Çarşamba, Şubat 23, 2011
kreuzberde'y mişiz
Perşembe, Ocak 27, 2011
David Lynch Ya Da Gülünç Yücenin Sanatı - Zizek
Slovaj Žižek’in David Lynch’in Kayıp Otoban (1997) filmi üzerine yazmış olduğu “David Lynch Ya Da Gülünç Yücenin Sanatı” isimli kitabı temel olarak filmde fantazinin nerede başladığı ve gerçekliğin nerede sona erdiği gibi bir meseleye odaklanıyor. Bu meselenin çıkış noktasının altında Žižek’in filmin döngüsel yapısı içerisinde (i.e., filmin hemen başında interfonundan “Dick Laurent öldü.” cümlesini duyan Fred’in filmin sonunda interfona bu cümleyi bizzat kendisinin söylemesi ve böylelikle de filmin çizdiği anlatısal çemberin, Žižek’in ifadesiyle “iki moment arasındaki zamanın askıya alınmasında gerçekleş[mesiyle]” (sf. 45) kapanması) Fred’in Pete’ye, Renee’nin ise Alice’e dönüşmesini olanaklı kılan iki farklı ama yer yer birbiriyle içiçe geçmiş anlatıdan hangisinin gerçekliği, hangisinin de fantaziyi gösterdiğini sorgulaması yatıyor. Žižek, filmin birinci bölümündeki hikayenin doğrusallığını toplumsal gerçeklik olarak niteler: Bu bölüm derinliksiz, karanlık ve renksizdir. Diğer taraftan filmin ikinci bölümündeki hikayenin fantazisi bize daha güçlü ve daha dolu sunulur. Öyle ki, bu bölüm gerçek bir dünyada dolaşan ve ilk bölüme göre daha gerçek insanlara sahiptir ve daha farklı bir gerçeklik duygusunu hissettirir.
Dolayısıyla film gerçeklik ve fantaziyi birbirini dikey olarak kesen (aralarında belirli bir hiyerarşik yapı oluşturan) bir ayrıştırmayla değil, birbirlerini destekleyen, yan yana konulmuş bir duyarlıkla birbirine bağlantılandırılır. Ne var ki, gerçeklik ve fantazi arasındaki ilişkinin yatay bir zeminde tanımlanması, Žižek’e göre “filmin fantazmatik zeminin tutarlığını dağıtır” (sf. 63). Çoklu tutarsız fantazilerin varlığı aynı zamanda filmin anlaşılmasındaki çelişkilerin de müessibidir. Fred ve Renee’nin, Pete ve Alice’e dönüşümünün ardında bu ikiliklerin yarattığı kişilik meselesinin (diğer bir deyişle biri diğerinin ayna imgesi olsa da farklı kişilikler mi yoksa tümüyle bir ve aynı kişilikler mi olduğu meselesinin) çözümünü de yine Žižek’e göre gerçekliğin fantazilerin çokluğuyla desteklendiği ama bu desteğin de tutarsız olduğu düşüncesi sağlar.
Žižek’in, filmin en etkileyici üç sahnesi olarak nitelendirdiği sahneler aslında filmin okunması hususunda önemli ipuçları sağlar. Birinci sahne Bay Eddy’nin arabasını kurallara uymayan tehlikeli bir şekilde geçmek isteyen şoföre gösterdiği öfke patlamasıdır. Bu sahne aynı zamanda kitaba da adını veren gülünç yücenin Bay Eddy’de cisimlendirilmesinini temsil eder. Otoriter bir kişiliğin verdiği tepkinin gülünçlüğünün altında yatan zayıflık barizdir; keza, cinsel ilişkilerinin kısalığına Renee’nin bir bebeği pışpışlar gibi anlayışla karşılamasının Fred’de yarattığı travma da aynı tür bir zayıflığa işaret eder. İkinci sahne Gizemli Adam’ın partide Fred ile yaptığı konuşmadır. Gizemli Adam, bir şekilde, Fred’in bilinçdışında yarattığı kötülüğünün, ruhsal durumunun en yıkıcı yönünün temsilcisidir. Tıpkı Bay Eddy gibi ciddiye alamayacağımız bir kötülüğün, bir gülünç yücenin örneğidir. Üçüncü sahne ise filmin ikinci yarısındaki Alice’in pornografik görüntüsüdür. Lynch’in diğer filmlerinde yarattığı kaotik ortamın bir femme fatale’da cisimlendirilmiş hali olan Renee/Alice’in bu görüntüsünün gerçekliği bize, Žižek’in de söylediği gibi, Magritte’in “bu bir pipo değildir” resmindeki fikrini yansıtır. Pek tabii ki filmde Renee ve Alice’de ifadesini bulan noir femme fatale versiyonu, klasik noir ve postmodern noir versiyonlardan farklıdır. Lynch’in evreninde gerçeklik ile gerçekliğin yanına iliştirilmiş olan ve onu destekleyen fantazinin gösterdiği aşikardır. Elimizde iktidarsız toplumsal gerçeklik ve şiddetin biçimlendirdiği acımasız fantazmadan başka bir şey kalmamıştır.
İster toplumsal olsun, ister fantazmatik olsun, gerçekliğin ifadesi bu şekliyle sınırlı olmasa gerek. Bulunan video kasetlerden sonra kasetleri sorgulamak için eve çağrılan polis memurlarından bir tanesi Renee’ye video kameraları olup olmadığın sorar. Renee olmadığını, Fred’in video kameralardan nefret ettiğini söyler. Polis memurunun sorgulayan bakışlarına Fred cevap vermek zorunda kalır: “Olayları kendi tarzımda hatırlamayı severim.” Polis memuru anlamamıştır, üsteler, ne demek istediğini sorar. Fred’in cevabı gerçeklikle ilgili başka bir boyuta taşır bizi: “Olayları nasıl hatırlıyorsam öyle hatırlamayı severim. Gerçekte meydana geldikleri şekilleriyle değil.”
Dolayısıyla film gerçeklik ve fantaziyi birbirini dikey olarak kesen (aralarında belirli bir hiyerarşik yapı oluşturan) bir ayrıştırmayla değil, birbirlerini destekleyen, yan yana konulmuş bir duyarlıkla birbirine bağlantılandırılır. Ne var ki, gerçeklik ve fantazi arasındaki ilişkinin yatay bir zeminde tanımlanması, Žižek’e göre “filmin fantazmatik zeminin tutarlığını dağıtır” (sf. 63). Çoklu tutarsız fantazilerin varlığı aynı zamanda filmin anlaşılmasındaki çelişkilerin de müessibidir. Fred ve Renee’nin, Pete ve Alice’e dönüşümünün ardında bu ikiliklerin yarattığı kişilik meselesinin (diğer bir deyişle biri diğerinin ayna imgesi olsa da farklı kişilikler mi yoksa tümüyle bir ve aynı kişilikler mi olduğu meselesinin) çözümünü de yine Žižek’e göre gerçekliğin fantazilerin çokluğuyla desteklendiği ama bu desteğin de tutarsız olduğu düşüncesi sağlar.
Žižek’in, filmin en etkileyici üç sahnesi olarak nitelendirdiği sahneler aslında filmin okunması hususunda önemli ipuçları sağlar. Birinci sahne Bay Eddy’nin arabasını kurallara uymayan tehlikeli bir şekilde geçmek isteyen şoföre gösterdiği öfke patlamasıdır. Bu sahne aynı zamanda kitaba da adını veren gülünç yücenin Bay Eddy’de cisimlendirilmesinini temsil eder. Otoriter bir kişiliğin verdiği tepkinin gülünçlüğünün altında yatan zayıflık barizdir; keza, cinsel ilişkilerinin kısalığına Renee’nin bir bebeği pışpışlar gibi anlayışla karşılamasının Fred’de yarattığı travma da aynı tür bir zayıflığa işaret eder. İkinci sahne Gizemli Adam’ın partide Fred ile yaptığı konuşmadır. Gizemli Adam, bir şekilde, Fred’in bilinçdışında yarattığı kötülüğünün, ruhsal durumunun en yıkıcı yönünün temsilcisidir. Tıpkı Bay Eddy gibi ciddiye alamayacağımız bir kötülüğün, bir gülünç yücenin örneğidir. Üçüncü sahne ise filmin ikinci yarısındaki Alice’in pornografik görüntüsüdür. Lynch’in diğer filmlerinde yarattığı kaotik ortamın bir femme fatale’da cisimlendirilmiş hali olan Renee/Alice’in bu görüntüsünün gerçekliği bize, Žižek’in de söylediği gibi, Magritte’in “bu bir pipo değildir” resmindeki fikrini yansıtır. Pek tabii ki filmde Renee ve Alice’de ifadesini bulan noir femme fatale versiyonu, klasik noir ve postmodern noir versiyonlardan farklıdır. Lynch’in evreninde gerçeklik ile gerçekliğin yanına iliştirilmiş olan ve onu destekleyen fantazinin gösterdiği aşikardır. Elimizde iktidarsız toplumsal gerçeklik ve şiddetin biçimlendirdiği acımasız fantazmadan başka bir şey kalmamıştır.
İster toplumsal olsun, ister fantazmatik olsun, gerçekliğin ifadesi bu şekliyle sınırlı olmasa gerek. Bulunan video kasetlerden sonra kasetleri sorgulamak için eve çağrılan polis memurlarından bir tanesi Renee’ye video kameraları olup olmadığın sorar. Renee olmadığını, Fred’in video kameralardan nefret ettiğini söyler. Polis memurunun sorgulayan bakışlarına Fred cevap vermek zorunda kalır: “Olayları kendi tarzımda hatırlamayı severim.” Polis memuru anlamamıştır, üsteler, ne demek istediğini sorar. Fred’in cevabı gerçeklikle ilgili başka bir boyuta taşır bizi: “Olayları nasıl hatırlıyorsam öyle hatırlamayı severim. Gerçekte meydana geldikleri şekilleriyle değil.”
Cuma, Ocak 07, 2011
kurasawa ve sinema
Günümüz Japon sinemasından çok farklı bir kulvardadır Kurasawa. Onun zamanında sinemada şiddet estetize edilmezdi. Yalınlığın, minimal anlatının ve yavaş zamanların sinemasıydı Japon sineması onun döneminde. Hıza bağımlılıkları nedeniyle bugün seyretseler sıkılacak olanlara karşılık zamanı bol olanların filmleriydi Kurasawa'nınkiler.
Sinema üzerine söylediklerine bir bakmak lazım arada bir:
Sinema üzerine söylediklerine bir bakmak lazım arada bir:
Sinema nedir? Bu sorunun yanıtı hiç de sandığımız kadar kolay değil. Yıllar önce Japon yazar Şiga Noaya, torunu tarafından yazılan bir makaleyi göstererek, son zamanların en iyi yazısı olduğunu iddia etmişti. Makaleyi bir edebi dergide bastırdı. Adı 'Köpeğim' idi ve şöyle diyordu: 'Benim köpeğim ayıya benzer; ama bir porsuğu da andırır; görünce tilki de sanabilirsiniz onu...' diye başlayarak köpeğin bazı özelliklerini, bütün hayvanlar alemindeki hayvanlarla karşılaştırır ve sonunda, 'O mademki bir köpektir, her şeyden çok köpeğe benzer.'
Bu makaleyi ilk okuduğumda kahkalarla gülmüştüm ama gerçek payı yok muydu? Sinema da birçok başka görselsanata benzer. Sinemanın edebi özellikleri vardır, aynı zamanda tiyatroya yakındır, felsefi yönü de vardır, resim ve heykel sanatına yaklaştığı zamanlar da olur, müziksiz bir sinema düşünülemez. Ama sinema sonunda, gene sinemadır (KYS, s. 232).
Cuma, Aralık 03, 2010
taşraya daima dışardan bakmak
Bir yere bağlanamayanlar anlar sadece. İlkokulu 6 farklı sınıfta bitirenler ya da. Sınırda yaşayıp, bundan zevk alanlar veya pazar öğleden sonralarının sıkıntısıya mutlu olanlar:
Ne taşralı, ne de şehirli olarak büyür memur çocukları. Babalarının tayin oldukları kasabaların prensleri, prensesleridirler. Döndükleri şehrinse taşralıları olmaktan hiç bir zaman kurtulamazlar. Sınırda büyürler, bu topraklarda yaşayan insanları ikiye bölen, birbirlerini şehirli, ötekilerin taşralı, birbirlerini içerden, ötekilierini dışarıdan kılan sınırlarda. Taşrayı içerden yaşarlar yaşamasına ama ona daima dışarıdan bakacaklardır. İleride bir gün tatile çıkarken içinden geçtikleri kasabaya bakabilirler ama bundan böyle onu her zaman bir mola yeri olarak göreceklerİ otogarları, otogarların pis tuvaletlerini, otobüslerin mola verdiği kötü lokantaların acı koyu çaylarını hatırlayacaklardır (Nurdan Gürbilek, Ev Ödevi).
Pazar, Kasım 21, 2010
Ctrl Z hakkımız olsa hayatta
sorgulayıcı: farklı ilgi alanları mevzusunu düşünüyorum bir kaç zamandır.
farklı şeylerle ilgilenmek iyidir, değil mi?
yahut bir konuda uzmanlaşmak, tüm hayatını o konunun ıcığını, cıcığını mı çıkarmak, akla gelen ilk uzmanlardan olmak mı doğrusu?
rasyonalize edici: pek tabii ki insanın ilgilendiği, zevk aldığı konular olabilir bir konuda uzmanlaşırken. onları hobi olarak yaparken esaslı bir uzmanlık alanı olur. o konuda bir oturuşta birkaç sayfa döşer. ya da sürekli olarak bir konudan diğerine atlar, her konuda bilgi sahibi olur, gerektiğinde derinleşebilecek bir altyapısı olur.
sorgulayıcı: ama bu kadar farklı disiplinleri bir araya getirebilecek kapasitesi de olmalı insanın. ya getiremezse, ya tıkandıysa. atıyorum: gödel'in teoremlerini kullanarak yola çıkıp turing makinalarından geçtikten sonra sola sapıp özgür iradeye bilişimsel bir yaklaşım getirdikten sonra kavşaktan sağa dönüp kyoto protokolü'nün mekanizmaları istasyonunda inip, gilles deluze'ün zaman-imaj teoremini kanıtlayan filmlere başlayan trene atlayıp trip hopun geçirdiği evrimler durağında beynini hoşaf olarak da bulabilir insan. üstelik üniversite eğitimi diye aldıkları bu saydıklarının ucundan kenarından geçmiyorsa.
rasyonalize edici: birikim denen şey işte bunların hepsinin hakkını vermektir.
sorgulayıcı: tamam ama ya elde kalan sıfır ise: işte ontolojik bir sorun.
....
sorgulayıcı: gidemediğim, asla gidemeyeceğim uzak ülkelerden, seyredemediğim, adın sanını duymadığım güzel filmlerden, tadına bakamadığım o güzel pastalardan, yemeklerden, içeceklerden, öpemeyeceğim, okşayamayacağım, güzelliğinden haberin bile olmayacak kadınlardan, duyamayacağım güzel sözlerden, okuyamayacağım güzel kitaplardan, tartışamayacağım düşüncelerden, zeka parıltılarından yoksunum.
rasyonalize edici: insan olmak her zaman bir eksiklik demek değil midir? insan olmak ne yaparsan yap herşeyi eksik bırakmak değil midir? düşün hayatında toplam kaç film seyredebileceğini. çalışan biri isen eğer, en iyi ihtimalle haftada 3 taneden ayda 12, bilemedin 15, yılda toplam 180 film eder. yüz yıl yaşasan bile tüm hayatında 2000 film bile seyredemeyeceksin. tüm dünyayı gezdim desen, tüm kitapları okudum desen, ömrün boyunca kaç kitap okursun, kaç ülke görürsün? sayı deyince nedense aklıma geliyor, eski basketbolcu NBA’ın yıldızlarından walt chamberlein’ın 3000 kadınla yattığı söyleniyor, ki bu bir rekormuş. iyi ama eminim, chamberlein’ın her zaman aklında o karşı köşede markette çalışan bir tezgahtar kalacaktı. onunla yattıktan sonra ise sarışın avukatta gelecekti sıra.
İnsan olmak bir eksikliktir, matematiksel olarak söylemek gerekirse, belirli bir formal sistem içerisinden tanımlı aksiyomlar gibi, belirli bir ömür boyunca alacağı zevkler de, yaşanmışlığı da sınırlıdır. İnsan, eksiksiz ise, tam ise, tutarlı değildir; insan tutarlı ise (hayatını düzgün yaşıyorsa, sıradan yaşıyorsa) insan olarak tam değildir.
Al sana Gödel.
farklı şeylerle ilgilenmek iyidir, değil mi?
yahut bir konuda uzmanlaşmak, tüm hayatını o konunun ıcığını, cıcığını mı çıkarmak, akla gelen ilk uzmanlardan olmak mı doğrusu?
rasyonalize edici: pek tabii ki insanın ilgilendiği, zevk aldığı konular olabilir bir konuda uzmanlaşırken. onları hobi olarak yaparken esaslı bir uzmanlık alanı olur. o konuda bir oturuşta birkaç sayfa döşer. ya da sürekli olarak bir konudan diğerine atlar, her konuda bilgi sahibi olur, gerektiğinde derinleşebilecek bir altyapısı olur.
sorgulayıcı: ama bu kadar farklı disiplinleri bir araya getirebilecek kapasitesi de olmalı insanın. ya getiremezse, ya tıkandıysa. atıyorum: gödel'in teoremlerini kullanarak yola çıkıp turing makinalarından geçtikten sonra sola sapıp özgür iradeye bilişimsel bir yaklaşım getirdikten sonra kavşaktan sağa dönüp kyoto protokolü'nün mekanizmaları istasyonunda inip, gilles deluze'ün zaman-imaj teoremini kanıtlayan filmlere başlayan trene atlayıp trip hopun geçirdiği evrimler durağında beynini hoşaf olarak da bulabilir insan. üstelik üniversite eğitimi diye aldıkları bu saydıklarının ucundan kenarından geçmiyorsa.
rasyonalize edici: birikim denen şey işte bunların hepsinin hakkını vermektir.
sorgulayıcı: tamam ama ya elde kalan sıfır ise: işte ontolojik bir sorun.
....
sorgulayıcı: gidemediğim, asla gidemeyeceğim uzak ülkelerden, seyredemediğim, adın sanını duymadığım güzel filmlerden, tadına bakamadığım o güzel pastalardan, yemeklerden, içeceklerden, öpemeyeceğim, okşayamayacağım, güzelliğinden haberin bile olmayacak kadınlardan, duyamayacağım güzel sözlerden, okuyamayacağım güzel kitaplardan, tartışamayacağım düşüncelerden, zeka parıltılarından yoksunum.
rasyonalize edici: insan olmak her zaman bir eksiklik demek değil midir? insan olmak ne yaparsan yap herşeyi eksik bırakmak değil midir? düşün hayatında toplam kaç film seyredebileceğini. çalışan biri isen eğer, en iyi ihtimalle haftada 3 taneden ayda 12, bilemedin 15, yılda toplam 180 film eder. yüz yıl yaşasan bile tüm hayatında 2000 film bile seyredemeyeceksin. tüm dünyayı gezdim desen, tüm kitapları okudum desen, ömrün boyunca kaç kitap okursun, kaç ülke görürsün? sayı deyince nedense aklıma geliyor, eski basketbolcu NBA’ın yıldızlarından walt chamberlein’ın 3000 kadınla yattığı söyleniyor, ki bu bir rekormuş. iyi ama eminim, chamberlein’ın her zaman aklında o karşı köşede markette çalışan bir tezgahtar kalacaktı. onunla yattıktan sonra ise sarışın avukatta gelecekti sıra.
İnsan olmak bir eksikliktir, matematiksel olarak söylemek gerekirse, belirli bir formal sistem içerisinden tanımlı aksiyomlar gibi, belirli bir ömür boyunca alacağı zevkler de, yaşanmışlığı da sınırlıdır. İnsan, eksiksiz ise, tam ise, tutarlı değildir; insan tutarlı ise (hayatını düzgün yaşıyorsa, sıradan yaşıyorsa) insan olarak tam değildir.
Al sana Gödel.
Cuma, Kasım 19, 2010
Hitchcock ve suspense
Pascal Bonitzer Türkiye'de sinema alanında yayınlanmış en başarılı eserlerden birisi (her ne kadar çeviride bir kaç temel sinematik kavramın eksikliğine/yanlışlığına rağmen- ki o kadarı da kadı kızında bile olur diyelim) addeddiğim Kör Alan ve Dekadrajlar'da Alfred Hitchcock'un yarattığı heyecen sistemini (suspense'i ) anlatırken şöyle der:
Hitchcock sineması lekenin sinemasıdır. Temiz bir beya yaprak üzerindeki mürekkebin izidir. Mürekkebin izi küçük de olsa nasıl ki sayfanın beyazlığını bir daha asla gelmeyecek şekilde kirletmişse ve bu kir ayrıntı da olsa dikkat çekecek ise, Hitchcock filmlerinde de sahneye koyma biçimi bakışı harekete geçiren anormallik ile ifade olunur. Bu leke gerçeklik düzlemini sarsan ''sapık veya ters öğe''dir. Anormaldir zira Cary Grant'ın peşindeki uçak başlangıçta küçük bir noktadan ibarettir, ve çölün ortasında hasat mevsiminin gelmesine uzun zaman varken ortaya çıkan bir ilaçlama uçağıdır söz konusu olan. Sapıktır çünkü James Stewart tarafından gözetlenen katil gözetleyen halini alır bir süre sonra. Diğer taraftan öykü ise belirli yasalar dahilinde arz-ı endam eder: durumun sıradanlığı, tanıdıklığı o kadar barizdir ki rahatsız edici, tekinsiz olmaya o kadar elverişlidir. Burada işleri yolundan saptıracak tek bir öğe yeter de artar bile. Sapık öğede ısrar suspense sağlar. Griffith'in sinema sanatına armağaını koşut kurguyla müsemma hızlandırılmış kovalamaca montajının yarattığı sistemin aksine suspense Hitchcok'ta sahneye konan başlangıçtaki manzaranın yavaş yavaş olgunlaşması veya birden bire sapıklaşması, lekenin ortaya çıkması üzerine kuruludur.
Hitchcock sineması şöyle kurulur: Her şey normal biçimde, ortalamaya uygun olarak, hatta genel sıradanlığın ve duyarsızlığın sınırları içinde olup biterken, biri bütünü oluşturan öğelerden birinin, açıklanamaz bir davranış nedeniyle, leke yaptığını fark eder. Her şey burada başlanarak birbirine bağlanır.
Hitchcock sineması lekenin sinemasıdır. Temiz bir beya yaprak üzerindeki mürekkebin izidir. Mürekkebin izi küçük de olsa nasıl ki sayfanın beyazlığını bir daha asla gelmeyecek şekilde kirletmişse ve bu kir ayrıntı da olsa dikkat çekecek ise, Hitchcock filmlerinde de sahneye koyma biçimi bakışı harekete geçiren anormallik ile ifade olunur. Bu leke gerçeklik düzlemini sarsan ''sapık veya ters öğe''dir. Anormaldir zira Cary Grant'ın peşindeki uçak başlangıçta küçük bir noktadan ibarettir, ve çölün ortasında hasat mevsiminin gelmesine uzun zaman varken ortaya çıkan bir ilaçlama uçağıdır söz konusu olan. Sapıktır çünkü James Stewart tarafından gözetlenen katil gözetleyen halini alır bir süre sonra. Diğer taraftan öykü ise belirli yasalar dahilinde arz-ı endam eder: durumun sıradanlığı, tanıdıklığı o kadar barizdir ki rahatsız edici, tekinsiz olmaya o kadar elverişlidir. Burada işleri yolundan saptıracak tek bir öğe yeter de artar bile. Sapık öğede ısrar suspense sağlar. Griffith'in sinema sanatına armağaını koşut kurguyla müsemma hızlandırılmış kovalamaca montajının yarattığı sistemin aksine suspense Hitchcok'ta sahneye konan başlangıçtaki manzaranın yavaş yavaş olgunlaşması veya birden bire sapıklaşması, lekenin ortaya çıkması üzerine kuruludur.
Pazar, Kasım 14, 2010
dün gece Feyruz.
Şarkıya başlar Feyruz.
O ne güzelliktir öyle beyaz giysiler içinde.
Bahibak ya Libnan der demez Olympia'yı dolduran binlerden bir alkış tufanı kopar.
Yıl 1979'dur.
Durur Feyruz, şarkıyı keser.
Seyircilere bakar.
İstifini bozmadan.
Müzik de durur.
Yutkunur.
Belli belirsiz bir gülümse yayılır yüzünden.
O ne gülümsemedir öyle.
Tüm acılara değen ne güzel bir gülümsemedir. Tatmin olmuş bir kadının gülümsemesi...
Kirpikleri bir an kapanacakmış gibi olur.
Alkışlar gırla gitmektedir.
Mikrofona biraz daha yaklaşır.
Daha gür bir sesle başlar söylemeye:
Bahibak ya Libnan.
Dün gece ilk defa gördüm, dinledim.
Müziğin yüceliğini bir kere daha takdir ettim..
O ne güzelliktir öyle beyaz giysiler içinde.
Bahibak ya Libnan der demez Olympia'yı dolduran binlerden bir alkış tufanı kopar.
Yıl 1979'dur.
Durur Feyruz, şarkıyı keser.
Seyircilere bakar.
İstifini bozmadan.
Müzik de durur.
Yutkunur.
Belli belirsiz bir gülümse yayılır yüzünden.
O ne gülümsemedir öyle.
Tüm acılara değen ne güzel bir gülümsemedir. Tatmin olmuş bir kadının gülümsemesi...
Kirpikleri bir an kapanacakmış gibi olur.
Alkışlar gırla gitmektedir.
Mikrofona biraz daha yaklaşır.
Daha gür bir sesle başlar söylemeye:
Bahibak ya Libnan.
Dün gece ilk defa gördüm, dinledim.
Müziğin yüceliğini bir kere daha takdir ettim..
Perşembe, Kasım 11, 2010
Sosyalizm Filmi filmi
İyi ama yoksa Godard yaşlanıyor mu? Film Socialisme (Sosyalizm Filmi, 2010) filmini seyrederken bunu düşündüm. Tamam, sesin kullanımı bildiğimiz Godard. Tamam, imgenin metamorfik özelliğini kullanımı bildiğimiz Godard. Ara yazılar, üstüste binen görüntüler, başkalaşmış, melez imgeler bildiğimiz Godard. Ama Almanya'nın savaşı kaybedişi deyip, binanın tepesinden inen 3. Reich'ın simgesine, Hollywood diyerek eski bir Hollywood filminden görüntüleri üstümüze boca etmeye, Mekke dedikten sonra Mekke'yi gösteren bir saati sunmaya veya Barcelona yazısını boğa güreşi ile desteklemeye razı değilim. Bildiğimiz Godard, göstermez ima eder, imge ile metin arasındaki bağı tümüyle koparır. Bir fabrikada çalışan işçileri seks filmiyle birleştirir, tasmasıyla köpeğini gezdiren bir adamı telefon yapar.Gerçi, yine rahatsız ediyor, yine bir öykü yok filminde. Yine afalattıyor bizi, zihnimizde imgeleri sorgulatıyor ve ne anlama geldiklerini düşündürtüyor, sarsıyor. Her seyrettiğimde farklı anlamlar edinmemi sağlayacağını hissettiriyor. Felsefi temelini anlamamızı istiyor.
Bir filmden daha ne ister ki insan? Sıkıldıkça koy ve tekrar tekrar seyret.
Bir filmden daha ne ister ki insan? Sıkıldıkça koy ve tekrar tekrar seyret.
Çarşamba, Kasım 03, 2010
ararat'ın hikayesi
Atom Egoyan'ın Ararat (2002) filmi birbiriyle koşutluk içerisinde bulunmadan dört ayrı kuşağın (ressam Gorky, yönetmen Saroyan, araştırmacı Ani ve oğlu Raffi ile üvey kardeşi / kız arkadaşı Celia) dört ayrı tarihsel süreçte (gümrükte Ani'nin başından geçen soruşturma, bu soruşturmadan bir yıl önce gerçekleşen filmin çekim süreci, Gorky'nin atölyesinde annesinin resmini yapışı süreci ve Gorky'nin çocukluğu/resme konu olan fotoğrafının çekildiği dönem) ana tema olarak Ermeni kırımının işlendiği bir film. Filmin temel meselesi olarak soykırımın nasıl anlatılacağı, yeni kuşaklara aktarılacağı tezi var (Biraz daha yukardan bakarsak aslında bir soykırımın nasıl anlatılabilceği meselesi olarak da görebiliriz Egoyan'ın derdini. Lanzman'ın Yahudi soykırımı üzerine çektiği filmi Shoah'ta olduğu gibi soykırımı onlarca yıldan sonra Auschwitz'in yakınındaki köylere giderek orada soykırımın izini ropörtajlarla sürerek, bu ruhun hala o topraklarda olduğunu hissettirerek yapılabilir. Zira nasıl ki edebiyat sadece söylenebilir olanını söylenmesi sanatı ise sinema da sadece ve sadece gösterilebilenin gösterildiği bir sanat olmalıdır (Evet, bu bir pipo değildir!)). Ararat, kişisel bellek üzerinden toplumsal belleğe ve oradan da büyük anlatıya, yani kırıma nasıl ulaşılacağının, tarihi en doğru anlatma hakkına kimin sahip olduğunun sorusunu barındıran bir film. Film tarihi yeniden kurarken, kişisel anlatılar üzerinden bireysel belleğin olduğu kadar kolektif anlatılar üzerinden toplumsal belleğin de izini sürüyor ve esas derdinin bir kimliği nasıl kurabileceğini sorgulamak olduğunu çeşitli vasıtlarla gösteriyor. Dolayısıyla soykırım ve bunun üzerinden işleyen kişisel hikayeler (toplumsal) kimliğin kuruluşuna hizmet ettiğini ifade ediyor.
Filmdeki "film içindeki film" bölümü aslında tarihsel anlatılarda kurgunun bir temsili olarak değerlendirilebilir. Zira bu bölümde yönetmen gerçekte olmayan olayları da filmine koyarken (ressam Gorky'nin çocukluğundaki kahramanlığı gibi), mümkün olmayan durumları da keyfince gösterebildiğini, dolayısıyla da kurgunun gücünü ve easında güçsüzlüğünü hicvediyor; örneğin Van'dan görünmeyen Ağrı Dağı'nı filminde görünür kılıyor. Bu durum aslında Egoyan'ın zeki bir şekilde soykırımın filmi nasıl yapılamaz sorusuna verdiği cevap. Diğer anlatı düzeyleri mikro tarihsel yapıları içinde barındırıyor, ki bu da kişisel düzeylerin bir temsili.
Filmdeki "film içindeki film" bölümü aslında tarihsel anlatılarda kurgunun bir temsili olarak değerlendirilebilir. Zira bu bölümde yönetmen gerçekte olmayan olayları da filmine koyarken (ressam Gorky'nin çocukluğundaki kahramanlığı gibi), mümkün olmayan durumları da keyfince gösterebildiğini, dolayısıyla da kurgunun gücünü ve easında güçsüzlüğünü hicvediyor; örneğin Van'dan görünmeyen Ağrı Dağı'nı filminde görünür kılıyor. Bu durum aslında Egoyan'ın zeki bir şekilde soykırımın filmi nasıl yapılamaz sorusuna verdiği cevap. Diğer anlatı düzeyleri mikro tarihsel yapıları içinde barındırıyor, ki bu da kişisel düzeylerin bir temsili.
Cuma, Ekim 22, 2010
İletişim Üzerine ve Altına-LJG
Altı Kere İki'den:
Bir masada üstünde kahve fincani, ortada bir küllük, konuşan iki adamin elleri..
(kesme; kafesinin içinde oynayan bir çocuk)
- Bak, bu bir savaş tutsağı..
(kesme: tasmasiyla köpeğini gezdiren bir adam)
- Bak, bu bir telefon.
- Nasıl yani?
- Burada bir alıcı ve verici var, aralarındaki kablo aracılığıyla iletişim sağlıyorlar..
(kesme: bir fabrikada çalışan işçiler)
- Bu bir seks filmi.
- Hadi canim, o nasıl oluyor?
- Burada sevgiyle işlemesi gereken bedensel bir üretim faaliyeti var, ama sevgi iş tarafından öldürülmüş. Bu bir seks filmi...
Bir masada üstünde kahve fincani, ortada bir küllük, konuşan iki adamin elleri..
(kesme; kafesinin içinde oynayan bir çocuk)
- Bak, bu bir savaş tutsağı..
(kesme: tasmasiyla köpeğini gezdiren bir adam)
- Bak, bu bir telefon.
- Nasıl yani?
- Burada bir alıcı ve verici var, aralarındaki kablo aracılığıyla iletişim sağlıyorlar..
(kesme: bir fabrikada çalışan işçiler)
- Bu bir seks filmi.
- Hadi canim, o nasıl oluyor?
- Burada sevgiyle işlemesi gereken bedensel bir üretim faaliyeti var, ama sevgi iş tarafından öldürülmüş. Bu bir seks filmi...
Perşembe, Eylül 23, 2010
tophane / tımarhane
İranlı Kürt yönetmen Bahman Ghobadi'nin İran'ın yeraltı müzik hayatını anlattığı filmi Kimsenin İran Kedilerinden Haberi Yok (No One Knows About Persian Cats, 2009) filminde bir duvar yazısı aklıma geliyor:
is entertainment killing our children
or is
killing entertains our children?
[çocuklarımızı öldüren eğlence mi
yoksa
öldürmek mi çocuklarımızı eğlendiriyor?]
Bugün Tophane'de yarın başka bir yerde veya dün cinnet vatanımızın herhangi bir yerinde. Önemli olan farklılıklara, ötekilere gösterilen fiziksel tepkinin her yerde olması. İşin sınıfsal sorunu da dile getirildi Tophane'de galerilere saldırıdan sonra. Doğrudur, sınıfsal değişime duyulan tepki de vardır, katılırım, ama kimsenin tavuğuna kışt demeden de farklılıklara tahammülsüzlüğün ifade ediliş şekli artık oradakinin, uzaktakinin yaşam tarzına duyulan öfkenin masum sonucu olarak değerlendirilemez diye düşünüyorum. Herkesin iktidar kavgasından kendine bir pay çıkardığı, ezebildiğini ezdiği bir ülkede ne kadar zor en temel haklardan bahsetmek?
Herkesin bir eğlencesi var, bazıları sanattan zevk alıyor, bazıları ise saldırmaktan deyip mi geçeceğiz?
is entertainment killing our children
or is
killing entertains our children?
[çocuklarımızı öldüren eğlence mi
yoksa
öldürmek mi çocuklarımızı eğlendiriyor?]
Bugün Tophane'de yarın başka bir yerde veya dün cinnet vatanımızın herhangi bir yerinde. Önemli olan farklılıklara, ötekilere gösterilen fiziksel tepkinin her yerde olması. İşin sınıfsal sorunu da dile getirildi Tophane'de galerilere saldırıdan sonra. Doğrudur, sınıfsal değişime duyulan tepki de vardır, katılırım, ama kimsenin tavuğuna kışt demeden de farklılıklara tahammülsüzlüğün ifade ediliş şekli artık oradakinin, uzaktakinin yaşam tarzına duyulan öfkenin masum sonucu olarak değerlendirilemez diye düşünüyorum. Herkesin iktidar kavgasından kendine bir pay çıkardığı, ezebildiğini ezdiği bir ülkede ne kadar zor en temel haklardan bahsetmek?
Herkesin bir eğlencesi var, bazıları sanattan zevk alıyor, bazıları ise saldırmaktan deyip mi geçeceğiz?
Pazar, Eylül 12, 2010
mahalle argosu
Kocakarı yerine cazır, cangoloz, dudu; hafifmeşrep kadına fırkıtma, kırıklı, totomlık, yalık, sagar-ı gerdan; fahişelere ayakkarısı, yalama, paçoz, süflü, löpçük; tombul kadına bıldırcın, hoşor; çirkin kadına kakanoş, gurabi, mırmıik boza; evde kalmışa küflü küpecik, patlıcan turşusu, kalık, köhnemiş peymane; metres yerine zamazingo, gaco, vıngır; ay yüzlü delikanlılara sakız muhallebisi, mahlep, zencefil; sofulara çerah, davlumbaz, dü-alem; harfendazlara kavruk, yalpa, dil iti; saraylılara kafes bülbülü, şazkaz, karakuşi; sözünde durmayıp riayakarlık edenlere meddü cezir, kıvırdak, ehl-i nar; gözünü budaktan esirgemeyenlere fitil otu, koç başı; pintilere fukara devesi, hurda akçe; nazik tabiatlılara hanım iğnesi, iğne oyası, yassı kadayıf... (Pinhan'dan)
Pazartesi, Ağustos 30, 2010
o kadar hızlıydı ki..
o kadar hızlıydı ki sahadaki topun sağından atıp solundan geçerdi.
(birden aklıma geliverdi)
(ki bu daha başka bir şeyi aklıma getirdi: enis batur'un dediği gibi size ait bir cümle olabilir mi tüm hayatınız boyunca sadece sizin dile getirdiğiniz? örneğin yukardaki cümle gibi..
(birden aklıma geliverdi)
(ki bu daha başka bir şeyi aklıma getirdi: enis batur'un dediği gibi size ait bir cümle olabilir mi tüm hayatınız boyunca sadece sizin dile getirdiğiniz? örneğin yukardaki cümle gibi..
Çarşamba, Ağustos 25, 2010
sevilesiler
gelmesen önemli değil,
gelsen önemli olurdu.
gelmemen benim büyük yalnızlığımı doldururdu.
özdemir asaf
gelsen önemli olurdu.
gelmemen benim büyük yalnızlığımı doldururdu.
özdemir asaf
Salı, Ağustos 24, 2010
aklımda takılı şarkı
''Şimdi artık...''
Eli ağzında dikkatle dinleyenler,
kollarını bağlamış dinliyor gibi yapanlar,
''seni koklar yalnızlığım..''
önündeki laptopa bakıp konuşanla bağlantısını tümüyle kesenler,
pür dikkat dinleyip konuşanın her söylediğini kafasıyla onaylayanlar,
''seni arar, seni sorar...''
şalıyla oynayıp yanındaki elleri bağlıya birşeyler söyleyenler,
aldığı notları gözden geçirip konuşandan sonra söyleyeceklerini ezber edenler,
herşeyden habersiz, güya sakladığı cep telefonundan mesajlarını kontrol edenler,
Avrupa'nın dört bir tarafındaki ünivesitelerden arzı endam eden Felemenk veya Valon Belçikalı, Katalan, Fransız, Norveçli, Alman, İranlı, İskoç, Kırgız, Hırvat, İtalyan... öğrenciler
ve sıkıldığı için bloguna yazı yazanlar..
''sevdaaaaaaaa çiçeği...''
Eli ağzında dikkatle dinleyenler,
kollarını bağlamış dinliyor gibi yapanlar,
''seni koklar yalnızlığım..''
önündeki laptopa bakıp konuşanla bağlantısını tümüyle kesenler,
pür dikkat dinleyip konuşanın her söylediğini kafasıyla onaylayanlar,
''seni arar, seni sorar...''
şalıyla oynayıp yanındaki elleri bağlıya birşeyler söyleyenler,
aldığı notları gözden geçirip konuşandan sonra söyleyeceklerini ezber edenler,
herşeyden habersiz, güya sakladığı cep telefonundan mesajlarını kontrol edenler,
Avrupa'nın dört bir tarafındaki ünivesitelerden arzı endam eden Felemenk veya Valon Belçikalı, Katalan, Fransız, Norveçli, Alman, İranlı, İskoç, Kırgız, Hırvat, İtalyan... öğrenciler
ve sıkıldığı için bloguna yazı yazanlar..
''sevdaaaaaaaa çiçeği...''
Cumartesi, Ağustos 14, 2010
Ljubljana'da Cucurrucucu Paloma
Bir şehirde yaşam zevkini veren, şehri renklendiren en önemli ayrıntılardan bir tanesidir sokak çalgıcıları. Kah Brezilayalı kadınların yerel giysiler içinde samba gösterilerinde, kah tüm dünyayı farklı kılıklarla dolaştıklarına inandığım şu Güney Amerikalı And dağları müzikleri yapan çakma İnti İllimani'ciler (Hem Amerika'nın kuzey ucunda hem de Avrupa'nın herhangi bir yerinde, 1 Mayıs gösterilerinde bile gördükten sonra, İstanbul'da da karşılaştıktan sonra buna yüreğimle inanıyorum) kah ise Ankara'da Tunalı Hilmi üzerinde yükselen bir saksofon sesinde o şehiri şehir yapan bir bitmez tükenmez bir güzellik saklıdır. Ljubljana sokaklarında başıbozuk bir şekilde dolaşırken uzaktan gelen Cucurrucucu Paloma'nın sesi ise beni ta uzaktan çekti. İlk notalarından tanıdım şarkıyı, yanımdaki Katalan arkadaştan da önce. Yerel Meksikalı kıyafetlerinde yaptıkları işe önem veriyordu grup. Ljubljana sokaklarını dolduran o güzel notalar şehir dolaşan herkesi kendine çekince insan sadece zevk alabilirdi. Zira beklenmedik bir anda karşınıza çıkan ve sizden de bir karşılık beklemeyen bir durumdan sadece mutlu olabilir insan. Ve kendini gülerken yakalar...
Pazartesi, Temmuz 26, 2010
Peygamber

Un Prophète (2009), Jacques Audiard'ın Cannes Film Festivali'nde geçen yıl en iyi film ödülünü alanson filmi. İki saatten uzun olmasına rağmen neredeyse gözümü kırpmadan seyrettim ve La Haine'den sonraki göçmenler üzerine, göçmenler üzerinden yapılmış en iyi film diyebilirim. Bu yılın eni yi filmlerinden birisi.
İsmi nedense bana yıllar öncesinde okuduğum Tahsin Yücel'in Peygamber adlı romanını hatırlattığı için zihnimi kitapla bağ kurmaya zorluyor. Ama nafile, aralarında bir bağlantı bulmak neredeyse imkansız. Şu satırları yazarken zihnim de pes etti bir bağ kurma konusunda..
Şansın, yırtmanın, kaderin filmi değil bu film.
Hayatta ne istediğini bilmeyen, başkalarıyla göz teması bile kuramayan ama bir şekilde hapise düştükten sonra önce bir katile, sonra ise bir mafya babasına dönüşen yetimhanede büyümüş Arap kökenli bir çocuğu bilindik kalıplarla anlatan bir film de değil.
Müthiş oyunculukların (özellikle Malik rolünde başrolde izlediğimiz Tahar Rahim'in), şaşırtıcı bir senaryonun, başarılı kurgunun, stylistic kamera kullanımının, farklı açıların filmi.
Türkiye'de gösterime girmemesi büyük şansızlık. Şanslı olanlar zaten festivallerde seyretmişlerdi. Yer bulamadığım için zamanında seyredemedim ama kopya-mopya seyretmeye sonunda muvaffak oldum. İyi ki...
Cuma, Temmuz 23, 2010
görünen görünmeyen

Paul Auster'in hiç kuşkusuz çok zevk aldığım romanları olmuştur. Özellikle kendi dilinden okuduğumda belirgin bir tat bıraktığını, Proust'un Madley çikolataları gibi, hatırlıyorum. Ama sanki bir yerden sonra hep aynı kitabı okuduğumu düşünmeye başladım. Yaratıcı yazarlık denen tarzın yarattığı sıkıntıları romanlarında daha fazla duyumsuyorum. Özellikle son romanı Görünmeyen böylesi bir sıkıntıya karşılık geliyor bende. Zorlama diyeceğim bir yanı barındırıyor. Tamam, fikir güzel, kendi içine dönen üstkurgusal denebilecek bir fabulayı da içeriyor. Ama belki ilk romanı olabilecek sığlıkta dönüp duruyor, hep aynı yerde takılıp kalan bir şarkıya dönüşüyor.
Aynı derde başka bir açıdan, kitaptaki anlatısal hatalardan, yaklaşan bir yazı okudum bugün Varlık'ta. Haluk Sunat'ın yazısı bana Auster'de neyi sevmediğimi hatırlattı. Sürekli geçişler yapıyor Auster: Bir insanın hayatını bir kaç satırla anlatıyor, olayları özetliyor, tüm olanı biteni seyircinin hiç bir boşluk doldurmasına izin vermeden aktarıyor. Tam bir roman Tanrısı; bir deus ex machina gibi her şeyi bir anda çözümlüyor. Okuyucu okuyor sadece. Buna izin veriyor.
Bana kalırsa Auster'in tarzı sinemaya, ana akım anlatı sinemasına çok yakışıyor. Hep Hollywood için yazıyor sanki. Biraz zorlasam kodlarını çıkartabileceğim bir anlatı tarzına sahip ve bu beni rahatsız ediyor.
Etiketler:
görünmeyen,
Paul Auster,
yaratıcı yazarlık
Perşembe, Temmuz 08, 2010
pink flamingos

Herhalde seyrettiğim en ilginç filmlerden birisidir bu film. Uzun yıllar önce Seattle'de, 25. yılı nedeniyle (demek ki 1997 yılında) tekrar gösterime girmesi sayesinde seyretmiş, tadı da damağımda kalmıştı. Ben döndükten sonra Türkiye'de de film festivallerinde bir şekilde gösterildi bu acayip kelimesinin hakkını veren film. Aklımda kalan onlarca sahne var bu kadar yılın üstüne. Sanatsallıkları değil sahneleri unutulmaz kılan; rahatsız ediciliği, ama bir o kadar da eğlenceli oluşu. Resimde gördüğümüz Divine'ın çekinmeden oynadığı sahneler (örneğin köpek pisliğini ciddi ciddi yiyişi, ne demek istediğim anlaşılır sanırım) onu da kült kategorisine çoktan yerleştirmiştir. Uzun yıllar sonra nette gördüğüm bir resim sayesinde aklıma düştü. Tekrar bulmalı bir yerlerden.
Filmin soundtracki de 1997 yılında yayınlanmıştı ve en unutulmaz şarkılardan bir tanesi Link Wray and His Ray Men'in The Swag'iydi. Üşenmeden buldum. İşte linki:
http://listen.grooveshark.com/#/artist/Link+Wray+and+The+Wraymen/1326539
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)
