
Cuma, Temmuz 25, 2008
iş olsun kabilinden
Mutfaktan gelen buzdolabının sesi rahatsız etmez beni. Bilirim ki oradadır, arada sırada kendi kafasına göre çalışıp çok geçmeden duracaktır. Sürekli bir gürültü kaynağı değildir, bu höykürmelerine alışmışımdır. Bildik tanıdıktır.
Çamasır makinasının sesi ise beni rahatlatır. Çalıştığı zaman içimi bir huzur kaplar. Suyun sesindendir bu huzur bir ihtimal. İçinde bir o yana, bir bu yana sallanan gömleği ezdikçe çıkan ses kolaylıkla bir bebeği uyutabilir. Beni de çok uyutumuştur.
Şimdilerde yazları dışardan gelen bir uğultu kaplıyor her yeri. Klimanın sesi, jeneratörün sesi. O bildik yaz geldi mi başlayan inşaat sesinden, çekiç, kaynak sesinden çok daha farklı. Sürekli bir gürültü. Alt seviyede, belki dikkat etmediğinizde unutuyorsunuz. Ama birazcık kafanızı çalıştığınız yerden kaldırıp dışarıya dikkat kesildiğinizde orada olduğunu hatırlıyorsunuz. Benim elimde olsa kapatıp kurtulacağım. İş yerinde var bu gürültü, eve gidiyorum, gece yatarken var. Ne sabotajlar hayal ediyorum bu sesleri susturmak için.
Beynim ne zaman dinelenebilecek, bilmiyorum.
İlginç ama gece yatağa uzandığımda dışardan gelen sesi bastıran buzdolabının sesini duyunca rahatlıyorum.
Çamasır makinasının sesi ise beni rahatlatır. Çalıştığı zaman içimi bir huzur kaplar. Suyun sesindendir bu huzur bir ihtimal. İçinde bir o yana, bir bu yana sallanan gömleği ezdikçe çıkan ses kolaylıkla bir bebeği uyutabilir. Beni de çok uyutumuştur.
Şimdilerde yazları dışardan gelen bir uğultu kaplıyor her yeri. Klimanın sesi, jeneratörün sesi. O bildik yaz geldi mi başlayan inşaat sesinden, çekiç, kaynak sesinden çok daha farklı. Sürekli bir gürültü. Alt seviyede, belki dikkat etmediğinizde unutuyorsunuz. Ama birazcık kafanızı çalıştığınız yerden kaldırıp dışarıya dikkat kesildiğinizde orada olduğunu hatırlıyorsunuz. Benim elimde olsa kapatıp kurtulacağım. İş yerinde var bu gürültü, eve gidiyorum, gece yatarken var. Ne sabotajlar hayal ediyorum bu sesleri susturmak için.
Beynim ne zaman dinelenebilecek, bilmiyorum.
İlginç ama gece yatağa uzandığımda dışardan gelen sesi bastıran buzdolabının sesini duyunca rahatlıyorum.
Çarşamba, Temmuz 16, 2008
histoire(s) du cinema üzerine
Yine "Görünütlerin Yazgısı"'ndan:
Şu kesin ki Godard modern saflık teleolojilerine, elbette özellikle de felaket teleolojisine sempati duyuyor. Bütün Histoire(s) du cinéma boyunca imge/ikonun kefaret ödeme erdeminin sinemaya ve sinemanın tanıklık etme gücünü kaybeden ilk günahın karşısına koyar: "imge"nin "metin"e, duyulur olanın "hikaye"ye tabi kılınması. Fakat burada bize sunduğu "göstergeler" söylem formunda düzenlenmiş görsel unsurlardır. Bize anlattığı sinema başka sanatların mal edilmesinden oluşan bir dizi gibidir. Ve bunu bize sözcükler, cümleler ve metinler, metamorfoz geçitmiş resimler, fotoğraflarla ya da günzel olay fimleriyle harmanlanmış ve bazen müzkal alıntılarla bağlanmış sinematografik sahnelerden oluşan bir örüntü içinde sunar. Kısacası Histoire(s) du cinéma baştan sona bu "psödomorfoz"lardan, bir sanatın başka bir sanat tarafından -avangardçı saflığın reddettiği" taklit edilmesinden oluşmaktadır.
Şu kesin ki Godard modern saflık teleolojilerine, elbette özellikle de felaket teleolojisine sempati duyuyor. Bütün Histoire(s) du cinéma boyunca imge/ikonun kefaret ödeme erdeminin sinemaya ve sinemanın tanıklık etme gücünü kaybeden ilk günahın karşısına koyar: "imge"nin "metin"e, duyulur olanın "hikaye"ye tabi kılınması. Fakat burada bize sunduğu "göstergeler" söylem formunda düzenlenmiş görsel unsurlardır. Bize anlattığı sinema başka sanatların mal edilmesinden oluşan bir dizi gibidir. Ve bunu bize sözcükler, cümleler ve metinler, metamorfoz geçitmiş resimler, fotoğraflarla ya da günzel olay fimleriyle harmanlanmış ve bazen müzkal alıntılarla bağlanmış sinematografik sahnelerden oluşan bir örüntü içinde sunar. Kısacası Histoire(s) du cinéma baştan sona bu "psödomorfoz"lardan, bir sanatın başka bir sanat tarafından -avangardçı saflığın reddettiği" taklit edilmesinden oluşmaktadır.
Pazartesi, Temmuz 07, 2008
görüntü/imge
Görüntü asla basit bir gerçeklik değildir. Sinemanın görüntüleri öncelikle bir işlemdir, söylenebilir olan ile görünebilir olan arasındaki birtakım ilişkilerdir, neden ile sonuç ve önceyle sonrayla oynamanın birer tarzıdır. Bu işlemler farklı görüntü-işlevlerini [fonctions-image], yani image [görüntü/imge] sözücğünün farklı anlamlarını devreye sokarlar. Bu şekilde iki sinematografik plan ya da sekans farklı bir görüntü rejiminden [imagéité] ileri geliyor olabilir. Ve diğer yandan, bir sinematografik plan, bir roman cümlesinin ya da tablonun ait olduğu görüntü rejimine bağlı olabilir. İşte bu yüzden Eisenstein sinematografik montaj modellerini El Greco ya da Piranèse'de olduğu kadar Zola'da ya da Dickens'ta arayabilmiş, Godard ise Elie Faure'nin Rembrandt resmine ilişkin sözleriyle bir sinema methisyesi yaratabilmiştir.
(Jacques Renciére, Görüntülerin Yazgısı, Versus Yayınları)
Pazar, Haziran 22, 2008
rüya mı?
Gözlüklü, ince dudaklı, kırmızı bir surat.
Bıyık ve soğuktan donmuş, beyazlaşmış kıllar.
Bir adam kanapeye yarım oturmuş ve karşısındakine dönüp konuşmaya başlıyor. Aniden, hiç nedeni yokken. Adamın gölgesi duvarda.
Dışarıda spor hareketleri yapan bir topluluk. Soğuğa rağmen, şort ve atletler. Yaşlılar, çocuklar, hep beraber: Önce sol kol, sonra sağ.
Bir tarafta tavşanlar, diğer tarafta tahtadan atlar.
Bir profesör sisli yoldan geçmektedir.
Odada, sağ köşede dinazor maketi.
Ve sonra domino taşları, titrek bir el uzanır. Devinim başlar.
Profesörün eline bir nesne: muşmulaya benzer. (E mambo, mambo italiano çalar radyoda)
Yine dinamo taşları, devinmektedir dünya.
Profesör demek ellerin devinmesi demek. Uzun koridorlar, her iki tarafta uzun kitap rafları.
Soğuktur dışarısı, karda giden kararabaları ve peşlerinden koşuşturan köpekler.
Bıyık ve soğuktan donmuş, beyazlaşmış kıllar.
Bir adam kanapeye yarım oturmuş ve karşısındakine dönüp konuşmaya başlıyor. Aniden, hiç nedeni yokken. Adamın gölgesi duvarda.
Dışarıda spor hareketleri yapan bir topluluk. Soğuğa rağmen, şort ve atletler. Yaşlılar, çocuklar, hep beraber: Önce sol kol, sonra sağ.
Bir tarafta tavşanlar, diğer tarafta tahtadan atlar.
Bir profesör sisli yoldan geçmektedir.
Odada, sağ köşede dinazor maketi.
Ve sonra domino taşları, titrek bir el uzanır. Devinim başlar.
Profesörün eline bir nesne: muşmulaya benzer. (E mambo, mambo italiano çalar radyoda)
Yine dinamo taşları, devinmektedir dünya.
Profesör demek ellerin devinmesi demek. Uzun koridorlar, her iki tarafta uzun kitap rafları.
Soğuktur dışarısı, karda giden kararabaları ve peşlerinden koşuşturan köpekler.
Pazartesi, Haziran 16, 2008
Çalışmak, gocunmadan.
Önceleri sadece koridoru temizliyordum. Elektrik süpürgesiyle neredeyse milim milim ilerliyor, sonra da halı döşemeyle duvar arasındaki boşlukta kalan, kalma ihtimali bulunan tozları çekiyordum vakum makinasıyla.
1. kat, 2. kat, 3. kat, 4. kat.
Uzun, upuzun bir otelin koridoru. Hiç bitmeyecek gibiydi.
Koridor bittiğinde bu sefer sonra elime verdikleri bir listeyle odalara girip çıkmaya başlıyordum.
Oda sayısı da azalmıyordu bir türlü.
Kan ter içinde bitiriyordum günü.
İlk 15 gün böyle çalıştım. Yoruluyor muydum? Evet, yoruluyordum ama yaz tatiliydi, okulların açılmasına daha süre vardı ve öğleden sonra 3 gibi işim bittiğinde tüm gün neredeyse benimdi.
Hava saat 11 gibi kararıyordu.
............
1. kat, 2. kat, 3. kat, 4. kat.
Uzun, upuzun bir otelin koridoru. Hiç bitmeyecek gibiydi.
Koridor bittiğinde bu sefer sonra elime verdikleri bir listeyle odalara girip çıkmaya başlıyordum.
Oda sayısı da azalmıyordu bir türlü.
Kan ter içinde bitiriyordum günü.
İlk 15 gün böyle çalıştım. Yoruluyor muydum? Evet, yoruluyordum ama yaz tatiliydi, okulların açılmasına daha süre vardı ve öğleden sonra 3 gibi işim bittiğinde tüm gün neredeyse benimdi.
Hava saat 11 gibi kararıyordu.
............
Cuma, Mayıs 30, 2008
yok
...
asla ağlamamalısın,
der bir şarkı.
onun dışında
bir şey
diyen
kimse yok.
(ingeborg bachmann, bilmece)
Perşembe, Mayıs 29, 2008
ben mavi dediğimde ...(2)
Ben mavi dediğimde değil sadece güneşin doğuşundan duyduğum hazzı, kumun sıcaklığını, idrar kokusunu, kırmızının kırmızılığını nasıl algıladığımı vb., sadece kendi içgözlemimle ulaşabileceğim, bana özel, sadece benim doğrudan tecrübelerimle edindiğim ve bunu başkalarına ulaştıramayacağım (ya da ulaştırmayacağımı düşündüğüm), ulaştırmaya çabalarken içinde hep eksik bir şeylerin kalacağı bir fenomenden bahsediyorum: qualia. Qualia, içeriği gereği zihin-beden sorunun tam göbeğinde doğmuştur ve bazı felsefeciler bunun aslında bilinç (consciousness) sorunundan başka bir şey olmadığını iddia etmekte. Ben mavi dediğimde sizinle aynı maviden bahsetmiyor olabilirim derken; peki hangi frekanstır sizin için maviyi mavi yapan, maviyi nasıl anlatabileceksiniz hayatınızda hiç mavi görmeyen birisine vb., gibi soruları size cevaplanması için öne sürmem gerekiyor.
Kelimelerle değil benim sorunum ama dilin sınırları benim düşünce dünyamın da sınırlarıdır demek de doğru gelmiyor bana.
*********
Not to touch the earth,
Not to see the sun,
Nothing left to do but,
Run, run, run!
Değişik duygular uyandırıyor yukardaki sözler ama hepimizdeki duygular aynı duygular mı, aynı zihinsel durumlar mı? Ya müziği? Hala tüylerimi diken diken eden müziği?
Kelimelerle değil benim sorunum ama dilin sınırları benim düşünce dünyamın da sınırlarıdır demek de doğru gelmiyor bana.
*********
Not to touch the earth,
Not to see the sun,
Nothing left to do but,
Run, run, run!
Değişik duygular uyandırıyor yukardaki sözler ama hepimizdeki duygular aynı duygular mı, aynı zihinsel durumlar mı? Ya müziği? Hala tüylerimi diken diken eden müziği?
Salı, Mayıs 20, 2008
ben mavi dediğimde...
ben mavi dediğimde, siz benim mavimden başka bir şey anlıyorsunuz belki de. aynı şey hakkında konuştuğumuzu sanıp, aslında çok başka yerlerde olduğumuz durumlarda iletişim zorlaşır. (...) o yüzden ben kelimeleri tehlikeli bulurum ve onlara güvenmem. kelimeler dolaylı yollara sokar sizi, kaybolabilirsiniz aralarında... (Micheal Haneke, 2006)
Perşembe, Mayıs 08, 2008
Yeşil Gözler
Sinema çevrelerinde özellikle senaryosunu yazdığı Hiroşima Sevgilim (Hiroshima mon Amour) filmiyle ün kazanan ama daha çok film olarak da çekilen, aralarında L'amant (Sevgili) ve La Meladie de la Mort (Ölüm Hastalığı) bulunduğu kitaplarıyla tanınan, Türkçe'ye de çevrilmiş pek çok eseri bulunan Marguirete Duras'nın sinema üzerine yazılarını topladığı Yeşil Gözler kitabı, onun pek bilinmeyen yönetmenlik özelliğini okuyuculara tanıtıyor.
....
(yazının devamını sonra tekrar yayınlayacağım.)
....
(yazının devamını sonra tekrar yayınlayacağım.)
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)


